
Okuyorumolarak işaretledi.
∙
Havalar soğuduğuna göre bu kitapları raflardan çıkarma vakti geldi. Aralarından okuduklarım da var, tanışacaklarım da. Siz bu listeden hangilerini okudunuz? En sevdiğiniz ya da özellikle önereceğiniz gotik kitaplar hangileri ve neden?

∙
0 kişi
Okuyorumolarak işaretledi.
∙
0 kişi
Kitap İncelemesi
5.0/5
Şişedeki Mektup Poe'nun yazım stili ve betimlemeleri o kadar başarılı ki, okunan her şey zihinde anında canlanabiliyor. Hikayedeki mürettebatın anlatıcıyı hiç görmemesi, onların aslında birer hayalet oldukları ve o geminin ruhsal bir geçişin yaşandığı, zamanın ötesinden gelen ölü ama yaşayan bir yer olduğu hissini veriyor. Yazarın çocukluğunda Atlantik'te geçirdiği yıllar ve orduya katılıp denizcilikle iç içe olması, onun denizin tuzunu ve rüzgarın uğultusunu bu kadar iyi yansıtmasını sağlamış. Henüz denizin tam keşfedilmediği, harita kenarlarına "burada canavarlar var" yazılan bir dönemde yaşadığı için Kraken'den bahsetmesi atmosferi daha da güçlendiriyor. Kariyerinin gerçek anlamda ilk sağlam eseri olan ve o dönem için yüksek bir meblağ sayılan 50 dolarlık bir ödül kazandığı bu hikayeyle kitaba başlamak son derece kıymetli bir deneyimdi. Altın Böcek 100 dolarlık bir yarışma için yazıldığı çok belli olan bu öykü, Poe'nun gotik ve karanlık temalarının ötesine geçip ne kadar çeşitli bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Hikaye tam bir labirent gibi kurgulanmış; matematiksel bir titizlikle ve uzun cümlelerle yazıldığı için okurken bir virgülü bile atlamamak gerekiyor. Will, köpeği ve yardımcısının o pırıltılı, zümrütlü, ağır taçlar ve hançerlerle dolu hazineyi arayışına bir dedektif veya korsan hikayesindeymişcesine ortak oluyorsunuz. Isıyla beliren gizli mürekkep detayı ne kadar zekiceyse, pırıl pırıl altınların hemen yanında soğuk ölümü simgeleyen iskeletlerin yatması da bir o kadar muazzamdı; çünkü bu, her servetin altında bir günah yattığının görsel bir kanıtı gibiydi. Şehrazat'ın Bin İkinci Masalı Bu öyküde Poe, 19. yüzyılın bilimsel icatlarını ve verilerini hayal gücüyle harmanlayarak onları masalsı birer canavar veya dişlilerden öte yaşayan bir organizma gibi betimlemiş. Bilge, entelektüel ve alaycı bir kadın olan Şehrazat'ın bilimi temsil etmesi, buna karşılık Sultan'ın sadece zenginliğiyle var olan ama zekası kumaşlarının altındaki boşluk gibi kof bir cehaleti temsil etmesi çok çarpıcı bir çatışmaydı. Kraliyet moru kumaşlar, sıcak çöl tonları ve loş kandil ışıklarıyla zihnimde canlanan bu hikaye, Steampunk türünün atalarından biri gibi hissettirdi. Hatta buharlı bir geminin üzerine Arap motifli oymalar veya telgraf makinesini sihirli bir kutu gibi tasarlama fikri, ilerideki bir animasyon projesi için harika bir görsel ilham kaynağı olabilir. Morgue Sokağı Cinayetleri ve Çalınan Mektup Edebiyat tarihinin ilk dedektiflik serisi olan Dupin Üçlemesi'nin bu iki harika parçasını okurken, insan zihninin nasıl bir hesap makinesi gibi çalışabileceğine tanık oluyorsunuz. Morgue Sokağı Cinayetleri'nde zihnimden falcı kadının cinnet geçirmesi gibi teoriler üretip vakayı çözmeye çalışırken, sebebin bir maymun çıkması ve Dupin'in yapboz parçalarını birleştirmesi öylesine etkileyiciydi ki yürürken bu hikayeyi sevgilime anlatmadan duramadım. Çalınan Mektup ise, "en büyük sırlar, herkesin görebileceği yerdedir" diyerek, ana objeyi kalabalığın ortasına koymanın onu saklamaktan daha etkili bir görsel illüzyon olduğunu öğretiyor. Dedektif Dupin'in hem bir matematikçi hem bir şair olması ve gün ışığından kaçarak kitaplarla dolu, perdeleri kapalı loş bir evde sürmeyi seçtiği gececil yaşam tarzı, hikayelerin entelektüel ama karanlık tonunu kusursuzca besliyor. Usher Evi'nin Çöküşü Dedektiflik maceralarından sonra oldukça durağan, pasif ve tamamen boğucu bir atmosfere dayanan bu hikaye, sonun bizzat kendisini anlatıyor. Evin içindeki ince çatlağın, Roderick'in zihnindeki çatlakla birebir örtüşmesi; mekanın içinde yaşayan insanların ruhuyla öylesine bütünleştiğini gösteriyor ki, karakterler çökerken mekan da onlarla birlikte fiziksel olarak parçalanıyor. Madeline'in diri diri gömülüp ardından geri dönüşü ise, bastırılan korkuların ne kadar derine gömülürse gömülsün eninde sonunda yüzeye çıkıp her şeyi yıkıp geçeceğinin harika bir sembolüydü. Gammaz Yürek Usher Evi bir cenaze marşıysa, bu öykü de giderek hızlanan bir metronom ritmine sahipti. Poe adeta kelimelerle ışık ve ses yönetmenliği yapmış; yaşlı adamın soluk mavi gözü zihinde hemen canlanıveriyor. Ana karakterin işlediği korkunç cinayeti, cesedi parçalamayı sıradan bir matematik problemi çözüyormuş gibi anlatması ve kendini sürekli "ben manyak değilim, duyularım keskin" diyerek savunması, aslında suçluluk ve dengesizliğinin en büyük kanıtıydı. Hikayede bahsedilen tahtakurularının İngilizce karşılığının ölüm habercisi sayılan "death watch beetles" olması, karakterin sesi duymaya başladığı an zaten çoktan ölüme ve çürümeye odaklandığını hissettiriyor. Kara Kedi Poe'nun gerçek hayatta Caterina adında omzunda oturan bir kedisi olacak kadar hayvansever biri olmasına rağmen, hikayedeki hayvana yönelik şiddet bunu benim için okuması çok zor bir sabır testine dönüştürdü. Yazar bu hikayede suçluluk duygusunu bir kedi suretinde geri getirerek, insanın kendi vicdanından kaçışının imkansızlığını anlatıyor. Kedideki beyaz lekenin zamanla darağacına dönüşmesi görsel bir metafor olarak katilin büyüyen suçunu simgelerken; karakterin aslında alkolün esiri olup sevgiyi nefrete, kendini de bir canavara dönüştürdüğü insan psikolojisinin korkunç sapmalarını görüyoruz. Adamın en sonunda karısını duvara gömerken aslında kendi sonunu da oraya hapsetmesi ve kedinin onu ele vermesi, ilahi adaletin çok sarsıcı bir tecellisiydi. Kuyu ve Sarkaç Bu öyküde Poe, tematik odak olarak fiziksel bir gizem çözmekten ziyade, saf bir duyusal yoksunluğu, ölüm korkusunu ve klostrofobiyi işliyor. Karakter sürekli bayılıp uyanıyor, halüsinasyonlar görüyor; öyle ki okurken Poe karakterin zihnine beni de soktu ve kafam karıştı. Başlarda giyotinle hızlı bir ölüm beklerken, aslında sarkaçla saatler süren ve devasa bir jiletin santim santim aşağı indiği, karakterin onun her salınımını izlediği korkunç bir işkence olduğunu anladım. Fiziksel acıdan çok, o acıyı beklemenin dehşeti muazzam bir şekilde hissettirilmişti. Ancak, yazar karakteri zekasıyla çıkamayacağı kadar köşeye sıkıştırdıktan ve bunca klostrofobik ortam yarattıktan sonra, tam jilet tene değerken Fransız ordusunun kapıyı kırıp içeri dalması beni pek tatmin etmedi. Edebiyatta Tanrısal Müdahale (Deus ex machina) denilen bu Hollywood filmi klişesi; yazarın gökten bir el indirip, hiçbir şey yapmayan karakteri piyango vurmuş gibi kurtarmasıydı. Çok zekice kurgulanan sarkaç ve kuyu tuzağından sonra bu son, biraz üşengeçlik gibi hissettirdi. Oval Portre Poe bu öyküde, ressamın tuvale vurduğu her fırça darbesiyle modelin (eşinin) yanaklarındaki kanı ve gözlerindeki feri çaldığını harika bir şekilde anlatıyor. Eser canlandıkça model soluyor; ressam eserin gerçekliğine o kadar odaklanıyor ki, yanındaki kadının öldüğünü bile fark etmiyor. Terk edilmiş bir şato, altın varaklı ağır çerçeveler, tozlu kütüphaneler ve sayısız tablo... Öykü tam da sevdiğim karanlık ve melankolik atmosferi, bir tablonun içine hapsolmuş ruh temasıyla kusursuzca birleştiriyor. Kızıl Ölümün Maskesi Öyküdeki, bir insanın doğumundan ölümüne kadar geçen süreci temsil eden yedi farklı oda ve bunların doğudan batıya (güneşin doğuşu ve batışı gibi) dizilimi harika bir metafor. Mavi başlangıcı (doğumu), aradaki renkler (Mor, Yeşil, Turuncu, Beyaz, Menekşe) hayatın evrelerini ve tecrübeleri, en sondaki siyah (ve kan kırmızısı camlar) ise ölümü simgeliyor. Devasa saatin her saat başı çalmasıyla müziğin ve dansın durması, herkesin donup kalması aslında harika bir ses tasarımı detayı; çünkü "ölüm bir saat daha yaklaştı" gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Dışarıdaki kaostan kaçıp içeride kendi mükemmel ve lüks dünyasını kuran kontrol delisi (ya da sanat yönetmeni) Prospero'ya Poe aslında şunu diyor: "Ne kadar zengin, ne kadar zevkli ve ne kadar korunaklı olursan ol; Kızıl Ölüm içeri girecek bir yol bulur.". Finalde yabancının maskesini çekince altından hiçbir şey çıkmaması, yabancının ta kendisinin Kızıl Ölüm olması hikayenin en sarsıcı görseliydi; davetsiz misafir veya katil sandıkları şey aslında kucakladıkları kendi sonlarıydı. Sfenks Mitolojik bir canavar beklerken karşıma ufacık bir böcek (The Sphinx) çıkması hikayenin özünün tamamen optik bir illüzyona dayandığını gösterdi. Gözün çok yakınındaki küçük bir böceğin, uzak plandaki devasa bir dağ (canavar) gibi algılanması; korku ve paniğin insanın muhakeme yeteneğini nasıl sıfırladığını kanıtlıyor. Poe'nun, sırtındaki kuru kafa deseni nedeniyle "kuru kafa güvesi" olarak da bilinen bu böceği seçmesi, hikayenin tam bir gotik sembol taşıdığını gösteriyor ve "Canavarlar bazen dışarıda değil, bizim yanlış bakış açımızda saklıdır" mesajını harika bir şekilde veriyor. Maelzel'in Satranç Oyuncusu Maelzel'in düzeneği, dışarıdan bakıldığında kusursuz işleyen, rasyonel ve soğuk bir makine gibi görünse de; Poe bu hikayeyle (kurgusal öykülerinden ziyade) bir araştırma ve mantık ustası olarak gerçek dünyadaki bir bilmeceyi çözüyor. Dupin karakterini yaratmadan önce kaleme aldığı bu metinde Poe'nun gizemi ne kadar sevdiğini ama rasyonel/mantıklı açıklamalar bulma tutkusunun daha ağır bastığını okuyoruz. Makineyi içerideki insanın kontrol ettiği gerçeğini saklamak için kurulan aynalar, özel ışık oyunları ve insan sesini bastırmak için çıkarılan çark sesleri, Poe'ya göre bir şeyi saklamanın en iyi yolu: Onu herkesin gözü önüne koyup etrafına karmaşık bir gürültü yerleştirmek. IQ'sunun 145-160 arası (üstün zekalı) olduğu tahmin edilen Poe, dünya onun için çözülmeyi bekleyen devasa bir şifre gibi; o sadece karanlık bir yazar değil, resmen bir mantık makinesi. Bu kitaptan okuduğum son öyküydü ama belli ki Poe ile tekrar karşılaşacağız...
∙
0 kişi
Kitap İncelemesi
3.0/5
Sylvia Plath’in henüz yirmi yaşındayken kaleme aldığı Mary Ventura ve Dokuzuncu Krallık, Dante'nin İlahi Komedyasındaki cehenneme inişin modern ve kadınsı bir yeniden yazımı olarak işleyen, son derece sarsıcı bir intihar alegorisi. Hikaye, Mary'nin anne ve babası tarafından zorla bindirildiği ve Dante'nin ateşler içinde değil, tamamen buz tutmuş olan dokuzuncu cehennem katına (Dokuzuncu Krallık) doğru giden bir tren yolculuğunu anlatıyor. Dante cehenneme kendi rızasıyla ve rehberi Virgil eşliğinde inerken; Mary kendini bir anda vagonun içine fırlatılmış buluyor ve yanındaki kayıtsız kadın figürü onu sona hazırlamaktan başka bir işe yaramıyor. Plath, bu tren yolculuğu üzerinden aslında bireyin kendi iradesi dışında, toplumun ve özellikle kendi annesinin dayattığı mükemmeliyetçilik rayları üzerinde ilerleyen mekanik kaderini ustalıkla sembolize ediyor. Bileti tek yön olan bu yolculuk depresyonun en karanlık noktasındaki "başka yol yok" yanılsamasını yaratırken; Mary'nin döngünün tamamlanmasını ve kutsal bir eşiği simgeleyen yedinci durakta acil durum frenini çekerek trenden atlaması, sistemin mekanizmasına karşı iradenin kazandığı büyük bir zafer. Trenin tehlikeyi simgeleyen kırmızısından sonra Mary'yi istasyonda karşılayan yeşil paltolu kadın ise adeta Dante’nin Beatrice’i gibi; baharı ve canlanmayı temsil ederek onu alıp yeniden yaşamın içine taşıyor. Plath'in örnek öğrenci maskesinin ardındaki çatlağı büyüten bu metin, 1952 yılında Mademoiselle dergisine gönderildiğinde dönemin 50'ler sahte iyimserliğine göre fazla depresif ve tehlikeli bulunarak reddedilmişti. Oysa Plath, kendi sesinin toplumda yer bulamayacağını hissederek yazdığı bu uyarı fişeği niteliğindeki metinden sadece aylar sonra (Ağustos 1953'te) ilk intihar girişiminde bulunacak; zamanının ötesindeki vizyonuyla, modern insanın raydan çıkışını ve sistemin onu soğuk sona nasıl sürüklediğini yıllar önceden edebiyata kazımış olacaktı.
∙
0 kişi
Kitap İncelemesi
5.0/5
Okurken asla bitmesini istemediğim, gotik edebiyatın ve romantizm akımının en görkemli örneklerinden biri olan bu eser, benim için sadece bir canavar hikayesi değil; iki farklı ruhun dünyayı nasıl gördüğüne dair yazılmış büyüleyici bir sanat metni. Mary Shelley'nin yirmili yaşlarının başında, kendi kaybettiği bebeklerinin acısıyla ve o dönemin elektrikle cesetleri canlandırma (galvanizm) deneylerinin yarattığı atmosferle kaleme aldığı bu hikaye, onun eşinden bile daha dahi bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Shelley'nin estetik dili öylesine mest edici ki, doğayı sadece bir manzara olarak betimlemekle kalmıyor; kelimeleri özenle seçerek kar fırtınalarını bile birer sanat eserine dönüştürüyor. Kitapta, hırsları uğruna yarattığı şeyin estetiğinden iğrenip onu terk eden, sorumluluk almaktan kaçan bencil yaratıcı Victor ile sevgisiz kaldığı için canavarlaşan, toplumun dışladığı "Yaratık" arasındaki derin varoluşsal çatışmayı okuyoruz. Aslında kaba bir canavar değil, dil öğrenmeye çalışan zarif bir entelektüel olan Yaratık; Victor'un kibrinden ördüğü duvarların ve anlaşılamama korkusunun aksine, anlaşılmak ve sevilmek için çırpınan masum bir yalnızlığı temsil ediyor. Walton, Victor ve Yaratık üzerinden kurulan üç katmanlı anlatım, okuru bir röntgenci konumundan çıkarıp ifşa edilen sırlara tanıklık eden bir dinleyiciye dönüştürüyor. Yaratık için bilgi bir aydınlanma değil, kendi karanlığının ve yalnızlığının ne kadar derin olduğunu gösteren bir işkence aletiyken; kitabın sonunda her şeyini kaybeden bu iki zıt karakter, Kuzey Kutbu'nda birbirine mahkum iki yalnız olarak, aslında hayatta kalan tek tanıdıklarına tutunuyorlar. İngiliz gotik edebiyatında, kendi kaderini çizen ve bağımsızlık fikirlerini aşılayan Türk karakter Safiye gibi güçlü bir figüre yer vermesi bile, Shelley'nin ne kadar geniş ve cesur bir vizyona sahip olduğunu gösteriyor.
∙
0 kişi
Kitap İncelemesi
3.0/5
Yu Hua’nın Yaşamak adlı romanı, insanın varoluşsal döngüsünü ve hayatta kalma direncini hiçbir acıtasyona başvurmadan, son derece sade bir dille aktaran bir eser. Kitap, gençliğinde kumar tutkusu yüzünden tüm mirasını tüketen Fugui'nin, köye gelen genç bir adama anlattığı trajik yaşam öyküsü etrafında şekilleniyor. Okur olarak bu yıkıcı hayat hikayesini okurken, bir yandan da komünizm döneminin köylerde tencere tavalara el koyarak kurduğu komün yemekhanelerine ve Feng Shui'nin sadece eşya yerleştirmek değil, doğaya saygı duymak olduğuna tanık olarak Çin tarihine ve kültürüne dair önemli bir pencereden bakıyoruz. Yazarın asıl edebi gücüyse Fugui'nin fedakar ve masum oğlunun trajik ölümü başta olmak üzere eşini, kızını, damadını ve en nihayetinde torununu kaybettiği üst üste gelen felaketleri sanki sıradan bir hava durumu raporu sunarmışçasına, hayatın olağan bir gerekliliği gibi yansıtmasında yatıyor. Tüm sevdiklerini yitirdikten sonra yalnızlığından kaçmak için yaşlı bir öküzle baş başa kalan Fugui'nin hikayesi; doğumu, ölümü, umudu ve acıyı olduğu gibi sunuyor. Sahip olduğu bu yalın ve gerçekçi anlatım biçimi onu edebiyat açısından çok kıymetli yapsa da, yazarın Kanını Satan Adam kitabını edebi olarak daha başarılı bulduğumdan ve insanların abarttığı kadar sarsıcı bir başyapıt olduğunu düşünmediğimden dolayı kitaba puanım 5 üzerinden 2,5; yine de hayata dair sunduğu bu katıksız gerçeklik için okunmaya değer.
∙
0 kişi
Kitap İncelemesi
3.0/5
Sheridan Le Fanu’nun Yeşil Çay kitabı, okuyucuyu anında içine çeken, oldukça klostrofobik ve psikolojik derinliği olan bir gotik korku eseri. Hikayeyi Alman doktor Martin Hesselius'un notları ve mektuplar üzerinden okumak, insana başkasının mahremini izliyormuş gibi gizemli ve röntgenci bir his veriyor. İnançlı bir rahibin, rasyonel doktorların çare bulamadığı, gözünü bile kırpmayan, adeta demirden yapılmış soğuk ve robotik bir maymun halüsinasyonu tarafından adım adım trajediye sürüklenmesi son derece tüyler ürperticiydi. Zihnin insana oynadığı bu oyunların ve çaresizliğin, ete kemiğe bürünmüş bir hayaletten çok daha korkutucu olduğunu kanıtlıyor. Kitaptaki diğer öykü olan Tanıdık da geçmişin bedelini ödeten gizemli bir takip edilme hikayesi olsa da, Yeşil Çay kadar etkileyici değildi; geniş sokaklarda geçmesi o boğucu hissi kırarken, baykuş sahnesi de hikayeye zorla yerleştirilmiş gotik bir aksesuar gibi hissettirdi. Yine de görsel ve zihinsel olarak fazlasıyla tatmin edici bir okumaydı; muhtemelen artık yeşil çay içerken hep bu hikayeyi hatırlayacağım.
∙
0 kişi
Kitap İncelemesi
3.0/5
Bazı kitaplar hayatınızın tam o anki evresine ayna tutarak sizi yakalar. Martin Eden'ı tam da mezun olup iş bulma ve profesyonel hayata geçiş sürecimde okumak, benim için bu kitabı çok daha gerçekçi bir yere taşıdı. Kendi çizgini var etmeye, projelerini hayata geçirmeye ve beklenen kabul görme onayını almaya çalışmanın yarattığı psikoloji, Martin'in daktilosu başında uykusuz geçirdiği gecelerde ve yayıncılardan sürekli aldığı ret mektuplarında birebir vücut buluyor. İnsanın kendi emeğini ve vizyonunu birilerine kanıtlama çabası; sektör, zaman veya sanat dalı fark etmeksizin aynı yıpratıcı hissi çok net yansıtıyor. Ancak Jack London bu romanla sadece bir azim veya dipten zirveye tırmanış hikayesi anlatmıyor; metnin asıl derdi aşırı bireyselleşmenin ne kadar yıkıcı olabileceğini göstermek. Bu noktada sadece Nietzsche'nin değil, özellikle Herbert Spencer'ın felsefesinin de kitaptaki gölgesi devreye giriyor. Martin, bu düşünürlerden aldığı ilhamla kendi entelektüel gücünü her şeyin üstünde tutarak katı ve bireyci bir yola giriyor. London, bunu felsefenin insanı nasıl tüketeceğini göstermek için yapıyor. Martin, kendini geliştirip zirveye taşırken hem geldiği sınıftan kopuyor hem de girmeyi arzuladığı burjuva dünyasının aslında ne kadar sığ, şekilci ve ikiyüzlü olduğunu fark ediyor. Bu yabancılaşma sürecinde hikayeye dahil olan Brissenden karakteri de çok kilit bir yerde duruyor. Martin dergilere, yani piyasaya iş satıp onay beklerken; Brissenden popüler kültürü reddedip sadece sanat için üreten trajik bir figür. İkilinin bu zıtlığı, sanatın ticari bir onaya dönüşüp dönüşmemesi gerektiği sorgulamasını çok iyi veriyor. Üstelik Brissenden'in sonu, Martin'in çok arzuladığı başarının getireceği karanlığın da ilk habercisi oluyor. Kitap ayrıca yarı otobiyografik. Kitaptaki gerçeklik doğrudan London'ın kendi denizcilik ve işçilik geçmişine dayanıyor. Ruth karakteri de yazarın hayatındaki tek bir kadın değil, tanıdığı birkaç farklı kişinin karışımı. Bu sayede Ruth sadece bir aşkı değil, doğrudan hedeflenen burjuva sınıfını ve onun ikiyüzlülüğünü temsil ediyor. London, başarının getireceği o büyük boşluğu kendi hayatında yaşamadan çok önce romanında resmen sezmiş. Sonuç olarak Martin Eden, sadece bireysel başarıya tapmanın ve tek başına zirveye çıkmanın insanı nasıl karanlık bir sona sürükleyeceğini anlatan çok net bir eser.
∙
0 kişi


































