Sabitlendi
Buradan kitap kulübü üyeliği alan herkesi Mokita Kitap Kulübümüze bekliyoruz. İlgili ss’i Gülşen veya bana ulaştırdığınız takdirde üyelik talebiniz onaylanacaktır.
Ame 1784302637
heart
12 kişi
"Ah, işte durumlar böyle Piskopos Hazretleri! Lobutları devirerek oynamak isteyen, oyunda kalmak istiyorsa, onları tekrar doğrultmak zorunda. İnsan önce harekete geçip sonra düşünüyorsa, yemekten sonra hardal servisi yapmış gibi olur."
heart
3 kişi
Canım, kargaşasız bir demokrasinin, debdebesiz bir zenginliğin geri dönüşü bu. Bu yeni dirlik düzenden daha sahici bir mutluluk düşünülebilir mi? Dahası... Eskiden bir dinimiz vardı, şimdi göğe tırmanmak için iki tane var... Bu da umut verici!"
heart
2 kişi
Ne desem bilemiyorum…
Okudumolarak işaretledi.
Dansa Davet
Dansa Davet
Jean Teule
5/5 puan verdi
Sel Yayıncılık · Çev. Elif Göktepe · 104 sayfa
heart
4 kişi
Kitap İncelemesi
Dayanamadım yine bi Türk edebiyatından eser okudum. Bu roman ama bir anı-roman o yüzden bu incelemem edebiyattan daha çok tarih ve sosyoloji incelemesi olacak. Çünkü elimdeki kitap Balkan Harbi’nde yüzbaşı olarak Edirne Kalesini savunmada görev yapmış, ardından Bulgarlara esir düşüp Sofya’da kalmış bir askerimizin, Raif Necdet Kestelli’nin kitabı. Uful... Yalnızca Uful ile kalmayıp, yine tam aynı yılda Amerika’dan Balkan Harbi’ni incelemeye gelen, resmi olarak devlet görevi olarak incelemeye gelen, Jacob Gould Schurman’ın “Balkan Savaşları” kitabına da baktım. Günü gününe yazılmış bu iki eser bize karşılaştırmalı olarak, Balkan harbi niye başladı, başta bizi ve tüm dünyayı nasıl şaşkına çevirdi, Balkanların ve Türkiye’nin geleceğini nasıl değiştirdi sorularına çok net cevaplar veriyor. Hatırlarsanız bir önceki incelememde 1918 yılında “Müfide Ferit Tek”in yazdığı AYDEMİR kitabında “Türk Milliyetçiliği nasıl ortaya çıktı, nasıl evrildi.” şeklinde bir bölüm anlatmıştım size. Çünkü o kitap Türkçü, Turancı görüşün ilk örneklerindendi. O incelemede demiştim ki bizde milliyetçilik Balkan Savaşları’ndan sonra alevlendi. Biz o şamarı orada yedik. Orda bi şok olduk... Kitabın içinde de Raif Necdet, tüm o karamsarlığın içinde şey diyor, kapakta da var. “Her Ufûl, her batış, bazen daha parlak bir tulû (doğuş) getirir.” Ufûl kitabı, direkt Edirne savunmasıyla başladığı için biz önce Amerika’lıya gidelim ve Balkan harbi nasıl başlamış ona bakalım. Amerikalı Schurman diyor ki; Türkler o unutulmaz Kosova savaşı ile 1389’da slavları ve rumları yendi. “Dünyada çok az savaş, hristiyan ulusların uzun ve inatçı bir direnişten sonra Müslümanlar tarafından yenilgiye uğratıldığı bu Kosova savaşı kadar derin ve kalıcı bir etki yaratmıştır.” ve diyor Türkler 500 yıldan fazla bu toprakları elinde tuttu. “Ancak, Türklerin fetihleri tamamen askeri nitelikteydi. Hor gördükleri tebaaları için hiçbir şey yapmadılar ve onlardan haraç ve yağmadan başka bir şey istemediler. Bu milletler yüzyıllar boyunca Müslümanların hoşgörüsüzlüğü, kötü yönetimi, baskısı ve zulmü altında tamamen ezilmiş ve ulusal bilinçleri bile yok edilmişti.” Ulan, bunu diyen de Amerikalı haa, 500 yıl yönetmişiz de Bulgar’ı, Sırp’ı, Yunan’ı kimliklerini kaybetmemiş. Siz Amerika’nın yerlilerini 100 yılda dünyadan sildiniz. İkiyüzlülüğe bak :ddd Neyse Slavların bakış açısını da görmüş oluyoruz. Onların ne düşündüğünü bilmek, o yıllarda bize karşı düşmanlıklarını anlamak adına önemli bunlar sonuçta. En çok zorlarına giden, “zulmün doruk noktası” diyor Schurman, yeniçeri birliklerine katılmak üzere İstanbul’a gönderilen 10 ila 12 yaşlarındaki hristiyan çocuklardı.” Bosna ve Güneydoğu Bulgaristan’daki halkların bu gibi şartlardan korunmak adına müslüman olmaları şaşırtıcı değildir, asıl şaşırtıcı olan halkın çoğunluk olarak , nesilden nesile her gün ölme pahasına Hristiyan inançlarına sadık kalmasıdır. Yani bugün Bosnalılar, Kosovalılar da aslında ırksal olarak Sırp. Ancak onlar çok önceden müslüman olmuş slavlar. Zaten bu sebeple Sırplar onlardan nefret ediyor. Dinini satanlar, dönekler gibi bi bakışları var. Yugoslavya dağılınca tekrar feci bir savaş çıkıyor zaten. Hristiyan sırplar çok ağır insanlık suçları işliyor oralarda. İşte 1800’lerden sonra Türkler zayıflayınca balkan milletleri teker teker bağımsızlıklarını kazandılar. Önce yunanlar, sonra sırplar sonra bulgarlar. 1911’e gelindiğinde birazdan yüz ölçümlerini veririm. Haritayı internetten bulabilirsiniz. Bu arada Lord Byron’ı bilen vardır. Dönemin en en en ünlü şairi. Bizim o dönem yazılmış her kitap incelememizde mutlaka adı geçer. Yunan bağımsızlık savaşında o da var. İtalya’dan kalkmış gelmiş, bize karşı savaşmış bildiğin. Bu nasıl bir şey biliyor musunuz? Michael Jackson’ın gelip bağımsızlık savaşında öldüğünü düşünün. Öyle bi etki yani dünya için. Harita’ya bakacak olursak; Balkanlarda Türkiye toprakları, 169 bin km kare, Bulgaristan 96bin, Yunanistan 64, Sırbistan 48bin. Türk topraklarındaki nüfus, 6 milyon, Bulgaristan 4 milyon, Yunanistan 2,5 milyon ve Sırbistan 3 milyon. Bağımsız olduklarından itibaren “okullarında milliyetçi eğitim” gören, ordusunu güçlendiren bu balkan devletleri, -ki bu milliyetçi eğitimi Ufûl kitabında detaylı göreceğiz–, Osmanlı’nın iyice zayıfladığını fark ettiklerinden birlik olup, o aralarda kalan Türk topraklarına saldırıyorlar. Sonra onları pay edecekler. Osmanlı’nın zayıfladığını fark ediyorlar ama inanın onlardan başka hiç kimse bu kadar zayıf olduğunun farkında değil o dönem. Özellikle Osmanlı için, asla böyle bir şey beklenmiyor. Schurman bile diyor ki; “Birinci Balkan Savaşı, tüm dünyayı şaşırtan bir şekilde sona erdi. Herkes Türkler için bir zafer bekliyordu. Türklerin bir gün Avrupa’dan kovulacağı evrensel bir varsayımdı, ancak bu kovulmanın aracılarının Büyük Güçler ya da Büyük Güçlerden bazıları olacağı da aynı derecede sabit bir inançtı. Balkanlardaki küçük bağımsız devletlerin kendilerinin bu görevi yerine getirebileceklerini, Rusya hükümeti dışında kimse düşünmüyordu.” İşte böyle bir şok etkisi. Geçelim Balkan Harbi’nin Edirne cephesine. Raif Necdet kale komutanı olarak savunmaya gittiğinde herkes gayet özgüvenli. Haberler geliyor zaten ordumuz, şurda düşmanı püskürttü, burda zafer kazandı, burda yunanları tokatladı şeklinde. Aylar aylar geçiyor, haberler böyle ama düşman git gide yaklaşıyor. Sürekli top atışları, kale abluka altında. Edirne’ye erzak, mühimmat treni bi türlü gelmiyor. İstanbul’dan Edirne’ye erzak treni gelmezken, Bulgarlara her gün tren geliyor. Şehrin etrafında keyif turları atıyorlar. Gazetelerde hala yeneceğiz, kazanacağız. Raif Necdet, bir görüşme sırasında Bulgar komutandan öğreniyor Selanik’in düştüğünü. Öyle habersizler. Şehir açlıktan kırılıyor hala erzak gelmedi diyor. Böylece şoklar içinde Bulgarlar İstanbul’a kadar geliyorlar. Ayestefanos’ta Rusların İstanbul’a girişinden sonra vatan ikinci, belki de en ağır şokunu yaşıyor. Yıllarca Osmanlı’nın başkentliğini yapmış, bir sürü tarihi, bir sürü camiisi, bir sürü anıları olan Osmanlı şehri Edirne, Bulgarların eline geçiyor. Apar topar bi anlaşma. Edirne’nin gitmesi öyle büyük korku ki, hükümet Edirne’yi verecek diye İttihat ve Terakki meclisi basıyor, Harbiye Nazırı yani Savunma Bakanı Nazım paşayı öldürüyorlar. Bab-ı Ali Baskını buna çokça değindik. Hükümeti kendileri ele alıyor ama yook 1 ay sonra onlar da veriyor Edirne’yi resmi anlaşmayla. Edirne elden gidecek diye darbe yapıyorsun, sonra kendin veriyorsun. Vatan işte böyle bir aciziye içerisinde… İttihat ve Terakki’nin şansına mıdır nedir? Bunlar aldıkları o koca Türk topraklarını paylaşamıyorlar da tekrar savaş çıkıyor. Paylaşamamalarının sebebi şu; hani Ruslar İstanbul’a kadar girmişti de bizi anlaşmaya zorlamıştı demiştim ya. İşte o anlaşmada bu konuşulan yerlerin tamamı Bulgarlara verilmişti. Kocaman bi Bulgaristan oluşturulmak istenmişti. Hem o, hem de savaşta en çok kaybı en çok mücadeleyi veren Bulgarlar… Böyle olunca daha çok toprak talep ediyorlar anlaşamıyorlar derken; Yunanlar ve Sırplar bu kez Bulgarlarla savaşıyor, biz de araya giriyoruz, Edirne’yi alıp çıkıyoruz. Bizden bu kadar, dahası bizi aşar babacım diyoruz. Raif Necdet, Sofya’da esir tutulduğu sırada, Sofya’yı ve Bulgarları gözlemliyor. Ya diyor; bu adamlar nasıl bu kadar kısa sürede bizi darma duman edecek hale geldiler. Üç sebep geliyor aklıma diyor; 1. Savunma yapanların son zamanlarda gerek maddeten gerek manen aç bulunması. Mideleri kadar ruhlarının da boş olması. buraya maddeye gelicem. 2. Düşman topçusunun o müthiş ve amansız üstünlüğü. 3. Askerin büyük bir kısmının yardımcısı olmayan yedeklerden oluşması.. değil ciddi, basit bir eğitim dahi görmemesi. Başka bir şekilde özetleyecek olursam, askeri teşkilat ve tertibatta çağın müthiş bilimi karşısında bilimsizlik… ve vahşetlerden bahsediyor, “Ya Rabbi, Günahsızlara karşı yapılan bu zulme, bu kadar büyük ve korkunç bir zulme nasıl razı oldun? Esirlerin gözlerini çıkarmak, kadınları, çocukları bir eve doldurup yakmak, ırzlarına geçilmiş kızları diri diri gömmek, hamilelerin karınlarını parçalamak.” bunlar gerçek vahşetler. Pierre Loti olmasa o dönem Avrupa’da bunları umursayan yok. Kitapta 3-4 yerde Pierre Loti’ye minnettarlık var zaten. Ya Balkanlar öyle bi bok çukuru ki, her balkan savaşında böyle insanlık dışı savaş suçları, böyle masum halka işkenceler yapılıyor. Yugoslavya dağılırken de böyleydi. Ama diyor; itiraf da etmeli, ve bu itiraftan derin bir uyanış hissesi kapmalıyız ki bütün vahşetleri, bütün kabalıkları ile Bulgarlar gözü açık ve çalışkan, cidden idealist, vatanperver ve fedakar bir millet. Yeni kurdukları şehirlerde ücretsiz kocaman kocaman bahçeler var. Bahçe deyip geçmemek lazım, bizim vatanımızda halkın sağlıkla ilgili ihtiyaçları göz önüne alınarak genel bir bahçe yapılıyor mu? Yok. Kafesler içinde, havasızlıktan, ışıksızlıktan, hayatsızlıktan, benizleri sapsarı kadınların, vatana evlat ve asker yetiştiren bu kadınların sağlıkları önemli değil mi? Vücutlarının sağlam ve zinde olması Bulgarların zaferinde önemli rol oynadı. Bi diyor bizim şiirlerimize bakın… Enderunlu Vasıf’tan bir divan şiiri vermiş. Okuyorum.. Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek ne keder Gelir elbette zuhura ne ise hükm-i kader İç bade güzel sev var ise akl u şuurun Dünya var imiş ya kah yok imiş ne umurun Aheste giden erişir menzil-i maksuduna Tiz reftar olanına payine damen dolaşır. İşini Allah’a bırak, elem keder çekme olacak olan olur zaten. İç bade sev güzel, yavaş giden maksadına erişir, acele edenin eteği ayağına dolaşır. Zaten tembellik ve uyuşukluğa hazır bir milletiz, bu şiirlerle büsbütün uyuyoruz. Bu şiir şeklindeki saçma sapan sözlerin saygıdeğer sahipleri bu yazılarla millete ne kadar kötülük yaptıklarını bilseler kalemlerini kırarlardı. Oysa Bulgarlar öyle mi, milli şairleri Ivan Vasoff’un “Makedonya’ya” şiiri öyle bir vatani ideal, öyle bir milli hararet ile yazılmış ki en ölü adamı harekete geçirir… Her mahallede okulları var. Parasız. Herkes çocuğunu göndermek zorunda. Sofya’da üçten fazla kilise yok ama üç yüz okul var. Papazlar köylüye daima “çok çalışın, okuyun. Vatanınızı sevin, onun için gerekirse ölün.” diye nasihat ederler. “Kim okumayı öğrenir, çalışır, vatanı için fedakarlık yaparsa Allah da onu çok sever” derler. Özellikle de kadın eğitimine ve kız mekteplerine büyük önem verdiklerini görmek ve anlamak kalbimi nasıl ifade edilemez teessürlerle, hissedişlerle rencide ediyor. Mağazalara baktım. Bulgar malı dışındakilerde gümrük vergisi var. Ruhumda acı bir sızı ile gıpta ettim, kıskandım ve inledim. Aman ya Rabbi! Burada da bir yara, memleketimin iktisadi hayatına ait acı bir acizlik ve zayıflık nişanesi… Kapitülasyonlar. Ve diyor kinliler bize, tabii en çok da müslüman olduğumuz için. Bu milletleri savaşta başarılı kılan sebeplerden en önemlisi bizim vatan, millet kelimelerini telaffuz etmek için ağızlarımızda bir zerre yetki bulamadığımız o uğursuz 35 sene zarfında, onlar çocuklarını, Türklere duydukları kinin alevli şarkıları, ninnileri ile uyutmalarıdır. Milliyetçiliğin çooook geç kalmasından yakınıyor. Bunu da neden diyor; çünkü şunu bizzat görüyor. “Düşman karşısında savaşmadan kaçan ve şanlarla dolu olan askeri tarihimizi çok acı bir şekilde lekeleyen Türk evlatları… hepsi vatana borçludurlar. Fakat bu, tüfeklerini atarak tarihte görülmemiş bir firar saçmalığı içinde kaçmalarını menedememiştir. Evet, savaştan kaçan asker sayısı o kadar çok ki, en ciddi sorun olarak görülüyor dehşet moral bozucu bir şey bir yandan da biliyorsunuz kurtuluş savaşında da bu sayı çok fazla olacak, sırf bu sebeple İstiklal Mahkemeleri kurulacak. Ama diyor Raif Necdet, çünkü bu ruhlar, milli bir eğitim, ciddi, parlak dini ve vatani bir terbiye ile yetişmemişlerdi. Sadece dini eğitim ile olmaz bu iş diyor, dindar telakki edilen mehmetçikler yıldırım gibi savaştan kaçarken, dinsiz denilen Mahmut Paşa 31 Mart’ta asil bir cesaretle ilerliyordu.” yani vatani, milli bir bilinç eğitimi şarttır diyor Bunları diyor ve son kez Avrupa’ya isyan ederek, kitabı bitiriyor. Avrupa’ya ve onların medeniyet ve savaş kuralları gibi modernite ayaklarına çok inandığını hissettim kitabı okurken. Neden bunların olmasına izin verdiniz, neden Edirne’yi Bulgarlara verdiniz, hani nüfusa bakıyordunuz falan diye çok sitem ettiği yerler var. Avrupa’dan bu kadar umut beklemesi dönemin aydınlarını da anlatır nitelikte. Şimdi bu kitabı incelediğimizde, aldığımız yenilgiler ve şokların ardından, vatanda eksik görülen ruhun ne olduğu, bunun sürekli konuşulduğu ve geleceğimizi nasıl şekillendirdiğini görmek beni gerçekten ihya etti. Türkiye’nin sonraki yıllarını düşündüğümde, kafamda bi aydınlanmayla, “vay be her şey böyle başladı demek” gibi bir aydınlanmayla keyif aldım. Diğer Türk Edebiyatı kitaplarında da böyle ufak ufak aydınlanmalar yaşamıştım o yüzden bu seriyi ayrı bir seviyorum. Sizin de o dönemlerden okumamı istediğiniz kitaplar olursa mutlaka yorumlara bekliyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle diyelim…
heart
5 kişi
içtima
-Yorgun Asker! Komik Asker! Efkârlı Asker! Salak Asker! Ruh Hastası Asker! Kullanılmış Asker! Köle Asker! Maymun Asker! Günaydın!

-Sağoool!

-Hiç uyuyamadın değil mi? Hep kabus gördün değil mi?
Dönemeyeceğini düşündün değil mi? Koynunda taşıdığın resimlere çıkarıp çıkarıp baktın değil mi hanım evladı gibi? Basit olduğunu, sana "kahraman" diyerek parmağımızda oynattığımızı yine anlayamadın değil mi? Sana yarrağımızdaki kıl kadar değer vermediğimizi çakamadın değil mi? Aslında bizlerin korkak, senin cesur olmanın düzenin işine geldiğini farkedemedin değil mi?
Nasılsın?

-Sağolll!

-Siz de sağolun. Çünkü ölmek için bize lazımsınız!
heart
9 kişi
Bismillahirrahmanirrahim
Okuyorumolarak işaretledi.
İt Cazı
İt Cazı
Küçük İskender
11. sayfada%4 · 282 sayfa
Sel Yayıncılık · 282 sayfa
heart
alkis
Bomba
18 kişi
Okudumolarak işaretledi.
Yüzüklerin Efendisi Birinci Kısım Yüzük Kardeşliği
Yüzüklerin Efendisi Birinci Kısım Yüzük Kardeşliği
J. R. R. Tolkien
Metis Yayınları · Çev. Çiğdem Erkal İpek, Bülent Somay · 509 sayfa
heart
15 kişi
Okudumolarak işaretledi.
Dar Kapı
Dar Kapı
Andre Gide
4/5 puan verdi
İş Bankası Kültür Yayınları · Çev. Devrim Çetinkasap · 136 sayfa
heart
14 kişi
Okudumolarak işaretledi.
Abelard ve Heloise
Abelard ve Heloise
Ronald Duncan
5/5 puan verdi
Helikopter Yayınları · Çev. Zeynep Avcı · 70 sayfa
heart
10 kişi
Okudumolarak işaretledi.
Uzaktan Aşk
Uzaktan Aşk
Amin Maalouf
1/5 puan verdi
Yapı Kredi Yayınları · Çev. Samih Rifat · 82 sayfa
heart
12 kişi
Bildirimleri Aç Evet Aç!