Evlerin kimisi biraz da eli yüzü düzgün, kimisi yaşanmayacak kadar viraneydi. Ahşaptan yapılma barınak gibi olanlar en fukaraların yaşadığı ayak basılmaz mekanlardı. Salepçi o taraflara itinayla gitti. Çocuklar sevinçle arabaya akın etti.
“Tarçın! Biz tarçın da isteriz” dediler. Ne var ki tarçın yoktu. Salepçi:”Annelerinizden alırsanız bakarız, koşun!”Çocuklar evlere koştu, tez elden tarçını yetiştirdi. Dar sokakların pislik dolu yuvalarında bile mutlu olan bu veletler, çamurlara bile isteye girerek, tarçını az biraz kaldırımlara saçarak geliverdiler. Salepci sıcacık saleplerini ve has tarçını da onlara verdi. Cümlealem kışı selamladı.
Adam durmadı. Arabayı aşağı sürdü. Yavaştı, ihtiyatlıydı. Az önce bulunduğu sokaktan çıkarken yüzü biraz gerildi. İkircikliydi.
Sağa saptı, karanlığın ta içine daldı. Biraz daha yavaşladı. Sokak lambalarının yarım yamalak gelen ışığı deri ceketini parlattı. Tarçın kokusu buram buramdı ama inceden bir sigara yeli de vardı. Kapalı pencerelerin ve demir parmaklıkların ardındaki evlerden, perdelerin arasından insanlar başını doğrultmuş, gözetlemekteydiler. Adamın yüzü yere çevrildi. Çeri çopü gördü. İçini bir sıkıntı aldı. Kabuğu atılmış muzlar, karpuzlar, sigara izmaritleri. Bir tanesine bastı. Diken diken tüylü bir kedi sıçradı. O da adamın yolunun üstündeki katıksız karanlığa girdi.
“Niye kardeş? Geldin buraya, tamam. Ne istiyorsun şimdi?” Bu içinden bir ses mi, yoksa biri arkadan ses mi çıkardı o da bilmiyor. Buradakiler de çocuk, salepimden tatsınlar. Evet, böylesi daha iyi. Tamam.
Tüyleri dik dik oldu onun da kedi gibi. O da kedinin izlediği yolu izledi. Arabanın tekerlekleri gıcırdadı, ses sokağın ortasına yayıldı. Devam etti. İlerlemeye bir süre devam etti.
“Gelemezdin buraya. Belanı mı arıyorsun bilader!”Nereden geldi şimdi bu ses? Hayır, hayır sen devam et. Oradakiler de çocuk. Hem sıcak salep içmek isteyen hanım ablalarımızı da unutmamamak gerek. Hadi, hadi bir koşu.
Tarifsiz bir huzursuzluk, evlerden gelen kasvetle acıyan şakakları. Terlemişti. Deri ceketinin içindeki kazak boydan boya terle yıkanmıştı. Kararlı bir tavır takındı, kaşlarını çattı. Eli titredi. Histerik bir sesle:”Salep geldi! Karadenizin bağrından çıkma sütten salep geldi! Çocuklara hanımlara, cevval abilerimizin emektar ellerine, tam ayağınıza, kapınıza kadar geldi! Buyurun. Sıcaktır, elinizi yakmayın ama!”Tekmil bir minvalde başladı, hiç takılmadan aynı şekilde bitti. Ortalığı süzdü. Birkaç kapı açıldı, gıcırtısı ta buraya geldi. Kalbi hızla atmaya başladı. Bekledi. Ne var ki gelen görünmüyordu. Belki karanlıktan… Bir adam gelir gibi, ha geldi ha gelecek… nefesi ensemde.
“Gencolar atılın lan!”
Üç el ateş sesi çınlattı koskoca mahalleyi.
Bina baştan başa çelikten, sağlam. Yüzeyindeki belli belirsiz çatlaklar fazla dert değil. Sokak lambalarının bembeyaz ışığı binaya öyle bir açıyla vuruyor ki, bina ürkütücü görünüyor. Pencereler dilleniyor, bir katil kesiliyor hepsi. Camdan yansıyan ise amansız bir çapulcu. Perdeler muntazam çekilmiş, içerisi ketum kaçak. İnsanın giresi gelmiyor. Oraya bırakılsanız tekmeyi kıçınıza vur vura kaçarsınız. Kapı bokpüsür. İçeri adım atmak sorun. Yerlerde kan izleri, molozlar, tuhaf aletler, ipler… Aralarında yüzüp girilir en sondaki odaya. Kapı kapıyı açar. Hepsi pis, rezildir. Koridorlar, bambaşka koridorlara açılır. Değişik resimler, sex pozisyonları duvarlarda. Oraya girerseniz sizi belki bir sıcaklık basar. Eğer doğru koridora girilirse tiz inleme sesleri duyulur. Kimi acı kimi haz. Bazan ikisi de.
Her yer biter. Baştan başa gezerseniz, son pencerinin altındaki son duvar size bir şeyler söyler:
“Tanrı umrumda değil.”
Sıcak yatak iki kişiye ev sahibi. İnleyen bir kızın üstüne çökmüş kocaman sakallı, kel, güçlü bir adam. Kalın kollarında, alnında, her yerinde damar. Acımasız. İşini itinayla yapıyor. Odada tuhaf tablolar dikkat çekiyor. Bir adet Napolyon portresi boydan boya. Vazolar vitrinin üzerinde. Bir tane de fotoğraf var. Fotoğfafta güzel bir kız. Aynı inleyen kıza benziyor yüzü. Onunki gibi güzel alımlı. Alnı hafif yanlardan çekik, gözleri iri, saçı kestane rengi ve omzunu az geçik. Burnu fındık gibi, biçimli de. Gülümsemesinde ağlamaklı şeyler var. Takıntılı ve depresif bir şeyler… Kızın yüzü sizi karanlığa çağırıyor. Yanakkarı al al. Yavru bir kedi gibi ama her an aslan kesilebilir. Damarına basılınca ayağının altında pestil gibi ezer, dümdüz yapabilir sizi. Mağrur bir bakışı da var gibi ama. Sol gözünün hafif kısıklığı mekanın sahibi benim derler gibi parıldıyor. Aslında bu tablo dikkatli incelenirse bir şey ortaya çıkar. Bu kızın yüzünün tam yarısı kolejli bir bebe, yarısı da kan emen bir fahişe. Cin gibi. Vitrinin diğer tarafında, masaya doğru düşen gevşek tarafında bir de küçük bir kız resmi var. Bu kızın yüzünde konuşulmaya değer bir şey yok. Salt masumluk, çocukluk. Gözlerinin içi büyük.
Kız, bayıldı. Takati yok gibiydi. Adam durmuyordu, asılıyordu. Kızda çıt yoktu artık. Adam önce yavaşladı, sonra etrafına bakındı. Yine aynı vitrindekiyarım bardak kalmış suyu kıza boca etti. Kız baygındı hala. Adam kızı tokatladı, fayda etmedi. Daha derine indi, o da işe yaramadı. En son çıktı. Onu kendi haline bıraktı. Zevkten gevşeyen yüzünde öfkeli bir hal vardı. Renkten renge girdi bir süre. Bira açtı, kendine gelemeye çalıştı. “Öldü mu yoksa,” diye düşündü ve yanına gitti. Nabzına baktı. Yaşıyordu. Dayanamayıp dudağına kocaman bir öpücük verdi.
“Ah Perihan,” dedi sitemle. Sonra çekti gitti.
Koridorları aştı. Duvarları inceledi biraz. Sonra bir merdivaneden indi sola döndü. Kendisini bekleyen kalabalığa:”Dağılın! İşim bitti. Odasının kapısını kitleyin ve hepiniz bir yere dağılın.”Senkronize bir kafa sallama. Sadece bir tan-esi dayanamadı:”O “Abi” denen herif bizi bulursa…” devam edemedi, Halit girdi söze zira:”O ibne bizi hiçbir yerde bulamaz. Yediği kazıkları düşünsün, sahibe biat etsin.”Hepsi bir yana gitti.
*Tarçın kokusu çocuğu hapşırttı. Yatağından doğruldu, açık pencerinin olduğu tarafa yüzünü verdi. Rüzgar yüzünü kırbaçladı. Penceredeki belli belirsiz yansımasına baktı. Gözleri şiş şiş. Altındaki torbalar mosmor. Yüzündeki yamukluğa baktı. Küfredip yüzüne su çalmaya gitti. Mutfağa girdi. Her yer bembeyaz dolaplarla, çekmecelerle çevrili. Tuttu açtı bir tanesinini. İçi tencere dolu bunun. Yanlış yeri açmış. Başka bir tarafa yöneldi, bir tava buldu. Buzdolabından terayağı çıkardı. Pencerden Ümraniye’yi seyretti. Uzaktan beliren deniz parıldadı. Yumurta aldı iki tane, kırdı. Mis gibi koktu. Biraz şımardu da üzerine eline geçen baharatı serpti. Pul biberle karışık kara biber, belki hepsini bastıran nane. Tuhaf bir tadı vardı. Yanına bozulmaya yüz tutan yumuşakça bir domates doğradı. Mundar ettiği yumurtayı toparlar diye. Bu da bir şeye benzemedi. Boşver dedi içinden. Hepsini olduğu gibi masada bıraktı, hemen odasına geri döndü.
Çalışma masası denemeyecek kadar yamuk yumuktu. Üzerine çöktü masanın. Belki bir şeyler karalarım dedi. Sonra, kıza şiir yazarım dedi. Başladı. Bir mısra, iki mısra, 4 dize 6 dize. Akıyordu.
Sevgilinin saçları hoş bir lavanta kokusuyla bezeliBenim aşkım seni gördüğümden beridir ezeliÇok olmadı seninle Üsküdar’ı gezeliPaslı demirden bir bankta “seviyorum seni” diyeli
Böyle böyle gidiyordu. Çocuk derin bir haz duygusuyla gevşiyor, parmakları haiften titiryor, yüzünün rengi değişiyordu. Seviyordu.
Az sonra kalktı. Ellerini şakaklarında gezdirdi, kafası ağrıdı. Bir sürü kafiye, bir sürü ahenk bilmem nesi, türlü türlü zırvalar, işte onlar hakkında bir şeyler tutturmalıydı ve böyle de yaptı. Yatağa uzandı.
“Neden buradayım ki?” Diye düşündü biraz.Önce ağzına iğrenç bir yumurta tadı geldi, sonra derinden tarçın kokusu aldı. Başını kaşıdı. Yatakta doğruldu, oencereden dışarı baktı yine. Bu kez Ümraniye’ye bakmadı, gözü yalnız aşağı mahalleye inen salpeçideydi. Tarçın kokusu yine burnunu yaktı. Çocukların sesleri kulağına geldi, bağırış çağırış, sevinç naraları…
“Allah Allah, hayrola…” Aşağı ineyim dedi, üstüne en şık deri ceketini niye attığını bilmeden paslı çelik kapıdan dışarı süzüldü.
Hava puslu, bulut kaplamış gökyüzünü büsbütün. Karanlık basnak üzere. Sanki yağmur yağacak, öylesine bir koku… Çocuk, hızla aşağı atıldı. Niye o tarafa yürüyordu o da bilmiyor. Ne bileyim… belkş bir bardak salep. Yürüdü, yürüdü. Adam uzakta görünür olana dek yürüdü. Evlerin rengi yavaştan değişti, renkler koyuya döndü. Pencerler orada da vardı ama bunun yanı sıra bşr de demir parmaklıklar geldi. Çocuğu ter bastı. Uzakta bir kedi viyakladı. Buraya girilmezdi aslında. Babası hep derdi. Bitirim çocukların o taraflar tekinsizdi. Ama yürüdü. Salepçi uzakta belli oldu gibi. Koşar adım oraya gitti. Sakpeçiyle arasında biraz mesade bıraktı. Gşrmemesini söyleyecekti. Şunu fark etti: Bu her zamanki salepçi değildi. Kesinlikle değildi. Biraz daha gençti bir kere bu. Sarı sokak ışığı ensesini parlatıyordu vevsimsiyah saçlarıno görünür kılıyordu. İşkillendi. Dur, demek istedi. Ne var ki bir şey duyar gibi oldu. Adam sanki kendi kendşne mırıldanıyordu. Kulak verdi
“Onlarda çocuk, burada bir şey var… kan kokuyor.”
Lafa girdi arkadan:”Niye giriyorsun abi? Taman onlara da vereceksin de girilmez buraya. Ne olsun istiyorsun şimdi?”Ses yoktu. Adam titredi gibi oldu. Hastalıklıydı sanki. Mırıltıları gittikçe daha garşpleşiyordu. Sesi çatallanıyor, belli bir yere kadar yükselip sonra detone olarak iniyordu.
Ekşi ekşi ter koktu. Adam sırılsıklamdı. Ona da basmışlardı ama bu adam… kıyafeti dikişten itibaren suydu. Bir iş var, dedi. Bu adamın peşine ansızın düşmesinde bir iş var.
Çocuk daha fazla ilerlemek istemedi. Adam ise gıcırdayan tekerler eşliğinde iyice derine gitti. Çocuk bekledi. Az bir zaman kadar sonra, çocuk evlere yansıyan ıâığun garip görünrüsünü seyrederken, mahalle çıtını çkarmazken kulak tırmalayan bir ses duydu:”Sıcak salepim var! Karadenizin bağrından çıkma sıcacık sütten salep! Çocuklara, hanım ablalara… he bir de cevval adamları unutmamak lazım. Onlara da! Ama dikkat edin eliniz yanmasın ha!”Çocuk titredi. Kalakaldı. Yüzünde değişik kasılmalar oldu, kafası karıncalandı. Nabzı inanılmaz bir hızda attı.
Adamın sesinin hiç titrememeisne şaştı ve öte yandan yürek yemesine de acıdı. Salepçi için ciddi ciddi korktu. Yüreğinden gelen ses yardım et diyordu. Ama bir yandan da yaşamak güzeldi. Oralara bulaşmaksa akıl karı değildi. Biraz yaklaştı. Parmak ucunda. Karanlık iyice basmış, köpekler sokakların yeni sahibi olmuştu. İpil ipil yağan yağmura gök gürültüsü karışmaya başladı. Çocuk yanaştı. Kendini bilmediği bir karanlığa soktu. Katıksız. Dinledi.
Silahlı ateş sesi duydu. Tam üç kere. Yüreği hop etti. Gözlerini korkunç bir parıltı aldı. Uzakta yere düşen bir karaltı gördü. Gerisingeri eve doğru koştu.
Kendini sağ taraftaki sokağa attı. Karanlıklar ardından gelebilecek bir sesi yokladı.
Bu yazmakta olduğum öykümden bir kesit. Aslında karalama. Sadece okuyup yorumlarsanız çok mutlu olurum, o yüzden attım. Şimdiden teşekkürler.
gece yaptığım korkunç şeyi duymak istiyor musun? Bir gece bu dünya için fazlası ile güzel bir kadın geçti yanımdan, dayanılmazdı, kim olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim, tilki kürkü giymiş şapkalı bir kadın, ve Bandini onu izledi çünkü o düşlerden bile güzeldi, Bernstein’ın Balık Restoranı’na girişini izledi, kendinde değildi, arkasında kurbağaların ve balıkların yüzdüğü bir pencereden kadının tek başına yiyişini izledi; ve kadın yemeği bitirdiğinde ne yaptım biliyor musun? Sen ağlama çünkü beni bilmiyorsun henüz, felaketim ben, yüreğim çini mürekkebi dolu; ben, Arturo Bandini, Bernstein’in Balık Restoranı’na girip onun oturduğu iskemleye oturdum ve titredim zevkten, kullandığı peçeteyi elledim, küllükte rujlu bir izmarit vardı ve ne yaptım biliyor musun? Sen ve küçük sorunların. Yedim izmariti, çiğnedim ve yuttum, tütünü de kağıdı da, ve tadı gayet güzeldi çünkü o harikuladeydi. Tabağın yanında çatalı duruyordu, çatalı cebime soktum, arada sırada cebimden çıkarıp yalıyordum çünkü o harikuladeydi. Düşük bütçe ile aşk, masrafsız bir sevgili, tam Arturo’nun kara yüreğine göre, arkasında kurbağaların ve balıkların yüzdüğü bir pencerenin gerisinden hatırlanmak üzere. Sen ağlama; Arturo’ya sakla gözyaşlarını çünkü onun çok ciddi sorunları var ve daha anlatmaya başlamadım bile.
Ve nihayet dönemin romanlarında çekinerek ortaya çıkmış -Smollett'in yazdığı Fathom Kontu Ferdinand'ın Maceraları gibi- birkaç tuhaf sahnenin ardından, artık serbest kalmış sevkitabii yeni bir yazın ekolünün doğumuna yol açıyor. Korkunç ve fantastik, uzun ya da kısa, nesir kurgunun, edebi zürriyeti mutlaka çok kalabalık ve sanatsal açıdan oldukça parlak olmaya yazgılı "Gotik" ekolü.
Beş yıl içinde ise halihazırdaki tüm lambaların ışığını solduran, daha üst mertebeye ait parlak bir ışık doğdu: Bayan Ann Radcliff (1764-1823), onun ünlü romanları sayesinde dehşet ve gerilim moda oldu, ölümü çağrıştıran ve korku uyandıran atmosferin standartlarını yükselten de oydu, kendi yarattığı hayaletleri sonunda tafsilatlı mekanik açıklamalarla ortadan kaldırmak yönünde kışkırtıcı bir adeti de geliştirmiş olmasına rağmen.





































