Kitap İncelemesi
4.0/5
Devlet ve onun gözetim mekanizmasına çok güzel bir bakış getirmiş İsmail Kadere. Bireyler yaptıkları ya da düşündükleri şeylerden değil, rüyalarından yani doğrudan bilinç dışlarından sorumlu tutuluyor. Yapılmayan ve düşünülmeyenin cezası çektiriliyor. Yazar, komünist Arnavutluk rejimini eleştirmek için yazmış bu eseri. Dönemin polis teşkilatının aldıkları her istihbaratı paranoyak bir biçimde ele alması ve ona göre harekete geçmesi, doğrudan sarayın rüyalara olan yaklaşımının aynısı. Rüyalar, içeriklerine göre kültürel simgelerle vesaire yorumlanmaya çalışılsa da doğrudan sarayı ilgilendiren "ana rüyalar" anlamları istenilen yere çekilerek bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılıyor. İsmail Kadere, kitabı Osmanlı İmparatorluğu, İslam etkisi ve Köprülü ailesi üzerinden kurmuş ve bundan dolayı benim çok hoşuma gitti. Kitaptaki adıyla "Quprili" ailesi, Arnavut kökenlerini gelenekleşmiş destan dinletileriyle yaşatan ve saraya nesiller boyunca sadrazam çıkarmış bir aile. Ana karakter Mark - Alem ise aslında doğrudan ailenin bir özeti. Geleneksel bir Arnavut adının yanına İslami bir yan ad. Karakterin kendine ait bir kişiliğinin olmaması, genel olarak edilgen bir tip olması ise onun en belirgin özelliği. Hikaye boyunca Mark Alem'in Rüyalar sarayında yani devletin her vatandaşın rüyalarını okuyup kontrol ettiği sarayda çalışmaya başlamasını ve beraberinde devlet ve köprülü ailesi arasındaki ilişkileri okuyoruz. Arada ufaktan siyasi hicivler de mevcut. Onlar da tuzu biberi. Benim şahsen kütüphaneden rastgele seçtiğim bir kitaptı. Ancak çok beğendim. Estetik olarak Uykuda Çocuk Ölümlerine benzemesi de hoşuma gitti.
heart
8 kişi
∙
Beklentim yüksek olduğundan mıdır nedir, bayılmadım. Nostalji temasını sevmedim çünkü özellikle bazı öykülerde gözüme sokulmuş gibi hissettim. Her öyküde hemen hemen bir ölüm teması vardı ve dramatik bir biçimde ele alınmıştı. Hayvanların gözünden anlatımlarda ise biraz daha incelik bekledim, yavan geldi. İlk öyküyü çok beğendim ve ikinci öyküyü de görünce, bir oyun var, çok eğlenceli dedim kendi kendime. Heyecanlandım. Fakat oyun çıkmadı. Sanki ilk öyküde bütün hünerlerini sergilemiş sonrakilere özenmemiş gibi bir his uyandırdı bende.Bazı cümleler ise etkileyici olmak adına yazılmış gibi doğallıktan biraz uzaktı. Fakat kolay okunan akıcı bir anlatımı var. Kötü diyemem ama ödül aldığından daha iyi olmasını beklerdim.
Okudumolarak işaretledi.
Muhtelif Evhamlar Kitabı
Muhtelif Evhamlar Kitabı
Ömür İklim Demir
3/5 puan verdi
Yapı Kredi Yayınları · 114 sayfa
heart
4 kişi
∙
Aslında İngilizce okuyorum ama ereaderdan okuduğumdan ve yayınevi bilgisi vs olmadığından yükleyemiyorum.. telifi kalkmış yazar sorunları
Okudumolarak işaretledi.
Venedik Taciri
Venedik Taciri
William Shakespeare
5/5 puan verdi
İş Bankası Kültür Yayınları · Çev. Özdemir Nutku · 115 sayfa
heart
6 kişi
∙
Okuyorumolarak işaretledi.
İki Şehrin Hikayesi
İki Şehrin Hikayesi
Charles Dickens
73. sayfada%14 · 508 sayfa
İş Bankası Kültür Yayınları · Çev. Didar Zeynep Batumlu · 508 sayfa
heart
4 kişi
∙
Okuyorumolarak işaretledi.
Momo
Momo
Michael Ende
125. sayfada%41 · 304 sayfa
Pegasus Yayınları · Çev. Leman Çalışkan · 304 sayfa
heart
3 kişi
∙
Tekrardan bismillah
Okuyorumolarak işaretledi.
2666
2666
Roberto Bolano
1. sayfada%0 · 992 sayfa
Pegasus Yayınları · Çev. Zeynep Heyzen Ateş · 992 sayfa
heart
4 kişi
∙
3 numaralı dipnottan:
[Howard] Lees şöyle sorar: "Acaba Caroll, Alice'in [yüksel ihtimalle Alice Liddle] bu masalları çocukluk hafızasında saklaması gerektiğini ve bu hafızanın bir yetişkin olduğunda, çocukluğun uzak ülkesinden koparılmış bir demet solmuş çiçek gibi olduğunu mu düşünmektedir?"
heart
3 kişi
∙
Demek bütün bu dükkânların içinde bu sessiz hazırlanış vardı; telefonlar işliyor, bir lahzada kalay, kösele, boya ve makine eşyası ortadan kalkıyor, rakamlar değişiyor, sıfırlar çoğalıyor, imkânlar azalıyordu. Harp olacaktı. “Gideceğiz, hepimiz gideceğiz...” Korkuyor muydu? Kendisini iyice yokladı. Hayır, korkmuyordu.

​Hiç olmazsa, bu anda duyduğu şeye korku denemezdi. Sadece rahatsız olmuştu. İçine birdenbire, renksiz, manasız bir şey, henüz cinsini bilmediği bir hayvan çöreklenmişti. Ne olduğunu anlamak için beklemek lazımdı. “Ölümden korkmuyorum.” diyordu. “Bütün ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki... Ondan korkmama sebep yok.” Fakat harp, hatta gidenler için bile sade ölüm değildi. Tek başına ölüm basit bir şeydi. Bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi. Kaç defa Mümtaz, tıpkı, şurada sekiz on kulaç su kaldı, ayaklarım karaya bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. Bu, herkes için aşağı yukarı böyle olmalıydı. Hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin, bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derece güçleşmesi, çözülmez yumak hâline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. “Bütün ızdıraplarım, orada, o eşikte bitecek... Acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü, hayatın mı çocuğuyuz? Bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? Ölüm muhakkak ki bir akıbet. Fakat mademki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş, mademki kâinat, her zerresiyle benim için canlanmış, o hâlde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip Walt Disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!” Hayır, böyle de düşünemiyordu. Bu da çok basitti. Bu sadece dışarıda kalmak, satıhta yüzmekte. “Kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir, diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme! diye eteklerine yapışıyoruz. Hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz. Bir sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz... Hiçbirimiz hayatı maddenin arızı bir hâli gibi kabul etmiyoruz.” Hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. Her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor.

Ne ölüm var ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük büyük arızalardı. Merih’te bir dağ küçük bir patlayışla çöker. Ay’da lav dereleri kurur. Kehkeşan’ın ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. Denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgârların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. Kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar, yüz bini birden toprağa karışır. Bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi. Bunlar kâinat dediğimiz büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.

Yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor, içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi müdil riziyesini soktuğu için, süreyi toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. İnsanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare idi. Onun içinde kaybolacağı, geniş ve biteviye akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. Onun için bir ızdırap makinesi olmuştu. Bir itiliş, haydi ölümün ucundayız, her şey bitti. Mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmaya razı olduk, bunu kabul etmek lazım. Fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor; hayatın ortasındayız, onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız fakat bu sefer, bu sefer terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. Bütün ızdıraplar kendi misilleriyle artacaklardı.

İnsanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı, akışın nizamına karşı koyduğu, geniş istihalenin ortasında bir istikrar istediği için, kendiliğinden teşekkül etmiş bir şeydi. İnsanlığın hakiki talihi buydu. Küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeye mahsus, onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette bir cihazın esiri olması, bu küçük Homunculus'un peşine takılıp koşmasıydı. Fakat asıl Homunculus bir aksülamelden doğmuştu. Onun için daha anlayışlıydı. Kendisini yaratan tecrübe ona bütün pişmanlıklarını, etrafındaki imkânsızlıkların şuurunu da geçirmişki. Onun için Galathea'nın arabasının tekerleklerine çarpıp küçük şişesini kırmayı, geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. Fakat bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu. Kendi kendine bir masal uydurmuştu; ona inanıyor, hayatın efendisi olmak istiyordu. Onun için ölümün sofrası oluyordu. Büyük nehirden ayrıldıktan sonra, ilk rast geldiği çukuru dolduran bir su gibiydi. Orada her türlü arızanın, başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. İnsanoğlunun ızdırabı kadar tabii ne vardı! Şurla var olmayı, gerçekten var olmayı ödüyordu. Fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yeni baştan talihler icat ediyordu. Yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu. Hakikatte bunlar hep o varlık vehminin çocuklarıydı. Çünkü hakiki ölüm ızdırap değildi, kurtuluştu; hepsini, hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum. Aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil, kendisi. Aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın gölgelemediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. Fakat hayır, o bunu diyeceği yerde, “Mademki düşünüyorum. O hâlde varım, mademki duyuyorum, o hâlde varım, mademki harp ediyorum, o hâlde varım, mademki ızdırap çekiyorum, o hâlde varım! Sefilim varım, budalayım varım, varım, varım!” diyordu.
heart
2 kişi
∙
Okuyorumolarak işaretledi.
Interviews with Francis Bacon: The Brutality of Fact
Interviews with Francis Bacon: The Brutality of Fact
David Sylvester
116. sayfada%50 · 232 sayfa
Thames and Hudson Ltd · 232 sayfa
heart
7 kişi
∙
Okuyorumolarak işaretledi.
Kör Baykuş
Kör Baykuş
Sadık Hidayet
36. sayfada%38 · 95 sayfa
Yapı Kredi Yayınları · Çev. Behçet Necatigil · 95 sayfa
heart
6 kişi
∙