Buradaki "anlam" kategorisi de "homo clausus"un insan imgesi ile şekillenmiştir. İnsanın kendi yaşamı da dahil olmak üzere her türlü gerçeğin dil aracılığıyla onun için bir anlam ifade edebilmesi, acayip bir olgu olarak, uzun zamandır bereketli felsefi düşüncelerin nesnesi olmuştur. Ancak bu düşünceler –istisnalar hariç–, anlam sorununa kapı açabilmek için anlamın "öznesi" olarak –geleneksel felsefeye özgü bir tutumla– yalıtılmış bir insan bireyini, izole edilmiş bir monadı, mühürlenmiş bir "Ben"i koyar ve buradan hareketle belki daha yüksek bir evrensellik düzeyindeki yalıtılmış tekil insana, evrensel "ben"e ya da duruma göre genel olarak "mutlak bilince" varmaya çalışır. Sonra da, –açıkça veya değil– yalıtılmış bir monad dahi olsa her insanın kendine özgü bir anlama sahip olması gerektiği beklenir, böyle bir anlam bulunamadığında varoluşun anlamsızlığından şikâyet edilir. Fakat "anlam" kategorisi, tek bir insana ya da ondan neşet eden bir evrenselliğe dayandırılarak anlaşılamaz. Anlam olarak adlandırdığımız şeyin kurucu unsuru, şu veya bu şekilde birbirine bağımlı ve iletişim halinde olan insan çokluğudur. "Anlam" bir toplumsal kategoridir; bunun öznesi ise birbirlerine bağlı insanların çoğunluğudur. Bu insanların birbirleriyle ilişkilerinde kullandıkları işaretlerin, bunlar her ne kadar farklı insan gruplarına göre değişiklik arz etseler de, bir anlamı ve her şeyden önce ortak bir anlam vardır. Her kişi aşırıya kaçmamak kaydıyla bu anlamı bireysel olarak değiştirebilir; fakat şayet bunda aşırılığa giderse işaretlerin ve dolayısıyla da anlamlarının iletişime elverişliliğini –şimdi ya da gelecekte– kaybeder. Başkaları için nasıl bir anlam ifade ettiğinden bağımsız olarak tek bir insanın hayatında bir anlam bulmaya çalışmak da boşunadır. Zira insanın kendi yaşamının bir anlamı olduğu duygusu ile kendisinin başkaları –ve başkalarının da kendisi– için bir öneme sahip olduğu düşüncesi arasındaki ilişki, toplumsal hayatın pratiğinde oldukça açıktır.

































