Feminist düşüncenin hem tarihsel seyrine hem de toplum tarafından algılanan haline bakıldığında hareketin büyük ölçüde hukuki eşitlik talepleri etrafında şekillendiği görülmektedir. Oy hakkı, mülkiyet hakkı, eğitim hakkı gibi devletlerin kendi vatandaşlarına tanıması gereken insani haklar hala daha tartışmaya açık haldedir. Bu talepler tamamen meşrudur ve kazanımları da küçümsenemez ancak sadece hukuki eşitlikçi bir feminist bakış ataerkil tahakkümün daha derin kökllerinin görünmez kılınmasına neden olur. Sorun yasalarda değil; dilde, simgede, ekonomik süreçlerde ve kültürel hafızadadır.
Ataerkillik dediğimiz kavram insanlık tarihinin başlangıcından bu yana değişmez ya da evrensel bir yapı değildir. Gerda Lerner’ın (1986) ortaya koyduğu üzere, ataerkillik erkekler ve kadınlar tarafından inşa edilen ve tamamlanması yaklaşık 2500 yıllık bir sürecin ortaya çıkardığı üründür. Bu sürecin başlangıcı Neolitik dönemde tarımın yaygınlaşmasına dayanır.
Tarım Öncesi avcı-toplayıcı toplumlara ilişkin yanlış algılar vardır: Kadın sadece toplar ve mağarada kalırdı, erkekse aktif şekilde avlanırdı. Ancak tarihsel bağlama baktığımızda bunun oldukça yanlış ve kurduğumuz, içinde yetiştiğimiz kültürün yeniden yazıma dayandığı anlaşılmaktadır. Bunun en iyi örneklerinden birisi Peru’da silahlarıyla gömüşmüş 9000 yıllık bir kadın bedeni bulunmasıdır. Bulunan kadının yanında mızrak uçları ve bıçaklar gibi avcılık aletlerinin yanı sıra parçalanmış geyik ve deve kalıntıları da bulunmuştur. Bu bulgu ve benzer diğer bulgular, Batı biliminin egemen cinsiyetçi tarih yorumlarının ne kadar kırılgan temeller üzerine kurulduğunu göstermektedir. Yine tarım öncesi dönemde insanların kalori ihtiyacının büyük kısmını toplayıcılıktan elde edilen ürünler karşılıyordu. Et avlamak ciddi masraflı ve garanti olmayan bir yöntemdi. Alet kullanımı, strateji, cesaret ve en önemlisi zeka gerektiren avlanmayı erkeklere özgün gören tarih yazımı tesadüfi bir hata değil, ataerkil bakış açısının geçmişe yansıtılmasıdır. Zeka dediğimiz şey cinsiyete bakmayan bir olgudur. Grubun “alfası” olarak adlandırılan kişiler kadın veya erkek olabilirdi çünkü bu stratejileri kimin geliştirebildiği asıl önemli noktaydı. Bütün bunların haricinde toplayıcılığının temel geçimin kaynağını oluşturduğu bir dönemde kadının emeğinin görmezden gelinmesi ve pasif algılanması da günümüzde izlerini gördüğümüz bir şey. Christopher Boehm, Hierarchy in the Forest” (1999) adlı çalışmasında ters hiyerarşi kavramına dikkat çeker. Bu kavram, avcı-toplayıcı topluluklarda bireylerin grubu yöneten lideri kontrol etmesini ifade eder. Yani liderlik yeteneğe, iletişim kurma becerisi, stratejiye dayanır; cinsiyete değil. Liderliği iyi sergilemeyen birisi ahlak, dedikodu, alay etme, dışlama gibi sosyal edinimler yoluyla dışlanır. Kısacası sabit, kalıcı ve cinsiyete dayalı hiyerarşi o dönemde görülmez. Bu tür bir hiyerarşi tarımla birlikte artık ürünün oluşması ve bunun sonucunda ortaya çıkan mülkiyet ve yerleşik düzen ile mümkün olmuştur.
Bu ekonomik dönüşümle toplumsal cinsiyetin prototipi ortaya çıkmaya başlamıştır. Lerner (1986) kadınların üreme ve cinsel kapasitelerinin uygarlığın doğuşundan önce de metalaştırılmaya başlandığını ve neolitik dönemde tarımla birlikte kabileler arası kadın değişiminin yaygınlaştığını söyler. Bu kurulan ittifaklar hem güvenliği hem de ihtiyaç duyulan iş gücünü sağlıyordu. Erkekler kadınlar üzerinde hakka sahipti ancak kadınlar aynı şekilde erkekler üzerinde hakka sahip değillerdi. Bunun sebebi kadının çiğ, işlenmemiş, öngörülemez ve kontrol edilmesi gereken “toprak” olarak görülmesidir. Erkeklerse bu toprak üzerinde hak ve yönetime sahip olan “kültürün” ta kendisidir. Bu sembolizm kadın/doğa, erkek/kültür bakışının evrensel ve tarihsel bir gözlem değil, ataerkil tahakkümün meşrulaştırma anlatısıdır. Tarımla birlikte sadece kadın değil hayvanlar da mülkiyete dahil edildi. Kadın kapitalizmin ilk fabrikasıydı, ardından buna hayvanlar da eklendi. Carol J. Adams’ın (1990) da aktardığı gibi hem kadın hem hayvan bedeni aynı dönemde ve aynı mantıkla parçalanmaya, sahiplenilmeye ve tüketilmeye başlandı. Kadın ve hayvan bedeninin özleştirilmesi (örneğin kadınlara tavuk budu gibi denilmesi, hayvan bedenlerinin kadınsı özelliklerle pazarlanması) öznelerin varlığını ortadan kaldırarak onların üzerinde kurulan tahakkümü görünmez kılmıştır.
Bu dönemin bir diğer önemli kavramı da dindir. Tarım öncesi dönemdeki Ana Tanrıça kültlerinin zaman içinde hiyerarşik veya tek tanrılı dinlere bıraktığı görülmektedir. Bu dönüşümle birlikte dini meşrutiyet de ataerkil tahakkümün araçlarından biri haline gelmiştir. Bu süreçte kadın özne halinden nesne konumuna dönüşmüştür. Kadının kendi vardır ama adı yoktur, ona “sahip” olan erkekle tanımlanır. Pandora’nın dünyaya kötülüğü yaymasında, Havva’nın ilk günahkar olmasına düşünce örüntüsü benzerdir.
Bütün bu sürece baktığımızda açık şekilde kapitalist düzen, hayvanlar üzerinde kurulan hakimiyet ve kadın hakları ortak paydaya sahiptir. Etik feminizm hayvan sömürüsüne karşı çıkmak, ataerkil düzenin yapısal eleştirilmesi, dinlere eleştirel yaklaşılması ve kapitalist düzenin reddi üzerinden bütüncül bir perspektifle değerlendirilmelidir. Bu perspektif feminizmi yalnızca kadın hakları meselesi olarak değil, tahakkümün bütün biçimlerine karşı çıkan kapsamlı etik ve politik bir duruştur.
Kaynakça
Adams, C. J. (1990). The sexual politics of meat: A feminist-vegetarian critical theory. Continuum.
Boehm, C. (1999). Hierarchy in the forest: The evolution of egalitarian behavior. Harvard University Press.
Haider, R. ve diğerleri. (2020). Female hunters of the early Americas. Science Advances, 6(45). https://doi.org/10.1126/sciadv.abd0310
Lee, R. B. (1968). What hunters do for a living. İçinde R. B. Lee & I. DeVore (Ed.), Man the hunter (ss. 30-48). Aldine.
Lerner, G. (1986). The creation of patriarchy. Oxford University Press.
Ortner, S. B. (1972). Is female to male as nature is to culture? Feminist Studies, 1(2), 5-31.








Eline sağlık <33. Carol J. Adams’ın Etin Cinsel Politikası'nı okumak isteyenler için de çok verimli giriş yazısı olmuş.
Güzel bir yazı olmuş eline sağlık.
Özellikler avcı-toplayıcı dönemdeki yazımların çoğunun ataerkiyi destekleyen mitlerden oluştuğu gerçeği var. O dönemlerde kadınların topladığı kökler, meyveler ve yemişler kalori ihtiyacının %60 ile %80’ini karşılıyor. Özellikle Richard B. Lee ve “Ju/’hoansi” çalışmaları bunu gösteriyor. “Erkekler avlar, kadınlar pişirir” miti, hem kadını pasifize etmeye hem kadınların pasifize olmasının deterministik bir anlatısına yarıyor. Yazı için teşekkürler.