Adeptis




+15 Günümüzde hala kötülük problemi ile ilgili yazılan kitaplar kötülüğü “iyiliğin eksikliği” olarak görür. Yani temelde bir olumsuzlama olarak ifade edilir. Bu anlatıyı Yahudi hristiyan teologların inşa ettiğini net bir biçimde biliyoruz. Tabiki Hristiyan teologların Yeni Platonculardan ne denli etkilendiği çok açık. Öyle ki güncel bir kitapta (Altay Cem Meriç Kötülük Problemi) kötülük problemi ile ilgili aksiyomlar neredeyse aynı ifadeler ile geçer. Fakat müslüman filozoflara göndermelerle. Şimdi bu durum neyi gösteriyor? Bence bu durum ülkede düşünce adamı diye ortaya atılan adamların ne derece vasatın altı, ne derece meseleye kendi kafalarını hiç yormamış insanlar olduklarını açıkça gösteriyor. Geleneğe yaslanmanın dayanılmaz hafifliğiyle herkese parmak sallamak dışında düşünce dünyasına zerre katkı sağlayamazlar bunlar.
Kötülüğün bir hiçlik olduğu Dante’de bile az evvel gösterdiğim pasajda görmüşsünüzdür diye umuyorum. Şimdi bu adamlar kötülüğü uslamlamaya alıp güya tikel kötülüklerden ayırt ettiğini sanıyorlar. Halbuki Kötülük uslamlamalarla kaçınabileceğimiz bir kavram değil. Kötülük gerçek olan bir şey. Dönüp dolaşacakları yer yine belli kötülük yoktur ama kötülüğün sonuçları vardır diye ayak oyunları yapacaklar. Malesef bu ayak oyunları da Hristiyan geleneğinin en temel argümanları. Asıl utanç verici olan bu adamların İslam teologu diye ortaya atılıp Hristiyan teolojisini kullanmaları.
İblis’in hakiki varlığı, varlıktan yoksunluğu, boşunalığı ve hiçliğidir. Her günahın layık olduğu yere gömüldüğü, yeryüzünün ölü merkezinde karanlık içindedir. Cehenneme inilirken her halka, en alttaki ihanet halkasına kadar bir üsttekinden daha önemli, daha ağır günahlarla doludur; İblis, en büyük ağırlıkların buluştuğu dönen dünyanın ölü noktasında kalçalarından buza saplı halde ölü merkezdedir. Bu noktada devinim yoktur; en büyük ağırlıklar hakiki yerlerini bulmuştur ve ebedi olarak hareketsiz bir kütle halinde sıkışıktır, burada İblis bütün dünyanın ağırlığı altındadır (Cennet 29.57: “da tutti i pesi del mondo costretto”). Bu açmaz, bu yaşamsız noktanın varolmayışının, karanlığının, anlamsızlığının ve boşunalığının işaretidir.Tanrı’dan uzaklaşıp gerçek dışılığa döndüğümüzde kendi üzerimize kapandığımız gibi, cehennemin merkezi de sonsuza kadar kendi üzerine kapanmış karanlık bir kütledir, gerçeklikten bütünüyle ve sonsuza kadar kopmuştur. Bu hiçliğin simgesi olan İblis, olumsuzluk dışında hiçbir gerçek niteliğe sahip olamaz ve Dante’nin resmetmek istediği şey tam da İblis’in fayda etmeyen hareketsizliğidir.
Buradaki "anlam" kategorisi de "homo clausus"un insan imgesi ile şekillenmiştir. İnsanın kendi yaşamı da dahil olmak üzere her türlü gerçeğin dil aracılığıyla onun için bir anlam ifade edebilmesi, acayip bir olgu olarak, uzun zamandır bereketli felsefi düşüncelerin nesnesi olmuştur. Ancak bu düşünceler –istisnalar hariç–, anlam sorununa kapı açabilmek için anlamın "öznesi" olarak –geleneksel felsefeye özgü bir tutumla– yalıtılmış bir insan bireyini, izole edilmiş bir monadı, mühürlenmiş bir "Ben"i koyar ve buradan hareketle belki daha yüksek bir evrensellik düzeyindeki yalıtılmış tekil insana, evrensel "ben"e ya da duruma göre genel olarak "mutlak bilince" varmaya çalışır. Sonra da, –açıkça veya değil– yalıtılmış bir monad dahi olsa her insanın kendine özgü bir anlama sahip olması gerektiği beklenir, böyle bir anlam bulunamadığında varoluşun anlamsızlığından şikâyet edilir. Fakat "anlam" kategorisi, tek bir insana ya da ondan neşet eden bir evrenselliğe dayandırılarak anlaşılamaz. Anlam olarak adlandırdığımız şeyin kurucu unsuru, şu veya bu şekilde birbirine bağımlı ve iletişim halinde olan insan çokluğudur. "Anlam" bir toplumsal kategoridir; bunun öznesi ise birbirlerine bağlı insanların çoğunluğudur. Bu insanların birbirleriyle ilişkilerinde kullandıkları işaretlerin, bunlar her ne kadar farklı insan gruplarına göre değişiklik arz etseler de, bir anlamı ve her şeyden önce ortak bir anlam vardır. Her kişi aşırıya kaçmamak kaydıyla bu anlamı bireysel olarak değiştirebilir; fakat şayet bunda aşırılığa giderse işaretlerin ve dolayısıyla da anlamlarının iletişime elverişliliğini –şimdi ya da gelecekte– kaybeder. Başkaları için nasıl bir anlam ifade ettiğinden bağımsız olarak tek bir insanın hayatında bir anlam bulmaya çalışmak da boşunadır. Zira insanın kendi yaşamının bir anlamı olduğu duygusu ile kendisinin başkaları –ve başkalarının da kendisi– için bir öneme sahip olduğu düşüncesi arasındaki ilişki, toplumsal hayatın pratiğinde oldukça açıktır.
Sonra diyorlar niye Türkiyede Belgesel filan çekilmiyor niçin tarihimizi dünyaya anlatamıyoruz. Adam Göbeklitepe videosu çekebilmek için videonun içine en 5 dakika deprem sonrası tokilerin nasıl hızlıca yapıldığını sokuşturmuş.
Yani adama tam bu ne be amerikan dublaj gibi olmuş diyecektim ki meğer bizimkiler iş başında. Bir anda Karahantepedeki fallustan tokiye geçiş efsane.


















