





Bir görsel çok etkiledi ve bu görselle beraber aklıma bir fikir geldi; Mekan ve duvarlar, insanın kendini ait hissedeceği ve gerçekten tüketeceği bir şey olsaydı,
insanlar yine şehir planlamasına, mimariye ve binalara bu kadar ilgisiz
olur muydu? Ellerine alıp kurcalayacakları bir yapı olsaydı, bu yapıyı mikro ölçekte kontrol edip değiştirebiliyor olsalardı; yine de ilgisiz olurlar mıydı?
Burada bu parçayı hafif fraktal ve biomorfik görünüşünden dolayı organik katmanlı yapı olarak gördüm, organik ve mikro ölçekte bir parça olduğu için insan tarafından daha iyi algılanan bir parça olduğunu düşündüm. Mekan üzerine düşünüp
sosyodinamik yapıları göz önünde bulundurabilirler mi?
Birey o an bu devasa yapıların gökten inme dogmalar olmadığını, değiştirilebilir
rasyonel kütleler olduğunu fark edebilir mi?
Yona Friedman’ın, mimarinin insanın elinde şekillenen esnek ve organik bir altyapı
olması gerektiğini savunur. İnsan, binanın o pürüzsüz kabuğunu soyup altındaki
kesit anatomisini eline aldığında, mekanın o ezici otoritesini zihninde yıkar.
Bu haptik temas, “Neden başka türlü inşa edilmiyor?” sorusuna yol açar ve bireyin özellikle kamusal alanlarda mekana olan duyarlılığın kalitesini arttırmaya başlamasına sebep olur.
Aslında haptik ve katılımcı bakış, medyada veyahut insanlar arasında yaygınlaştırılması gereken bir bilinç. Konutlara ve şehir planlamasına önem vermek; yaşam kalitesine doğrudan etki eden bir davranış ayarları iyileştirme adımı. Etrafındaki çevreye yabancılaşmadan kurtulmak, mikrodan- makroya yani komuniteden şehir hayatına adapte olmak, etkiyen bir birey hissine sahip olmak bu organik şehir sisteminden geçiyor.
It’s Organic!
Toplumun talebi ve geri dönüşleri kadar gelişme gösterilen, üretim yapılan bir dünyada; bireylerin kendi çevresine ve estetiğe önem vermesi yabancılaşmanın azalmasında önemli bir rol oynayacaktır. Yani evet, masanın başında çizimi yapan, kararı veren mimar ya da şehir plancısıdır ama markette bunu talep eden, bu estetiği ve katılımı bekleyen bir tüketici yoksa, davranış sahneleri kuru betonlar arasında kurulur. Neticesinde sektör, toplumun taleplerine göre şekillenir.
Tarih, insanın bu haptik müdahaleyle mekanı nasıl özgürleştirip üzerinde egemen olabildiğinin kanıtlarıyla dolu, örneğin Roma yıkıldığında halkın Arles Amfitiyatrosu’nu işgal ederek içine yüzlerce ev ve kilise kurması, monolitik bir otorite kalıntısının mikro ölçekli organik bir mahalleye dönüşebileceğini gösterir.
Benzer olarak kentsel esnekliğin zirvesi olan modern çok amaçlı stadyumlar,
haftada bir gün tüketilen gri birer kentsel boşluk olmak yerine halkın günlük
üretimine açıldığında, o kuru beton sahneleri yaşayan birer müşterek alana dönüştürür. Gibi gibi örneklerle insan mekanla interaktif bir duruma evrilir, bununla beraber kolektivite de artar.
New Babylon – Arte Útil
New babylon’un Modernizm ve agresif yapı eleştirisi. Sanırım böyle bir oyun alanında oynamak istemezdiniz; projenin yaklaşımı insanı motive etmekten uzak ve samimi hissettirmeyen düzen inşaasıyla beraber insan beyninin bu şekillendirmeyle ezildiğini ve aktif tasarımcı olmaktan çıktığını söylüyor. Dünya ve mekan bizim
playground’ımız ise, yetişkinlerin çevresi daha az samimiyet mi içermeli? Bu o gri düzenin çıplak hali ve bizimle yüzleşiyor.























