Mühim olan okumak değildir, önemli olan yeniden okumaktır.
Jorge Luis Borges
Bir hakikat şehidi ya da dürüstlük timsali olarak Meursault, hiç şüphesiz XX. yüzyılın en çarpıcı roman karakteri olarak kabul edilebilir. Albert Camus, bu romanını yayımlayana kadar pek tanınmış bir yazar değildi. Eser Paris’in Naziler tarafından işgali sırasında basılmış ve edebiyat dünyasına bomba gibi düşmüş desek abartmış sayılmayız. Camus’un eseriyle ilgili ifadeleri ilgi çekicidir. Kahramanını “yalan söylemeyi reddeden, oyun oynamayı kabul etmeyen biri” olarak yorumlar.[1] Hakikaten romanı ilk okuduğum zamanlar ben de bizzat romanın kahramanın dünyaya karşı kayıtsızlığına hayran kalmıştım. Hiç kuşkusuz Meursault ’un dünyayı umursamaz tavrı ilk gençlik yıllarında okuyan benim gibi birine felsefi bir kibir de bırakmış olabilirdi. Romanı yeniden yorumlama gereğini yalnızca entelektüel bir merak olarak değil bir okur olarak eserin bana bıraktığı tesiri yıkmayı hedeflemek için uygun görüyorum. İnanmadığım hiçbir eseri çözümleme gereği duymadım. Evet, ben yazarına inanmadığım bir kitabı çözümleyemem. Bunu bir yöntem olarak değil varoluşsal bir hal olarak görüyorum. Düşünmek, ya da -haddi aşarak ifade edecek olursam- felsefe yapmak benim için bir zorunluluktan başka bir şey değil.
İki büyük Dünya Savaşı sonrası entelektüeller arasında rağbet gören-benim birey miti olarak iddia edeceğim- bir ideolojinin günümüze damga vurduğunu düşünüyorum. Bilhassa II. Dünya savaşı sırasında yükselen totaliter ideolojiler Hannah Arent’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı eserinde ifşa edildi ve şöyle bir fikir peyda oldu: Birey toplum karşısında güçsüzdür ve toplum mutlak surette kötüdür. Bu düşünce elbette ne Arent’e aitti ne de bir başkasına ama bugün kendilik ideolojisi insanların hiç sorgulamadan kabul ettiği bir varsayıma dönüştü. Kendini dünyanın merkezine koymuş birey karşısında toplum mutlak kötülüğü temsil ediyordu. Son zamanlarda Nihilist Penguen viralinin ve onun muadili birçok memin dolaşımda olmasının sebebi zannımca bu kendilik ideolojisidir. Popüler kültürdeki bu izole ve toplum dışı kayıtsız birey figürü aslında köklerini çok daha yapısal ve radikal bir felsefi savunmadan alır. Bu ideolojinin en bilinen savunucusu Ayn Rand, Hayatın Kaynağı romanının girişinde şunları söyler: Ötekiler beni hiç ilgilendirmez; ihanet ettikleri ne ben ne de Hayatın Kaynağı’dır, onlar kendi ruhlarına ihanet etmektedirler.[2] Burada Rand’ın fikirlerini tartışmaya almayacağım. Bilhassa kitabın yazıldığı ve hatta Türkçeye çevrildiği dönem dikkate değerdir. O, birey karşısında her zaman katı bir kolektiviteyi görmüş ve ikisinden birine tercih etmeye okuru zorlamıştır. Bu eser, neoliberal dönemin getirdiği tüketim öznesi bireyin kutsanmasından bahsetmesi açısından önemlidir. Yine Otomatik Portakal, 1984, Dönüşüm, bu tarz romanların hepsinin ortak bir özelliği vardır ki birey toplum karşısında ezilmiştir. Bu sadece edebiyatta değil sinemada da gerek çekim açıları olarak -yakın plan çekim ve kahramanın duygularının ön plana taşması- gerekse senaryoların fikri alt yapısı olarak birey adeta dünyanın merkezine konmuştur. Bu birey, toplum karşıtıdır. Yolundan dönmez ve bu yolu kutsayan bir tavıra sahiptir. Kahramanların patolojik tipler olması tesadüf değildir. Lukacs[3] erken bir zamanda bu durumu fark etmişti. Eserinde yenilikçi akımın ideolojisini perspektifsiz, tarih dışı, bireyin iç dünyasının potansiyelini kullanarak insanın en temel gerçekliği olan politik veya sosyal yaratık olması halini görmezden gelen bu akımı edebiyata ihanet etmekle suçlamıştı. Hiç kuşkusuz Lukacs’ın bu toplumcu gerçekçi analizi de ideolojikti ama eleştirileri yersiz değildir. İnsan yeryüzüne fırlatılmış ve diğer insanlarla bir iletişim kuramazdı. Bu durum sosyal ekonomik şartların değil ontolojik bir gerçek olarak görülüyordu. Bu tür insanın edebiyatta karşılığı patolojik karakterler olması tesadüf değildir hatta böyle olmak zorundadır. Eğer insanı çevresinden yalıtılmış bir biçimde anlatırsanız karşılaşacağınız şey zihninin potansiyelinin tahakkümünde kalan patolojik öznedir. Bu denemede Camus’un Yabancı romanını bahsettiğim birey miti ideolojisi perspektifinde nasıl inşa ettiğini ve yazarın Absürt felsefesinin bir çözümlemesini yapmaya kalkışacağım.
Camus’un bu eserinde okura yaptığı etki muazzamdır. Meursault romanın başında annesinin ölümünü bile umursamaz tavrıyla adeta toplum-dışı bir tiptir.[4] Camus, Meursault’u oyunu oynamayı reddeden adam diye ifade eder. [5] Daha romanın başındaki anne kelimesi Türkçeye ve birçok dile çeviride sorun yaratmıştır. Bazıları anacağım diye bazıları anne diye bazıları ise annem diye çevirdiler bu ilk cümleyi. Romanı algılamamız açısından bu açılış cümlesi son derece mühim. Sartre’ının[6] de belirttiği gibi Meursault Fransızca ’da bir çocuğun sesleneceği biçimde Maman (Anneciğim) kelimesini kullanmıştır. Tuhaf bir biçimde kahraman annesinin ölümünü umursamazken böyle bir ifade kullanması sadece bir çeviri problemi değildir. Romanın benim açımdan çözümlenmesinde çok önemli bir yere sahiptir bu başlangıç. Meursault ’un adeta bir çocuğun zihnine benzer ifadeler kullanması onu romanın daha ilk cümlelerinde ele verir. Bu meseleye sonradan değineceğim fakat romanı okuyanlardaki hemen hemen ilk izlenim yazarın nasıl oluyor da bu denli etkili olabildiğidir. Kahraman ilk etapta son derece kendine karşı dürüst ve dünyaya karşı kayıtsız bir tavra sahiptir ve bu, okurda derin bir etki yaratır. Sartre, Yabancının Açıklaması adlı makalesinde Camus’un üslubunda önemli ayrımlara dikkat çeker. Bir kere Camus’un Yabancısı açıklayıcı bir roman değildir. O, roman boyunca sadece betimleme yapmıştır. İkinci önemli teknik ise cümlelerin kısa ve birbirleriyle bağlantısız olmasıdır. Yani Camus adeta yeryüzüne fırlatılmış kahramanı Meursault ’un cümlelerini birbirleriyle bağlantılandırmadan inşa etmiştir. Bu bakımdan Piaget’in Çocukların Gözünden Dünya eserindeki çalışmalarındaki çocuk zihninin benzerliğine dikkat çekmek istiyorum. Romanda çünkü, bu yüzden, dolayısıyla, sonrasında, ondan sonra gibi kelimeler çok nadir kullanılmıştır. Kullanılan yerler de özellikle absürdü ortaya çıkaracak unsurlar olmuştur. Sartre romanın her bir cümlesini bir ada olarak aktarır. Ve biz cümleden cümleye, hiçlikten hiçliğe sıçrar dururuz. Camus nedenselliği yok ederek karakterinin yabancılığını bu gibi tekniklerle kurar. Romanda nedenselliğin yok sayılması önemli bir noktadır. Meursault, cinayetin sebebi olarak güneşi göstermeye çalışması boşuna değildir. Piaget, çocukların doğa yasaları ile ahlaki kuralları birbirine karıştırdığını (pre-causality) belirtir. Çocuk için güneşin doğması “insanlar uyansın diyedir”.[7] Meursault’nun cinayeti güneşin yakıcılığına bağlaması, Piaget’nin çocuklarda gördüğü fiziksel nedensellik ile ahlaki nedenin birbirine girmesi durumunun tipik bir örneğidir. Çünkü ona göre yaşamın anlamsız olduğu bir yerde kimse tasarlayarak cinayet işlemez. Bu bakımdan Meursault ile Raskolnikov arasında ciddi bir fark vardır. Meursault asla pişman olmayacaktır.
Toplumsallıktan arınmış bu karakterin cümleleri, kültürel angajmanları olabildiğine redderek ifade bulur. Biz onun yazdıklarını okurken adeta bir düğünde halay çeken insanların eylemlerini müzik olmaksızın izliyormuş gibi izleriz. Yazarın bu filtresi, olan bitenin bize absürt gözükmesine neden olur. Absürtlük romanın en temel yapı taşıdır. Camus, romanının hemen ardından meşhur felsefi eseri Sisifos Söyleni’ni yayımladı. Bu eserinde saçma duygusu ve saçma kavramı ayrımını yapar. Kitap adeta romanın bir açımlanmasıdır. Saçma duygusu önemli değildir mühim olan tüm bu saçmalığı görüp kabullenmek ve buna rağmen yaşama devam etmektir. Bu bakımdan absürt felsefe bir başkaldırma etiğine dönüşür. Nitekim romanın sonu bir başkaldırma ile biter. Roman işte tam da bu sebeple iki bölüme ayrılmıştır. İlk bölümde biz kahramanın absürt duygusuna şahit oluruz. Kullanılan teknik Roland Barthes’in Yazının Sıfır Derecesindeki ak yazıdır. Toplumsal angajmanlardan olabildiğine arınmış görünmektedir. Yani Camus’un iddia ettiği gibi kahramanımız yalan söylemeksizin bir sahte objektif anlatı yaratmaya çalışır. Bu bakımdan Camus’un, “Yalan söylemek yalnızca doğru olmayanı söylemek değildir. Aynı zamanda ve özellikle gerçek olandan fazlasını söylemek ve insan kalbi söz konusu olduğunda, gerçekte hissedilenden fazlasını söylemektir” ifadesi romanın temel iddialarından biridir. Zira toplum ona göre “Annesinin cenazesinde ağlamayan birini mahkûm edecektir”.[8] Onun bu dürüstlük iddiası esasında doğru değil. Bize dürüst görünen kahramanını gerçekte toplumsal angajmanlardan kopararak yeni bir filtre ile yeniden kurar. Bu filtre benim birey miti ya da kendilik ideolojisi dediğim fikre dayanır. Dünya anlamsız ve saçma ise Camus’un kahramanının yapacağı her bir eylemin diğerinden bir farkı, değeri ve anlamı yoktur. Yani eylemler ahlaki olmaktan arınıp bir otomatın hareketine evrilir. Bu otomatlaşma hali, tesadüfi bir hiçlik değil tam da giriş bölümünde bahsettiğimiz toplum karşısında kendini merkeze alan ve ötekini hiçe sayan modern kendilik ideolojisinin pratik ve tehlikeli bir tezahürüdür. Bu bakımdan romanın sonuna kadar kahraman için hiçbir şey fark etmezmiş gibi görünür. Peki gerçekte öyle midir? Kahramanımız gerçekte dürüst müdür? Hayır. Zira Meursault, Raymond için yalan yere ifade verebilir. Ama yine de bunların bir önemi yoktur. Yalan söylemek veya söylememek Meursault için önemli değildir. Onun olabildiğine sessiz olması, o mırıltılı konuşması hissetmediği şeyler hakkında konuşmamasını göstermek için gibidir.
Romanın birinci bölümünde kahramanımız dünyayı umursamaz. Yazar bilhassa yargısız bir dil kullanır. Bir istek hariç- Paris’te çalışması için patronunun yaptığı teklif– neredeyse kendisinden istenen her şeyi yapar. Adeta bir Yes Men’dir. Onun bu pasifliği bilinçli bir şekilde inşa edilmiştir. Meursault son derece dürtüseldir. Camus onu kasıtlı bir biçimde bilinçsiz bir otomat gibi kurgulamıştır. Annesinin cenazesine katılır. Sıcaktan şikayetçidir. Annesinin tabutunun başında sütlü kahvesini içmekten geri durmaz. Kimseyi doğru düzgün dinlemez. Evlilik teklifi mühim değildir. Polise yalan ifade verebilir. Raymond, metresine şiddet uygularken umursamaz. Romanda kurgulanan çevre bir dekordan öteye gitmez. Öyle ki çoğu okuyan romanın geçtiği yerin Cezayir olduğunu bile bilmez. Bilhassa romandaki bütün Araplar isimsizdir. Sadece öldürülen Arap değil. Onlar isimsiz sadece birer Arap’tır. Bu isimsizlik, yalnızca Meursault ’un absürt kayıtsızlığının bir ürünü değil aynı zamanda metnin sonunda detaylandıracağımız üzere Fransız sömürgeci aklının ötekini silikleştirme politikasının da edebi bir tezahürüdür. Geri kalan Fransızlar ise dışarıdan görüldükleri gibi aktarılan birer nesne gibidirler. İçselliklerinden arınmışlardır çünkü kahramanımız bir insanın içtenliğini bilemez. Çünkü kendi içine de bakamaz. Hatta kitabın 28. sayfasında Meursault aynada kendi yansımasını görmez. Burası çözümlememiz açısından son derece mühim bir nokta. Aynada kendini görememek ne demektir? Meursault esasında Solomon’un da ifade ettiği gibi yansıma öncesindeki bir bilinçtedir.[9] Kahramanımız birinci bölümde absürt duygusunun içindedir. Dünyada birtakım rutinler olurken onları uzaktan seyreder. –Bu arada kendi de bu rutinleri kayıtsız bir biçimde yapar- Fakat bu seyri eleştirel değildir olduğu gibi bakar dünyaya. Meursault görmez sadece bakar. Onun eylemleri birer fiil değildir. Bir cismin bir yere hareketi gibidir. Kız arkadaşını cinsel olarak ister ama ona aşk duymaz. Onun sıkıldığını görür ama kırıldığını anlamaz.[10] Peki neden? Robert C. Solomon’a göre Meursault’a dürüst diyemeyiz. Çünkü bir insana dürüst diyebilmemiz için o kişinin bazı şeyleri kendisine göre etik olmalıdır. Yani öncelikle Meursault ‘un yargıları olmalıdır. Meursault için hiçbir şey fark etmiyorsa nasıl Camus onu dürüst olarak görür? Ayrıca madem tüm eylemler aynı değere sahipse yargıçların onu hapse atması neden haksızlık olsun? Solomon’un da dikkatini çektiği gibi Camus romanda bilhassa yargılayıcı cümleler kurmamıştır. Zira Meursault eğer bir yargıya sahip olursa onun bahsettiğim bilinçsizliğine zarar verebilirdi. Öyleyse onun duyguları yoktur çünkü yargıları yoktur. Duygular ile duyumlar-dürtüler arasındaki temel fark yargılara sahiplik ile ilgilidir. Meursault bu yüzden aynada yansımaz, nadiren konuşur ama düşünmez. Düşünmek için refleksiyon gerekir oysa Meursault sadece hatırlar. Düşüncelere sahiptir ama bu onun düşündüğü anlamına gelmez. Tüm bu sebeplerden dolayı Solomon onu yansıma öncesi bilince sahip olmakla temellendirir. Piaget’ye göre de bir çocuk yaklaşık 7 yaşına kadar kendi düşünceleri üzerine düşünmez (yansıma yapmaz); dünyayı bir “içerik” olarak yaşar.[11] Meursault’nun aynada kendi yansımasını görmemesi veya bir öz-imgeye sahip olmaması, Piaget’nin belirttiği gibi henüz tamamlanmamış ayna evresi veya sosyalleşmemiş benlik durumuna işaret eder. Fakat sorun şudur ki yorum olmadan bir insan deneyimlerini oturup yazamaz. Bu da yazarın çelişkilerinden biridir. Dikkat edilirse Meursault romanın bazı yerlerinde olan bitenleri tam olarak aktarmaz. Zaman kaymaları yapar. Hatta kullandığı geçmiş zaman kipi bile Türkçe’de olmayan bir zaman kipidir. Fransız edebiyat geleneğinde roman anlatımı için standart olarak Passé Simple (Belirli Geçmiş Zaman) kullanılır. Camus, bu kuralı yıkarak normalde günlük konuşma dili olan Passé Composé ile romanını kaleme almıştır. Jean-Paul Sartre’ın analizine göre, Passé Simple süreklilik ve akış sağlarken, Passé Composé eylemi dondurur ve onu bir nesne gibi âtıl hale getirir. Bu sayede romandaki her cümle, bir öncekinden ve sonrakinden kopuk, kendi içine kapalı birer ada veya zaman atomu niteliği kazanır. Aktardığı bilgileri ne zaman yazmıştır? Bugün annem öldü dediğinde nerededir? Hapishanede mi? Yoksa o gün mü yazmıştır? İnsanları ya dinlememiştir ya da önemli gördüğü yerleri aktarmıştır. Bu yüzden aktarılanlar adeta bir neopaganın filtresinden geçmiş gibidir. Bu bakımdan roman boyunca eylemlerinin birbirinden farkını göremez. Adeta bir çocuğun dünyayı algılamasına benzer bir biçimde eylemlerini yorumlar. Onun kendisi ile ilgili ilk defa bir fikre sahip olduğu yer mahkeme salonudur. Kendisinin suçlu olduğunun farkına vardığı –ironik bir biçimde– bir Arap’ı öldürmesi değildir. Toplum onu sadece Meursault olduğu için öyle olduğu için suçlar. Bu bakımdan kendisinin farkına varması burada başlar. Burada önemli bir noktaya daha değinmek istiyorum. Meursault’un adeta bir çocuk zihnine sahip olduğuna değinmiştik. Onun cümleleri, Piaget’nin çocuklarda gözlemlediği, olayların mantıksal bağlar olmadan arka arkaya dizilmesi olan yan yana getirme (juxtaposition) özelliğiyle birebir örtüşür. Meursault, toplumun beklediği diplomatik yalanları veya duygusal gösterileri (annesinin cenazesinde ağlamak gibi) yerine getirmez çünkü o anki duyumsal gerçeği neyse sadece onu söyler. Ancak Camus’un saf bir dürüstlük ve başkaldırı olarak yücelttiği bu çocuksu durum aslında modern birey mitinin en büyük yanılgısını ifşa eder: Başkasını gözetmeyen, eylemlerinin sorumluluğunu alamayan bir narsisizmi sahte bir özgürlük ideali gibi sunmak. Bu tavır, Piaget’nin tanımladığı dinleyici kaygısı gütmeyen benmerkezci dilin yetişkin dünyasındaki yansımasıdır. Rene Gerard’ın suç işleyen çocuk adlı tanımlaması bu bakımdan önemlidir[12]. Zira Meursault esasında bir Arap’ı öldürmese kimsenin umurunda değildir. Fakat yazar okura tuzak kurarak onu mahkemeye çıkarıp şehit haline getirir. Girard bu durumu crimen ex machina (kurgusal suç hilesi) kavramı olarak aktarır. Camus, Meursault’u modern Mesih olarak görüyordu. Ya da Modern bir Prens Mişkin mi deseydik? Bu bakımdan Camus’un sonraki eseri Düşüş ’ün konu itibariyle Yabancı’nın bir özeleştirisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira toplum tarafından umursanmayan çocuk bir suç işleyerek dikkat çekmek ister. Gerçekten de Camus’un Yabancı eserine kadar pek fazla tanınmadığını söylersek yanılmış olmayız. Yani Meursault’un Paris’e gitmeyi istememesi de oyuna dahildir. Böylece çocuk suçlu, kendisini suça sürüklenmiş bir mağdur yapar. Düşüş romanında ise sırf hakimlere olan nefretinden dolayı suçluları savunduğunu itiraf eden bir kahramanı görürüz. Meursault’da yargıçlar kötü ve sanık masum iken, Clamence karakteri üzerinden Camus, bu cömert avukat tavrının aslında gizli bir kibir ve kendini haklı çıkarma çabası olduğunu ifşa eder. Eleştirilerden kaçınmak için özeleştiri yapan Camus böylece toplumdışı kahramanlığı ile Birey mitini yeniden inşa eder. Böylece dünyayı umursamazmış gibi görünen bilinçsiz çocuk kahramanımız, romanın sonunda istediğini alır: Kafası kesilecekken orada toplananların ondan nefret ettiğini görmek… Böylece içinde bulunduğu yalnızlıktan –burası mühim- bir nebze olsun kurtulacaktır. Dünyayı umursamayan kahramanımız romanın sonunda dünyanın ondan nefret etmesini bekleyerek mağruru oynar. Bu yalnızlığı önemli bir noktadır. Alpay’ın akreditasyon kavramı bağlamında bu son arzu, bireyin kendi benlik algısı ile ötekinin ona biçtiği değer arasındaki mesafeyi, negatif de olsa, kapatma girişimidir. Meursault, toplumun sahte sevgisiyle akredite olamayan içerik halindeki varlığını, halkın gerçek hıncıyla bir biçime kavuşturarak mutlak yabancılığından ve ontolojik yalnızlığından sıyrılmayı, ötekinin yargısında nihayet somut bir özne olmayı hedefler.[13]
Romanın ikinci bölümünü tersine bir mağara alegorisi olarak okuyabiliriz. Kahramanımız artık duyum elde edeceği dünyadan koparılmıştır. Mahkeme sırasında hala kendisini tramvayda seyredilen biri olarak görür. Fakat o esnada bir yerde insanların ondan nefret ettiğini ilk defa hisseder. Suçlu olduğunu ilk defa burada anlar fakat bu suçluluk onun gerçekte işlediği suçtan kaynaklı değildir.
”bütün bu insanların benden ne kadar nefret ettiklerini hissetmiştim ve yıllardan beri ilk defa olarak içimde, aptalca bir ağlama arzusu uyandı, çünkü bütün bu insanların benden ne kadar nefret ettiklerini hissetmiştim”[14]
Hapiste duyumlardan mahrum kahramanımız artık hatırlamak zorundadır. Hayal etmek ilk aşamadır.
“bir tek gün dışarıda yaşamış olan bir kimse, hiç zahmetsiz yüz sene hapiste kalabilir; canının sıkılmaması için yeter derecede anıya sahip olmuştur artık”
İlk defa burada yansımasını görür.
“Günün birinde gardiyan bana, beş aydır hapiste olduğumu söylediğinde… teneke leğenimin içine baktım. Bana öyle geldi ki, ben hayalime gülümsemeye çalışırken, o ciddi duruyordu”
Yemek tenekesini ayna yaparak parlatır ve yüzünü düşündüğü gibi görmediğini fark eder. Kendi sesini ilk kez keşfeder. Burada insanın kendisini inşa etmesi için ötekinin bakışının son derece önemli olduğunu görürüz. Bu bakımdan kendi yansımasını görmesi ince bir detaydır. Savcının onun içine bakıp ruhunu görememesi bundandır. Romanın bu bölümünde kahramanımızın ölüm hakkında düşünme süreci başlar. Çok geçmeden papazla tartışmasına şahit oluruz. O artık öfke duygusuna sahip biridir. Karşısındakini dinleyen anlayan biridir. Bu bakımdan artık absürt duygusundan absürt kavramına ulaşmıştır. Burada Judit Butler’in[15] şu ifadesini aktarmadan geçemeyeceğim: Suçluluk duygusu özne olmayı mümkün kılar. Eylemlerimiz üzerine düşünmemizi sağlayan ötekilerin yargılarıdır. Bu bakımdan bizi tam anlamıyla özne yapan ötekilerdir. Dolayısıyla roman yabancı olan Meursault’tan Dışlanmış Meursault’a dönüşümün anlatısıdır
Burada son olarak Absürt felsefenin çıkmazlarından birkaçına değinmek istiyorum. Meursault romanın sonunda evrenin kayıtsız tatlılığına kendini bırakır. Fakat burada not düşülmesi gereken nokta evrene atfedilen niteliklerin insani olmasıdır. Absürt, insan aklının tayin ettiği anlamların boşluğundan peyda olurken evrenin kayıtsızlığı karşısında kendi anlamsızlığını kabul etmesiyle ortaya saçılır. Oysa anlam denilen şey içsel bir durum. İnsanın en değer verdiği şeyler çoğunlukla en zayıf ya da en kırılgan şeyleridir. Zaten onu anlamlı yapan da bu irrasyonelliktir. İnsan, hakkında bilgi sahibi olduğu şeylerle ilgili anlam inşa etmez. Bir şey hakkında açıklama varsa onun anlamına gerek yoktur. Bu bakımdan Absürt felsefe, anlamsızlığı bir tür anlam olarak inşa eder. Bir başka yanılgı: parça-bütün hatasıdır. Makro anlamda evrendeki büyük kayıtsızlığı mikroya indirgemek mantıksızdır. Yani bir otomobil hızlı gittiği için tekerleri hızlı dönmez, tekerleri hızlı döndüğü için hızlı gider. Bu bakımdan insanın kendi anlamını evrenin uzak bir köşesinden inşa etmeye çalışması mantıksızdır. Roman boyunca Meursault, dışarda olan biten rutinleri bize anlamsız olarak gösterir. Rutin dışarıdan bakıldığında anlamsız hatta absürt görünebilir. Bu çok bilinen bir numaradır. Edebiyat tarihinde Gulluver bunun en tipik örneğidir. Söz gelimi tramvaydan çıkan gençlerin sloganlarını gençlerin gözünden değil Meursault’un o uzak, sözde objektifinden görürüz ve evet! İşte bu saçma deriz. Fakat yine de Camus için insanın yalnızlığı ontolojiktir. Sistematik değil. Dünyadan bir yankı beklemeyen absürt kahraman, dünyayı antropomorfik gördüğünün farkında değildir. Böylece beklentisi bizzat onu hüsrana sürükler. Yine farz edelim ki dünya tamamen akılla kavranabilsin. Bu durumda insana anlam yaratacağı bir alan kalmayacaktır. Romanda her yerin olabildiğine aydınlık olması Camus’un anlamsızlık filtresinin bir ürünüdür. Her şey Meursault’un gördüğü gibi apaydınlıktır. Oysa Meursault ’un absürt kavramına ulaştığı yer aydınlık bir yer değil karanlık hapishane köşesidir. Camus’un roman boyunca oynadığı oyun okuyucuda perspektifsiz bir dünya görüşü hissine sebep olur. Kahraman dünyaya atılmıştır ve ne yapacağının hiçbir önemi yoktur. Bir Arap’ı öldürmekle bir nesne yerinden kaldırılmış gibi olur. Böylece cinayetin sorumluluğunu üstlenmemeyi oryantalist bir bakış olarak görmemek elde değil.[16] Camus’un evrensel insan modeli nihayetinde Fransız’dır ve suçlarının bedelini ödemeyi, evrenin saçmalığına sığınarak kaçınmaktadır. O yaşamı boyunca Cezayir’in Fransa’dan ayrılmasına karşıdır. Evet Fransa’yı eleştirir fakat sadece o kadar. Böylece Camus’un felsefesinin en temel noksanlığı ortaya çıkar: Etik. Sırf toplum, toplum olduğu için kötüdür. Toplum daima totaliter ve bireyi tahakküme zorlayan ve onun nefes almasına dahi izin vermeyen bir karabasandır. Böylece birey sadece birey olduğu için masumdur. Sadece zayıf olduğu için masumdur. Onun başkaldırı etiği Veba romanında daha tutarlı biçimde gösterilecektir. Fakat Otomatik Portakal’ın Alex’i gibi tıpkı Meursault sorumluluğu kabul etmez ve vicdan azabı duymaz. Buradaki temel hatalardan biri de toplumun gerçekten bizi umursadığı varsayımıdır. Nitekim romandaki cinayet işlenmese belki ölene kadar Meursault öylece yaşayıp giderdi, kim bilir.
KAYNAKLAR
Albert Camus- Yabancı
Ayn Rand, Hayatın Kaynağı, Pegasus Yayınları
Edward Said, Kültür ve Emperyalizm
Hannah Arent’in Kötülüğün Sıradanlığı
Jean Piaget (2013). Çocuğun Gözüyle Dünya (İsmail Yerguz, Çev.). Ankara: Dost Kitabevi Yayınları
Jean Paul Sartre- Yabancının Açıklaması
Robert Solomon- L’Étranger and the Truth
Roland Barthes -Yazının Sıfır Derecesi
Rene Girard- Camus’s Stranger Retried
Svend Brikmann- Hayata Nereden Bakmalıyız?
György Lukács, Çağdaş Gerçekliğin Anlamı
[1] Robert C. Solomon, “Camus’s L’Étranger and the Problem of Absurdity,” Inquiry 15 (1972): 222-240.
[2] Ayn Rand, Hayatın Kaynağı, Pegasus Yayınları, s.16
[3] György Lukács, Çağdaş Gerçekliğin Anlamı, s.21-32, 5.basım
[4] Albert Camus, Yabancı, s.11 çev. Ayça Sezen
[5] Rene Girard, Camus’s Stranger Retried s.519
[6] Jean Paul Sartre, Yabancının Açıklanması s.97 Birinci Baskı
[7] Piaget, Jean. (2013). Çocuğun Gözüyle Dünya (İsmail Yerguz, Çev.). Ankara: Dost Kitabevi Yayınları
[8] Rene Girard, Camus’s Stranger Retried
[9] Robert C Solomon, L’Étranger and the Truth
[10] Robert C Solomon, L’Étranger and the Truth
[11] Piaget, Jean. (2013). Çocuğun Gözüyle Dünya (İsmail Yerguz, Çev.). Ankara: Dost Kitabevi Yayınları
[12] Rene Girard, Camus’s Stranger Retried
[13]youtube.com/watch?list=TLGG6ymwa7DrMbgwNzAzMjAyNg&v=DiaUF20uHOI&embeds_referring_euri=https%3A%2F%2Fnotebooklm.google.com%2F (07.03.2026)
[14] Albert Camus- Yabancı. s.83
[15] Svend Brikmann- Hayata Nereden Bakmalıyız? s.66
[16] Edward Said, Kültür ve Emperyalizm s.160








Çok nitelikli bir makale olmuş, çok teşekkürler. Ben de sürekli ışığın yansımasından, aydınlıktan ve güneşten şikayetçi olmasının bir sebebi olabilir mi diye düşünmüştüm açıkcası…
Rica ederim.