...bir piyes için ‘dekor’ ne ise, bir roman için de “ tasvir” odur. Anlatı için böyle bir ağırlığa ve öneme sahip olan tasvirin, romancı tarafından yerinde ve yeterince uygulanması gerekir. Tasvirde abartı, romanı güçlendirmez; tam tersine zayıflatır. Çünkü abartılı tasvir, okuyucunun ilgisini, bir anlamda resme değil, çerçeveye çeker, onu edilgen kılar; dolayısiyle okuyucu-eser bütünleşmesi beklenen düzeyde gerçekleşmez.
Adeptis




+16 Kültürü sanki özerk bir varlıkmış gibi tanımlıyor, sonra da iki kültür arasında bir evlilik öneriyordu Peyami Safa. Türkiye Doğu'nun manevi iklimini, Şark'ın ruhsal cevherini kaybetmeden Batı medeniyetine dahil olmalı, "makine medeniyeti"ni kendine has bir "spiritüel mukavemet"le dengelemeliydi. Doğu Batı'ya zengin bir ruh, Batı Doğu'ya maddeyi zekâ emrinde kullanmanın sırrını verecekti. Türkiye "modern"le "mistik"in, akıl"la "inanç"ın, "madde"yle "mana' nın buluşma yeri olacaktı. İzdivacın ardında bir Gökalp sentezi olduğunu biliyoruz: Biçim onlardan öz bizden, bilim-teknoloji onlardan duygular-zevkler bizden, medeniyet onlardan hars bizden formülü. Batı'yla karşılaşmanın doğurduğu krizi yatıştırmak üzere geliştirilmiş bu formül, Gökalp'in "Türkleşmek", İslamlaşmak", "muasırlaşmak" bileşenlerindeki irili ufaklı ayarlarla cumhuriyet tarihinin bütün yönetici kadrolarının kullandığı altın idare formülüydü. Safa'nın formülü eğip büktüğü anlar yok değildir. Türk İnkılâbına Bakışlar'da (1938) "Avrupa medeniyetini yalnız tekniğiyle değil, bütün düşünme metodu ve yaşama tarzıyla birlikte" kabullenmemiz gerektiğini, "Batı Örneği"nde (1955) tekniği alırken ruhumuzu da Batı'ya biraz yaklaştırmamız, "baygınlık verici, iradesiz ve teslimiyetçi hislerimizden" ayrılmamız gerektiğini söyler. Ama tipik Safa tavrı (yine bir raylı sistem üzerinden açıkladığı gibi) "Garp trenine milli ruh"la binmek, Avrupa'nın makineleşmiş ruhuna kapılmamak için "Allah'a bağlı tarihimizin ruhuna ve geleneklerine" sadık kalarak medenileşmektir. Nitekim Fatih-Harbiye'nin sonundaki "sentez" toplantısında Ziya Gökalp de müderris Şeref Bey olarak yerini almıştır.
Fatih-Harbiye okurları Safa'nın yüzyıllık kültür savaşlarının sonunu daha o zamandan gördüğünü düşünüyor olabilir. Çünkü Fatih-Harbiye'den seksen küsur yıl sonra "Neriman" oyunu gerçekten "Fatih"e verdi. Ülkenin sahici değerlerini, yıllardır ikinci plana atılmış yerli halkını, geleneklerine ve inançlarına bağlı milleti temsil ettiğini söyleyen siyasi kadrolar iktidar oldu."Neriman"ı tırnak içine aldım. Çünkü romanda arzuları, korkuları, kederleri olan bir kadından çok, ulusun seçimine işaret eden bir göstergedir Neriman. Ama "Fatih'i de tırnak içine aldım; çünkü o da semtin kendisinden çok, "el konan" anlamının işaretidir. Doğu-Batı ayrımının "ampirik ile imgeselin tuhaf bir bileşimi" olduğunu söylemişti Edward Said. Fatih-Harbiye ayrımı da semtlerin ampirik özellikleriyle imgesel-ideolojik içerikleri belli bir kurgu içinde iç içe geçirir. Bir yanda fakirlik, Doğululuk, dindarlık, manevilik, yerlilik ve sahicilikten dokunmuş bir Fatih vardır; diğer yanda zenginlik, Batılılık, yabancılık, kozmopolitlik, sahtelik ve iğretilikten dokunmuş bir Harbiye?
''Düşündüğümüzü dile getirmek, açık ve net olmak kötüyse, ben kötü biriyim. Aslında, aile içindeki durumları analiz eden üvey evladım.''Foucault çalışmasında Kinikler tarafindan kullanılan üç ilkeden söz eder: eleştirel vaaz, skandala yol açan davranışlar, kışkırtıcı diyalog. Rollerin tersyüz edilmesi ve keskin ironi ile birleşen bu anlatı stratejileri şiiri mutlak dürüstlük üzerine bir performansa dönüştürür. İfşa ettiği kimliği ile horlanan, ötelenen, abjecte dönüştürülen özne, konuştukça heteronormatif dünyanın rollerini tersyüz eder, o dünyanın iktidar gücünü alaşağı eder. Şiirler bu yanlarıyla otobiyografik bir meydan okumadır. Hedeftekilerle mücadele muhataba seslenişte kendiliğin yeniden kurulmasına, özsaygının yeniden kazanılmasına olanak verir. Kandırmacayı değil dürüstlüğü, sahteliği değil hakikiliği seçen kişi, hayat yerine ölümü koymayı da göze almıştır. Böyle bir varoluşa toplumun cezası onu dışarı atmak olacaktır. Statü kaybı, dışlanma gibi nedenlerle pek çok konuda susulan toplumda gerçekleri söyleyecek kadar deli ve cesur olmak hem gerçek hem simgesel anlamıyla ölümü göze almakla eştir. Konuşabilme özgürlüğüne rağmen susanlar arasında hayatı pahasına konuşmak. Parrhasia budur. k Iskenderin yapmaya niyetlendiği, çalıştığı da. Topluma, toplumdan atıldığı yerden konuşur, onların duymayı göze alamayacağı şeylerden, bazen iğrenç, tiksindiren, parçalayıcı, yaralayıcı şeylerden söz eder. İkiyüzlü toplum ahlakının karşısına bir küstah ahlaksız olarak, tüm normları yıkan bir cüretkâr olarak çıkar. Onları rahatsız etmek, utandırmak, kendilerine getirmek ister. Büyük Öteki için yerleşik kanıları/kuralları tehdit eden bir bozguncudur.


























