Fareler ve İnsanlar kitabını eminim ki pek çoğumuz duymuş ve okumuştur. Ancak hangimiz, anlatılan kurgunun trajik olayının ardında verilmek istenen mesaja gerçekten baktı? Elbette hikâyede Lennie’nin, arkadaşının elinden ölümü odağımıza yerleşiyor. Fakat Steinbeck bu kurguda yalnızca basit bir trajedi anlatmıyor. Hikâyeyi çevreleyen karakterleri incelediğimizde, her birinin belirli eksikliklerle tanımlandığını ve toplum tarafından bir kenara itilmiş kimlikler olduklarını görebiliyoruz. Cinsiyetten ırka kadar pek çok sebeple dışlanan bu karakterler, aslında daha büyük bir toplumsal gerçeğin yansımasıdır. Bu yazıda odağınızı birlikte George ve Lennie’nin trajedisinden çıkarıp, toplumsal olarak yarı yolda bırakılmış diğer trajik karakterlere yönlendireceğiz.
John Steinbeck’in yazdığı Fareler ve İnsanlar adlı eserde yazarın ele aldığı tek unsur, dönemin yaşadığı ekonomik sıkıntıları gözler önüne sermek değildir. Aynı zamanda toplumun sürekli dışladığı insanların hayatlarını göstermek için bir sahne kurar. Büyük Buhran üzerine kurulu olan bu anlatı, yalnızca yoksulluğu değil; ana karakterler üzerinden insanların konuşma, aidiyet hissetme ve gurur duyma gibi en temel insani özelliklerinin nasıl ellerinden alındığını da gözler önüne serer.
Bu genel çerçeve içinde, karakterlerin içinde bulunduğu sosyal ortam daha net anlaşılır. Kitaptaki karakterler hem yoksulluğun hem de sosyal çöküşün tam ortasında kalmışlardır. Mevsimlik işçiler bir arada bulunurlar; ancak bu birliktelik bir topluluk hissinden değil, bir zorunluluktan doğar. Hayatlarında kalıcı olan hiçbir şey yoktur ve yanlarında kendileriyle dolaşacak bir dostlarının olması bile onlar için büyük bir zenginlik sayılır.
Bu çalışma zorunluluğu ve aidiyetsizlik hissiyatı, eserde sıkça vurgulanan Amerikan rüyası fikrini daha da anlamlı kılar. Tam bu noktada karşımıza sık sık çıkan Amerikan rüyası, George ve Lennie’yi birbirine bağlayan en güçlü unsurdur. Kurmak istedikleri çiftlik yalnızca bir toprak parçası değildir; asıl arzuları bir yere ait olabilmek ve sabit bir hayat kurabilmektir. Ancak bu hayal göründüğü kadar masum değildir. Çalıştıkları yerler başkalarına ait topraklardır ve kendi topraklarına sahip olsalar bile, bu durum onlara mutlak bir özgürlük sunmayacaktır. Aksine, sürekli emek, ilgi ve fedakârlık gerektirecektir. Aslında bunun farkına varabilirler; ancak gerçeklikten kaçabilmek için bu hayalin ardını sorgulamamayı tercih ederler.
Bu hayal ile gerçeklik arasındaki gerilim, bizi toplumun dışladığı karakterleri daha iyi görmemizi sağlar. Gelelim bu eserin dışlanmış karakterlerine. Bu karakterler, toplumun onlara bakarken taktığı “at gözlüğü” ile tanımlanır; yani kim olduklarından çok, nasıl görüldükleriyle var olurlar.
Bu dışlanmışlık farklı karakterlerde farklı biçimlerde ortaya çıkar. Crooks, ırkı nedeniyle diğerlerinden hem fiziksel hem de toplumsal olarak ayrılmış bir hayat sürer. Onun dışlanmışlığı tesadüfi değil, sistematiktir; ırksal bir ayrım üzerine kurulu düzenin sonucudur. Kısa bir an için bir topluluğa ait olabileceğini hayal ettiği o kırılgan an, umutlarının yeniden elinden alınmasıyla daha da acı bir şekilde okuyucunun gözlerinin önüne serilir.
Benzer şekilde, dışlanmışlık, yaş ve fiziksel durumlar Candy karakterin üzerinden de görülür. Candy ise yaşlılığı ve engeliyle toplumun “gözden çıkarılabilir” gördüğü bireylerden biridir. İşe yaramaz hâle gelme korkusu, yaşlı köpeğinin kaderiyle paralellik gösterir. Her ikisi de yalnızca üretkenlikleri üzerinden değerlendirilir; değerleri ancak katkı sağlayabildikleri sürece vardır. Bu yeti ortadan kalktığında ise toplum içindeki yerleri de yok olur.
Öte yandan dışlanmışlık, cinsiyet üzerinden Curley’nin karısında da kendini gösterir. Curley’nin karısı, isminin bile verilmemesiyle kadınların nasıl arka plana itildiğine bir işarettir. Kimliği yalnızca kocasına bağlıdır ve bu durum onun derin yalnızlığını daha da görünür kılar. İlgi çekme çabası yüzeysel bir birey olduğundan değil, görülme ve fark edilme isteğinden doğar. Ancak kurmaya çalıştığı her bağ yanlış anlaşılır ve cezalandırılır; bu da onu daha da yalnızlaştırır.
Tüm bu örnekler arasında Lennie, dışlanmışlığın en trajik biçimini temsil eder. Lennie ise zihinsel engeli nedeniyle toplumun kabul sınırlarının dışında kalır. Sahip olduğu güç ve masumiyetin birleşimi, anlayıştan yoksun bir dünyada tehlike olarak görülür. Toplum farklı olana yer açmak yerine ondan korkar ve sonunda onu yok etmeyi seçer.
Bu birbirinden farklı dışlanma biçimleri bir araya geldiğinde eserin ana fikri daha da belirginleşir. Bu karakterleri birleştiren şey yalnızca yaşadıkları zorluklar değil, ortak dışlanmışlıklarıdır. Üretkenlik, normallik ve toplum düzeni gibi katı kalıplara uymadıkları için “gözden çıkarılmış” bireyler hâline gelirler. Steinbeck, bu durumu istisnai bir olay gibi sunmaz, aksine, bunun ne kadar yaygın ve sıradan olduğunu gösterir.
Bu noktadan sonra eser, yalnızca bireylerin hikâyesi olmaktan çıkar ve daha geniş bir toplumsal eleştiriye dönüşür. Toplum duygusunun yokluğu, eserin en büyük trajedilerinden biridir. Steinbeck, insanın yalnız başına ne duygusal ne de ahlaki olarak var olamayacağını ima eder. George ve Lennie’nin kurduğu hayal, aslında bir aidiyet arzusudur. Ancak içinde yaşadıkları toplum, bu aidiyeti mümkün kılmaz. Bireycilik ön plana çıkar ve bunun sonucunda insanlar giderek birbirlerinden kopar.
Bu genel çerçeve içinde George Milton karakteri de özel bir yere sahiptir. Dışlanmış karakterlere zıt olarak George Milton, romanda dışlanmış bireylere en insani yaklaşımı gösteren kişi olarak öne çıkar. Bu noktada, soyadının John Milton’a bir gönderme olup olmadığı tartışmalı olsa da, bu açıdan yapılan bir okuma metne anlamlı bir derinlik kazandırabilir. Milton’ın Yitirilmiş Cennet adlı eserinde insanın düşüşü ve masumiyetin kaybı anlatılırken, George’un hikâyesi de benzer bir anlatı üzerinden ilerler. Başlangıçta merhamet, sadakat ve insanlık değerlerini temsil eden George, romanın sonunda bu değerleri koruyamaz hâle gelir. Lennie’yi kaybetmesi yalnızca bir arkadaşın kaybı değil, aynı zamanda kendi “cennetinin” yıkımıdır. Bu yönüyle George, insanlığı temsil eden bir figür olmaktan çıkarak, tıpkı Milton’ın “düşmüş insanı” gibi, kayıp ve kabulleniş içinde varlığını sürdürmek zorunda kalan bir karaktere dönüşür. Bu durum, bireysel iyiliğin tek başına toplumsal acımasızlığı aşmak için yeterli olmadığını gösterir.
Son olarak, bu döngü eserin kapanışında kendini ortaya çıkarır. Lennie’yi kaybeden George, diğer işçilerin yanına geri döner; yalnızlık ve rutin içinde yaşamaya devam eder. Hayali ortadan kaybolur ve geriye yalnızca kabulleniş kalır. Yaşamını sürdürür ancak yaşama isteğini yitirir.
Genel olarak Steinbeck, bu bireysel hikâyeler üzerinden çok daha geniş bir toplumsal gerçeği açığa çıkarır. Steinbeck her toplumda bulunan hayatları bu kadar açık bir şekilde anlatarak okuyucuyu rahatsız edici bir gerçekle yüzleştirir: toplumlar çoğu zaman kimleri içlerine aldıklarıyla değil, kimleri dışarıda bıraktıklarıyla tanımlanır. Bu karakterler, hikâyeleri çoğu zaman anlatılmayan insanlar olsa da, içinde yaşadıkları dünyanın ahlaki yapısını belirleyen en önemli unsurlardır.
Kaynakça;








Neredeyse seninle aynı şeyleri düşünüyorum bu kitapla ilgili çok ilginç. Tebrikler eline emeğine sağlık.
Çok sevindim Yunus Hocam. Çok teşekkür ederim gerçekten.
Kitabı okumadım. Artık okudum. Eline sağlık
Hahahah esek!!!
Ben film uyarlamasını izlemiştim küçükken. Hatırladığım tek şey, Georg’un Lennie’yi öldürmesiydi. Bu yazıdan sonra belki farklı bir bakış açısıyla bir daha okurum. Teşekkürler.