Giriş
Metin özelinde ele alınıp, açıklanmasına girişilecek kavram yabancılaşma (Alm. entfremdung, İng. alienation) olacaktır. Kavram olarak yabancılaşma (Feuerbach ve Hegel’de de yabancılaşma kavramını farklı bağlamlar ve açıklamalar ile görürüz) Marx’ın gençlik yıllarında kaleme aldığı 1844 El Yazmaları adlı eserde görülür. Bu eserde Marx, yabancılaşmanın dört farklı görünümünden/biçiminden söz eder. Bu dört görünüm ise sırasıyla; Emeğin Ürününe Yabancılaşması (the product of labor), emeğin üretim sürecine (the process of labor) yabancılaşması, türsel yabancılaşma (species) ve son olarak insanın insana (veya diğer insanlara/others) yabancılaşmasıdır. Yabancılaşmanın temelinde yatan asıl unsur, emeğin yaratıcılıktan yoksun, mekanik/insani olmayan hale bürünmesi ve nihayetinde insanın dünya ve Marx’ın inorganik beden olarak tanımladığı, doğa ile, bağlantısının araçsallaştırılmasından ve dışsallaştırılmasından geçmektedir. Erich Fromm’un ifadesiyle,
Marx’a göre yabancılaşma, insanın dünya ile olan ilişkisi sırasında ortaya çıkar. Eğer insan, bu yönelme ve etkileme aşamasında kendisini yaratıcı bir güç olarak göremiyorsa, eğer dünya (doğası, diğer insanları ve kendisi ile) ona hep yabancı kalıyorsa, bu insan, ‘yabancılaşmıştır’1
Yabancılaşma en vahşi haliyle kapitalist toplumlarda kendini göstermektedir ve kapitalizm devam ettikçe yabancılaşmadan kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Kapitalist sistem içerisinde yabancılaşmanın devam etmesine neden olan en önemli unsur, emeğin özgünlüğünü kaybetmesi, diğer bir ifadeyle, emeğin metalaşması, sönükleştirilmesi ve cansızlaştırılmasıdır. Kapitalist sistem içerisinde işçinin emeği alınır-satılır bir şey olarak görülür; onun emeğinin cansız, ruhsuz, duygusuz makine çarkından hiçbir farkı yoktur. Ayrıca, işçinin emeği üzerinde kontrolü de yoktur; emeğin nerede, nasıl ve ne zaman kullanılacağı kapitalist/işveren (yahut Marcuse’nin ifadesiyle Araçsal Akıl) tarafından belirlenir. Klasik İktisatçılar (liberal İktisatçılar) emeği, sermaye ile bir bütün olarak ele alır. Bu ne demektir? Marx, Adam Smith’in sermaye tanımlamalarına karşılık verirken “sermaye[nin] biriktirilmiş emek”2 olduğunu söyler. Smith’e göre sermaye, “[k]ullanılmak üzere biriktirilen ve muhafaza edilen belirli bir emek niceliği[dir].”3
Emeğin biriktirilmiş sermaye olarak görülmesi, onun bir bakıma içinin oyulmasıdır. Emeğin dışsallaştırılması ve üretim araçlarının (hammadde, makineler vb.) içerisindeki herhangi bir cansız bileşene dönüşmesiyle birlikte, canlı ve yaratıcı olan insan (türsel varlığın) emeğinin ölüleşir ve yitikleşir.
Emeğin Ürününe Yabancılaşması
İşçi emeğini (canlı olan emeğini) ürettiği nesneye aktararak metayı var eder. Metayı işçinin cisimleşmiş/yaratıcı emeğinden, yaşamının parçasından bağımsız olarak ele almak, emeğin ürününe yabancılaşmasının tezahürüdür. İşçi, üretmiş olduğu meta üzerinde şu veya bu şekilde söz hakkı sahibi değildir, çünkü canlı emeğini aktararak üretmiş olduğu nesne, Marx’ın da ifadesiyle, işçinin karşısına düşman olarak dikilir ve bu süreç sürekli olarak işçinin aleyhine olacak şekilde işler.
Üretilen nesne, meta haline geldiğinde, doğrudan sermaye olarak işverenin/patronun/kapitalistin özel mülkiyetine geçer. Netice itibariyle, işçi, üretmiş olduğu nesne üzerindeki gücünü, denetimi ve egemenliğini yitirir. Kendi emeğiyle ürettiği ve karşısına düşman olarak dikilen metayı satın almak veya elde etmek için (eğer buna imkânı yahut yeteri kadar parası varsa, çoğu durumda işçi, üretmiş olduğu metayı satın almaktan çok uzaktır), yine-yeniden üretim süreci içerisinde emeğini nesneye aktarmak zorunda bırakılır.
İnsanların çoğu hiçbir zaman maddi olarak karşılayamayacakları araba ya da elektronik araçları yapar ya da hiçbir zaman gelirlerinin yetmeyeceği restoranlardaki yemekleri servis ederler. Bizim ürettiğimiz şeyler başkalarının malları olarak son bulur, aslında hiçbir zaman bizim değillerdir.
Bu durum Marx’ın zamanında olduğu kadar modern hayatın da bir özelliğidir. Bir milyardan fazla insan günde 1 dolardan, 2 milyardan fazlası ise 2 dolardan az gelirle yaşamaktadır. Çin’de Apple’ın iPhone’unu üreten işçiler aylık en fazla 172 dolar kazanmaktadır- her gün ürettikleri binlerce harikulade cihazın birini satın alacak paranın yanından bile geçemezler.4
Yaratıcı bir etkinlik olarak işçinin canlı emeği, ürettiği meta karşısında canlılığını yitirir, silikleşir ve nesneleştirilir. İşte bu cansız/ölü emek, sermaye olarak işçinin dışında bir başkasının mülkiyetine geçtiğinde, egemenlik ve meta üzerindeki güç tam anlamıyla kapitalistin elinde ve kontrolündedir. Ürettikçe güçlenmesi (fiziksel olarak güç değil, meta üzerindeki güç) beklenen işçi, bu sistem içerisinde ürettikçe güçsüzleşir ve zayıflar.
[…] İşçi kendi emeği içinde kendini ne kadar dışlaştırırsa, kendi karşısında yarattığı yabancı, nesnel dünya o kadar erkli bir duruma gelir; kendi kendini ne kadar yoksullaştır ve iç dünyası ne kadar yoksul bir duruma gelirse, kendine özgü o kadar az şeye sahip olur. Bu, dinde de böyledir. İnsan Tanrıya ne kadar çok şey verirse, kendinde o kadar az şey kalır. İşçi yaşamını nesneye koyar. Ama o zaman yaşamı kendisinin değil, nesnenindir. 5
Liberal iktisatçılar ve düşünürler tarafından rasyonel akla son derece uygun olan kapitalist sistem, bile isteye yaratmış olduğu bu çelişkiler dizgisinin görünürlüğünü kendi içinde örtmek ve sürdürmek bakımında oldukça elastik ve akışkandır. Öyle ki, sistem içerisinde işçinin emeğinin aktarıldığı nesneler sonucunda var olan meta, sermaye ve mülkiyet yığını/zenginliği oluşturur. Fakat, yığının/zenginliğin paylaşılması veya elde edilmesi noktasına gelindiğinde işçinin payına düşen, kapitalistin payına düşenle kıyasla çok ama çok azdır.
Bir analoji ile durumu açıklamamız gerekir ise: okyanusu var eden işçi, okyanustan yalnızca bir bardak dolusu kadar suyu elde edebilirken, okyanusun tümü kapitalistin (süreçte hiçbir yaratıcı emeği olmayan kapitalistin) egemenliği ve mülkiyeti altındadır. İşçi, cisimleşmiş emeğiyle yarattığı bu zenginlikten/bolluktan, kapitalist sistem içinde, en asgari düzeyde, yani yaşamsal faaliyetlerini yürütebileceği kadarı (kısacası ölmemesi için yetecek kadar) olanla yetinmek durumunda bırakılır.
Kapitalizm o kadar çok fazlalık üretiyor ki, tarihte ilk defa her bir insanın yaşamasına, hatta epeyce iyi yaşamasına yetecek kadar bolluk var. Sorun, bu fazlalığın -geçmişteki sınıflı toplumlarda olduğu gibi-bir azınlık tarafından yönetilmesi ve korunması, geri kalanların da bu azınlık için çalışarak daha da fazla sermaye yaratmak zorunda kalması.6
İşçilerin üretmiş olduğu nesneye karşı motivasyonunu arttırmak ve sistemin devamlılığını sağlamak, kapitalistler açısından oldukça önemlidir. Çünkü, eğer işçi, ürettiği oranla güçsüzleştiğinin farkına varırsa, üretim süreci içerisindeki motivasyonu ve sürdürülebilirliği zayıflayacaktır (kapitalist sistem,içsiyi bir kaynak [üretim aracı olarak, cansız üretim aracından farkı yoktur] olarak görür). İşçinin motivasyonunun zayıflaması, kapitalistin tapınma nesnesi haline dönüştürdüğü kâra zarar verecektir.
Mesaj panosunun faaliyete geçtiği ilk günü hatırlıyorum. Mesai boyunca tek bir mesaj yayınladı. O mesajı hiç silmediler. Başka bir cümlenin onun yerine geçmesini bekleyip durduk. Ama öyle olmadı. Mesaj, afallamış ruhlarımızı kendine bağlamayı amaçlayan ebedi bir öğreti gibi parlayıp duruyordu. Peki, neydi mesaj? Baretlerinizi sıkı tutun, bilgeler… Mesaj, devasa blok harflerle yazılmış olarak şöyleydi: PERÇİN SIKMAK EĞLENCELİDİR!7
Emeğin Üretim Sürecine Yabancılaşması
İşçi, kapitalist sistemin tarafından tasarlanan ve düzenlenen üretim süreci içerisinde çalışmak durumunda kaldığında, yabancılaşmanın başka bir boyutuyla, yani emeğinin üretim sürecine yabancılaşması ile karşı karşıya kalacaktır. İşçinin kendi emeğiyle var ettiği meta üzerinde nasıl ki egemenliği, tahakkümü yoksa, üretim süreci içerisinde de herhangi bir egemenliği veya tahakkümü yoktur. Sözgelimi, fabrikada üretim yapmak için makinenin başına geçen işçi, işverenin/kapitalistin düzenlemiş olduğu sistem içerisinde emeğini üreteceği nesneye aktarır. Bu süreç boyunca işçinin düzenlenmiş olanın dışına çıkarak; özgün ve yaratıcı faaliyetlerini nesneye aktarması olanaksızdır. Tekdüze, sistematik, işlemsel/davranışsal olarak belirlenmiş olan hareketleri tekrar etmek suretiyle üretim yapan işçi, bireyselliğini kaybetmektedir. Çalışma adı verilen bu faaliyetler bütünü, üretim süreci içerisinde görevlere ve sınıflara ayrılmıştır (iş bölümü).
İş bölümü kapitalistin lehinedir, çünkü sistematik bütünlük taşıyan üretim sistemi/döngüsü kârın artmasına neden olan başat unsurlardandır. Ancak iş bölümü, kapitalistin kıyasla işçinin aleyhinedir, işçinin, ne üretim araçları üzerinde ne de üretim sürecinde söz hakkı yoktur.
Üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kapitalist, işçinin nasıl çalışacağını, ne kadar çalışacağını ve üretim aşamasının hangi bölümünde yer alacağını belirlemiştir. Ayrı ayrı her işçinin görevi saptanmış, kategorize edilmiş ve düzenlenmiştir. Mesai saatleri içerisinde emeği üzerindenvarlığını sürdüren işçi, çoğu durumda cansız olan üretim araçlarının parçasından ayırt edilemeyecek kadar bütünleşmeye maruz kalır.
Diğer bir ifadeyle, işçinin edimleri ve faaliyetleri doğrultusunda üretim yapabilen makine, işçiyi (canlı olan işçiyi) kendi parçası haline dönüştürür.
İşçi ne nesnel olarak ne de işiyle olan ilişkisi sırasında sürecin gerçek efendisi olarak görünmez; aksine, mekanik bir sisteme dahil edilmiş mekanik bir parçadır. Süreci zaten önceden var olan ve kendi kendine yetebilen bir şey olarak bulur, sistem isçiden bağımsız olarak işler, işçi istese de istemese de onun yasalarına uymak zorundadır.8
İşçi yaratıcı etkinliğinin içinin oyulduğu bu üretim süreci içerisinde çalıştığı sürece, Marx’ın da ifadesiyle, “[…] çalışırken kendini olumlamaz, yoksar (inkâr eder), mutlu değil mutsuzdur […]”9 Çalışmak insanın doğasına/özüne ilişik olan mıdır? Marx, liberallerin aksine çalışmanın insan doğasına ilişik olmayan ve doğrudan onunla (insanla) ilişkilendirilebilecek bir kavram olmadığını vurgular, “Bir kere, çalışma işçinin dışındadır, yani onun özsel varlığına ait değildir.”10 İşçinin üretim süreci içerisinde kendi benliğinden uzaklaşarak, sistemin dayattığı ve üretim süreci dahilinde belirlenen ve düzenlenen her neyse ona göre hareket etmesi gerekir. Bu sebeptendir ki, işçi, yalnızca mesai bitiminde, yani çalışmayı bıraktığında kendi olabilmektedir.
Çalışmadığı zaman kendindedir, çalışırken kendinde değildir. Onun için çalışması gönüllü değil, zorlamadır; zorla çalıştırılır. Dolayısıyla bir gereksemenin doyurulması değildir; sadece, çalışmanın dışındaki bazı gereksemeleri doyurmak için bir araçtır. Yabancı özelliğini gösteren bir olgu da fiziksel ya da başka türlü zorlamalar ortadan kalkar kalkmaz, vebadan kaçarcasına kaçılır işten.11
Türsel Yabancılaşma
İnsan, doğanın bir parçası ve ona ilişik olarak varlığını sürdüren/sürdürüyor olan canlıdır. Varlığını sürdürmesi için, doğa ile ilişki içerisinde hareket etmesi ve doğanın koşullarına uyum sağlayan türsel bir varlık olması gerekmektedir. En genel anlamda insanın yaşamsal faaliyetini devam ettirebilmesi için doğaya başvurması ve onunla ilişki içinde olması zorunludur (gıda, su vs.). Türsel varlık olarak insanın doğa ile ilişkisi yalnızca maddi ve somut olanaklara indirgenemez, doğa aynı zamanda insana teorik alan içerisinde de olanaklar sağlar.
Nasıl ki bitkiler, hayvanlar, taşlar, hava, ışık vs. kısmen doğa biliminin nesneleri, kısmen de onun tinsel inorganik yapısının sanat nesneleri olarak teori alanında insan bilincinin bir parçasını oluşturuyorsa, […] pratik alanında da insan yaşamının ve insan faaliyetinin bir parçasını oluştururlar.12
Alıntıdan da görüleceği üzere, Marx, doğayı insanın inorganik bedeni/yapısı olarak tanımlar.
Yani, doğa ve insan kaçınılmaz olarak karşılıklı bir ilişki içerisinde olmak durumundadır. İnsanın doğa ile bağını kopartmaya girişmesi/yeltenmesi ve bu uğurda çaba göstermesi, yabancılaşmaya olanak sağlayacak ve süreci hızlandıracaktır. Peki, bu durumda doğa ile insanın ilişkisi, hayvanlar ve diğer canlılara kıyasla neden önemli ve neden daha farklıdır?
İnsanın doğanın tamamını bu iki farklı gereksinimini karşılamak için kullanabiliyor olması, hayvanlarla kıyaslandığında onun doğayla olan ilişkisinin kapsamının daha geniş olduğunu ortaya koyar. Ancak insanın türsel bir varlık olmasının nedeni, doğayla kurduğu ilişkinin özgür ve bilinçli olmasıdır. Marx emeği “yaşam etkinliği, üretken yaşam” olarak tanımlar ve“[ü]retken yaşam […] türyaşamıdır.13
İnsan doğayla kurduğu ilişkisi sürecinde hayvanlara ve diğer canlılardan ayrı olarak bu edimlerini özgürce ve kendi bilinçleri ile gerçekleştirmektedir. Hayvanlar da doğrudan doğa ile ilişki içerisinde yaşamsal faaliyetlerini sürdürür ve bu doğrultuda hareket ederler, ancak hayvanlar bu hadiseyi bilinçli, özgür olarak gerçekleştirmezler. Dolayısıyla hayvanların doğa ile ilişkisini zorunluluk/ayrılmazlık açısından ele aldığımızda, hayvanların bu ilişki neticesinde yabancılaşma olgusuna maruz kalmadığını söyleyebiliriz. Ancak insan türsel bir varlık olduğundan (bilinçli ve özgür), doğa ile ilişkisini yönetebilir, düzenleyebilir, dönüştürebilir ve değiştirebilir.
Marx’ın insanın yaşam ya da yaşamsal etkinliği dediği emek, bu durumda, insanın gerek kendisini gerekse içinde yaşadığı dünyayı özgür bir şekilde şekillendirmesinin olanağını içinde barındıran bir etkinlik olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü insan ne kendi türünün ne de diğer türlerin standartlarına göre bu dünyayı şekillendirmek zorunda değildir. Bilinçli ve özgür etkinliği sayesinde, dünya ile her türlü zorunluluktan bağımsız bir şekilde ilişki kurabilir. İster fiziksel isterse zihinsel gereksinimleri üzerinden doğayla kurmak zorunda olduğu ilişkiyi ele alalım, her ikisi de bir tür zorunluluk içeriyor gibi görünse de, insan her hâlükârda bu ilişkilerin şeklini ve gerçekleşme biçimini özgürce belirleme olanağına sahiptir.14
Bu dönüşüm/değişim akabinde türsel varlık olarak insan, eğer doğa ile kurmuş olduğu bağı yoksunlaştırıyor ve onu doğadan koparıyor ise yabancılaşmadan kurtulamayacaktır. Türsel varlık olarak insanın emeği araçsallaştığında, yani türün devamlılığın yararına değil de, genellikle belirli bir grubun yahut kişinin yararına araç olarak hizmet ettiğinde, insanın inorganik bedeni/yapısı olan doğaya karşı insan, yabancılaşmış olacaktır.
Marx, Hegel’in insan doğası ve çalışmanın insan yaşamındaki rolüne ilişkin açıklamakta olduğum açıklamasını devralarak devam ettirir. Marx bu düşünceyi ‘türsel varlık’ kavramında somutlaştırır. İşte bu bizim ayırt edici insani varlığımızdır. Çalışma, bizim ‘türsel etkinliğimizdir’, insanları diğer hayvanlardan ayıran etkinliktir. Hayvanlar iştah ve içgüdü ile hareket ederler. Faaliyetleri doğrudan doğruya maddi ihtiyaçlarını karşılama aracıdır. Yabancılaşma koşulları altında, çalışma ‘hayvani’ niteliğine indirgenir, salt maddi ihtiyaçlarımızı karşılamaya yönelik bir araç haline gelir. İşte böylelikle ‘türsel varlığımıza’ yabancılaşmış oluruz.15
İnsanın İnsana Yabancılaşması
Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda açıklamış olduğu dördüncü ve son yabancılaşma biçimi/görünümü, insanın insana yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma görünümü aslında diğer üç (emeğin ürününe yabancılaşması, emeğin üretim sürecine yabancılaşması, türsel varlığın yabancılaşması) yabancılaşma görünümünün sonuçlarının toplandığı ve nihayetinde gelinen en son noktanın ve türsel yabancılaşmanın bir başka betimlemesidir. Kendi yaratıcı emeğini kapitalistin himayesi/denetimi altında açığa çıkaran işçi; emeğinin ürüne, emeğinin ürününü ürettiği sürece, türüne ve insan olarak insana yabancılaşmaktadır.
Dolayısıyla yabancılaşmış emek insanın elinden üretim nesnesini alırken, aynı zamanda türsel varlığını, türsel bir varlık olarak gerçek öznelliğini de alır ve inorganik bedeni, yani insana ilişik olan doğası elinden alındığı müddetçe hayvanlar karşısındaki avantajı dezavantaja dönüşür.16
İnsanın türsel varlığına ve Marx’ın, insanın inorganik bedeni olarak tanımladığı doğaya yabancılaşması; onun araçsallaştırılmasına, devinen-dönüşen yaratıcı emek yanının sıradanlaşmasına sebep olmakla birlikte, insanın insana yabancılaşmasının unsurlarındandır. Son olarak dikkat edilmesi gereken noktalardan bir tanesi ise, kapitalist sistem içerisinde yalnızca işçinin (kapitalist sınıfa kıyasla çok daha fazla maruz kalır) yabancılaşmasından söz edemeyeceğimiz, aynı zamanda işçinin yaratıcı, canlı emeği neticesinde ortaya çıkan metayı mülk edinen ve o meta üzerinde gücü elinde bulunduran kapitalist/işveren/patron de/da yabancılaşacağıdır.
Ayrıca bu düzende köleleşenler yalnızca çalışanlar (emekçiler) değildir. Çalışanlar kadar kapitalistler de kendi ürettikleri nesnelerin köleleri olduğu için Marx hem çalışanların hem de kapitalistlerin, yani bütün insanların kurtuluşunu arzulamaktaydı.17
Yabancılaşmadan Kurtulmak Mümkün Mü?
Bu soruya doğrudan şu yapılırsa yabancılaşmadan kurtulunur demek, pek olanaklı görünmüyor. Ancak Marx’ın ele aldığı yabancılaşma görünümlerinden yola çıkarak soruya cevap aramamız gerekir ise, yabancılaşma olgusunun, türsel varlığın yabancılaşması ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Türsel varlığın emeğine yabancılaşması, geriye kalan yabancılaşma görünümlerinin itici kuvveti olarak görünebilir. Dolayısıyla türsel varlığın emeğine yabancılaşmasının devam ettiği herhangi bir sistem içerisinde (ister kapitalizm, isterse başka sistem olsun) yabancılaşmadan kurtulmak olanaklı olmayacaktır.
Aslında, türsel yabancılaşma o kadar temelde durmaktadır ki, Marx’ın söz ettiği diğer yabancılaşma biçimleri bu yabancılaşma biçiminin doğal ya da doğrudan sonuçlarıdır. İster emeğinin ürününe, ister üretim sürecine, isterse insanın insana yabancılaşmasını ele alalım, hepsinin temelinde insanı türsel varlık yapan özgür, bilinçli ve yaratıcı etkinliğin, yani emeğin, türsel yaşam için değil de bir birey ya da grup için ortaya konulması yatmaktadır. Diğer bir ifadeyle, türsel yabancılaşma gerçekleşmeden ne emeğin ürününe, ne üretim sürecine ne de diğer insanlara yabancılaşmadan söz etmek mümkündür. Bu nedenle, aslında ortada temelde tek bir yabancılaşma olduğunu ve Marx’ın söz ettiği diğer yabancılaşma biçimlerinin bu temel yabancılaşma biçiminin, yani türsel yabancılaşmanın, farklı bağlamlar içindeki görünüşleri olduğunu ifade edebiliriz.18
Bununla birlikte özel mülkiyetin var oluyor olması ve sistem tarafından emeğinin ürünün etkinliğini köleleştirmesi, yabancılaşma olgusu ile ilişkilendirilebilir. Ancak bu hususta özel mülkiyetin mi yabancılaşmayı yoksa yabancılaşmanın mı özel mülkiyeti açığa çıkardığı tartışma konusudur. Komünist ve sosyalist ülkülerle hareket ettiğini söyleyen SSCB’de özel mülkiyet kamusallaştırılarak devletin mülkiyetine yahut komünist ideolojinin diliyle söylememiz gerekir ise, halkın mülkiyetine geçirilmiştir. Ve bu sayede işçinin emeğinin yabancılaşmasının önüne geçilebildiği ve özel mülkiyetin yabancılaşmaya sebebiyet vermeksizin ortadan kaldırıldığı vurgulanmaktadır.
Fakat, gerçekten durum tam olarak böyle mi oldu? Özellikle, Frankfurt Okulu’nun temsilcileri olan filozoflar, bu durumun aslında hiçbir şeyi değiştirmediğini söyleyerek, eleştiri getirmişlerdir. Özel mülkiyetin kamusallaştırılması, mülkiyetin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmediği gibi, onun yaratmış olduğu yabancılaşmayı da ortadan kaldırmaya yeterli değildir. Kamusallaştırılmış mülkiyet; devletin tekeli, kontrolü ve denetimi altına alındığında, aslında kapitalist sistem içinde olan Burjuva sınıfının özel mülkiyet tekeli ve yığınından farksız olacaktır. Yıldız Silier, Özgürlük Yanılsaması adlı eserinde Fransız Devriminin doğurdu sonuçları açıklarken şöyle der,
Aristokratlar gitti, yerine burjuvalar geldi. Önce serfler eziliyordu, şimdi işçiler. Ve işin kötüsü sömürü piyasa mekanizmalarıyla iyice gizlendi.19
Silier’in bu alıntısından devam ederek ve biraz da farklı bir açıdan ele alarak diyebiliriz ki, özel mülkiyetin isim değiştirerek kamusal mülkiyete dönüşmüş olması ve mülkiyetin otoriter devlet tarafından kontrol altına alınması yabancılaşma olgusunun varlığını ortadan kaldırmak için yeterli olmayacaktır.
Sovyet komünistlerinin, reformcu sosyalistlerin ve sosyalizmin karşıtlarının düşüncelerinde açık ya da örtülü bir biçimde vurgulanan, Marx’ın, “yalnızca işçi sınıfının ekonomik açıdan refahını düşündüğü ve bu insanların da kapitalistlerin sahip oldukları şeylere sahip olabilmeleri için özel mülkiyeti ortadan kaldırmak istediği” şeklindeki yorumun ne kadar yanlış ve ne kadar çarpıtılmış olduğu, sanırım şimdi kesin bir biçimde gözler önüne serilmiş oldu. Marx’a göre, ister sosyalist bir Rus fabrikasında, ister devletleştirilmiş bir İngiliz fabrikasında ya da ister General Motors gibi bir Amerikan fabrikasında çalışsınlar, bütün işçilerin durumları aynıdır. 20
Fromm’un da vurguladığı üzere, mülkiyetin ve üretim sisteminin adını değişmesi, emeğinin yabancılaşmasının önene geçememektedir.
Marx, Varoluşçu Felsefe İçinde Görülebilir Mi?
Bana öyle geliyor ki Marx’ı katı Ortodoks Marksistlerin ele aldığı biçimde salt iktisadi temellere ve tarihselliğe indirmek ve bunun üzerinden ele almak yanlış olacaktır. Marx’ın üst yapıyı belirleyen unsur olarak ele aldığı yapı olan alt yapının temelinde iktisadi unsurların yattığı, bu iktisadi unsurların ise tüm üst yapıyı belirlediği açıktır. Ancak, bu tanımlama neticesinde Marx’ın bir insan tasavvuru yahut anlayışı geliştirmediğini söylemek, onun felsefesini sönükleştirme hadisesine sebep olacaktır. İşte bu yüzden Marx’ın kaleme aldığı ve eserlerinin bel kemiğini oluşturan felsefesini iyi anlamak gerekiyor. Fromm bu durumu şöyle açıklar,
Herhâlde tarihin en garip cilvelerinden bir tanesi günümüzde kaynağından araştırma imkanlarının çok sayıda olmasına rağmen her türlü kuramın acımasızca ve hiçbir sınır tanımaksızın saptırılması ve hatalı bir biçimde yorumlanmasıdır. Belki de bunlar arasında nasibini en olumsuz biçimde alan kuram, Marx’ın dünya ve insan görüşüdür.
Örneğin Marx’ı ve Marksizm’i dillerinden düşürmeyenler görüşlerini gazetelerde, kitaplarda, makalelerde ve siyasi nutuklarda açıklamaktan çekinmezler, bunu yaparken de bu konuda fikir açıklamakta yetkin olup olmadıklarım düşünmezler bile. Çünkü çok az sayıda siyasetçi ve gazeteciyi bir tarafa bırakacak olursak bu insanların neredeyse tümünün bir kerecik bile olsa Marx ile ilgili tek bir şey okumadıkları kesindir.21
Her filozofun metni okuyucu için genel olarak belirli bir zorluğu içinde barındırır. Kaldı ki, Marx’ın metinlerini anlamak için dönemin sanayi ilişkileri, iktisat yapısı, ticaret anlayışı vs. gibi şeyler hakkında kabaca da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyor. Fakat, günümüzde bilhassa Türkiye’de çoğu üniversite bünyesinde kaleme alınmış makalelere baktığımızda, Marx’ın düşüncesinin sıklıkla tek düze bir anlatı içinde kaleme alındığını ve onun insanın kurtuluşu, insanın varoluşuna ilişik açıklamalarına çok da yer verilmediğini görüyoruz.
Bunun yanı sıra Marx’ın öğretilerini ve felsefesini oldukça sulandırarak, romantikleştirme tehlikesi de günümüzde oldukça yaygındır. Sözgelimi, Marx’ın düşüncelerinin olduğu haliyle kabul edilmesi, üstün körü temellendirmeler ile yalnızca ideolojiye hizmet etmesi için Marx’ın felsefesinin iyi birer araç olarak görülmesi, bu duruma örnek verilebilir.
Marx’ın yanlış anlaşılmasının bir diğer önemli nedeni de, Rusya’daki komünistlerin, kendi uygulamalarını haklı göstermek amacıyla Marksizm’i bir araç olarak kullanmaları ve Rusya’daki uygulamalarla Marx’ın kuramının aynı şeyler olduğunu iddia etmeleridir. Gerçekte Marx ile Rusya tipi komünizm arasındaki ilişki, Rusların iddia ettiğinin tam tersi olsa da Batı dünyası bu Rus propagandasına inanmış ve Rusya’daki düzen ile Marx’ın savunduğu düzenin birbirinin aynı olduğuna hüküm vermiştir. Ama Marx’ı çarpıtanlar yalnızca Rusya’daki komünistler değildir. Ruslar, kişisel ve insani onuru kaba bir biçimde hiçe sayarken, onlara karşı olan birçok anti- komünist ya da reformist sosyalist bile Marx’ın katı bir ekonomist ve hedonik (faydacı) bir maddeci olduğunu iddia etmiştir. Ancak bunun nedenlerini belirlemek zor olmasa gerek. Çünkü Marx’ın kuramı kapitalizmin bir eleştirisi olduğu halde, onun görüşlerini paylaşan kişiler, kendilerini kapitalist düşünce sisteminden tam anlamıyla soyutlayamamış insanlardı.22
Gelelim Marx’ın varoluşçu felsefe açısından ele alınabilirliğine yahut bu açıdan yorumlanabilirliğine. Marx’ın tikel birey hakkında dile getirmiş olduğu, bilhassa türsel varlık olarak insanın yabancılaşma görünümünde ifade ettiği özgür ve emeğinin yaratıcı istencini gerçekleştiren birey tanımları bize Kierkegaard’ın felsefesini anımsatıyor dememiz yanlış olmayacaktır.
Kierkegaard’ın felsefesi içerisinde en önemli vurgulardan bir tanesi, tikel bireyin kendini özgürce gerçekleştirmesi ve bunun olanaklılığını yaratıyor olmak için çaba gösteriyor olmasıdır. Hegel’in aksine, Kierkegaard’ın ana odak noktası tikel bireydir. Kierkegaard insan yaşamının en önemli hakikati olarak öznel hakikati dile getirir. Öznel hakikat ise, bireyin kendi varoluşunu inşa ettiği işlemselliğe, salt davranışsallığa ve materyalizme indirgenmiş olmayan hakikatler bütünüdür. Marx’ın kapitalist sistem içerisinde yaşamsal faaliyetlerini sürdüren insanın türüne yabancılaşması onun yaratıcı etkinliğinin köleleştirilmesi Marx’ı rahatsız eder ve bunun değişmesi için düşünsel alanda faaliyetler yürütmesine sebep olur.
İşte bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, Marx’ın tek meselesi kapitalizmin yerini başka bir ideolojinin alması meselesi değildir. Onun meselesi tikel bireyin kurtuluşunun, selametinin ve yabancılaşmaksızın yaşamayı sürdüreceği bir dünyanın tasarısının inşası yahut liberal iktisatçıların Marx’ı eleştirmek için sıkça kullandığı “ütopya”sıdır.
Marx’ı salt materyalist olarak görmek ve insanı ele alırken yalnızca somut iktisadi temeller üzerinden şekillendirmek, insanı mekanik, cansız ve ruhsuz bir araştırma nesnesine dönüştürecektir.
Gerçekte Marx, çağdaşlarının ve özellikle de çağdaş doğa bilimcilerin görüşlerine karşı çıkarak felsefi bir maddeciliği reddetmiştir. Çünkü böyle bir maddecilik, bütün psişik ve ruhsal algılamaların, aslen maddenin içinde yer aldığını ve biyokimyasal süreçlerin doğa bir sonucu olduğunu savunmaktadır. Onlara göre bütün oluşumlar, zaten maddesel varoluşun içinde yer alan güçler tarafından otomatik olarak, yani kendiliğinden gerçekleşmektedir. Maddeciliğin en batıl biçimi ise duygu ve düşüncelerin de belirli bazı kimyasal süreçlerle açıklanabileceğini varsayar. Bu görüşe göre beynin düşünceyi oluşturulması ile böbreklerde idrarın üretilmesi arasında hiçbir fark bulunmaz.
Marx böylesi mekanikleşmiş, “burjuvavari ve tarihsel süreci dışlayan, soyut doğa bilimsel” bir maddeciliği her zaman reddetmiştir23
Dipnotlar
1 Erich Fromm, Marx’ın İnsan Anlayışı, Çev. Kaan H. Ökten, İstanbul: Arıtan Yayınları., 1992, s. 124.
2 Karl Marx, 1844 El Yazmaları, Çev. Murat Belge, İstanbul: İletişim Yayınları., 2013, s. 36.
3 Adam Smith, Wealth of Nations, Everyman Edition, Vol I., s. 295, aktaran Marx, 1844 El Yazmaları, s. 36.
4 Dan Swain. Yabancılaşma. Çev. Hande T. Urbalı. İstanbul: marx-21 Yayınları.,2019, s.51.
5 Marx, 1844 El Yazmaları, s. 141.
6 Danny Katch. Ciddi Ciddi Sosyalizm. Çev. Cemre Şenesen. İstanbul: Yordam Kitap., 2019, s.47.
7 Ben Hamper. Rivethead. New York: Warner Books., 1991, s.160.
8 Georg Lukács. History and Class Consciousness. çev. Rodney Livingstone. Massachusetts: MIT Press., 1972, s.89.
9 Marx, 1844 El Yazmaları, s. 78.
10 A.g.e., s. 78.
11 A.g.e., s. 78.
12 Karl Marx. The Economic and Philosophic Manuscripts of 1844. çev. Martin Milligan. New York: Prometheus Books.,1988,
s.75. – eserin Türkçeye çevrilmiş iki (Sol ve İletişim yayınları baskısı) baskısına da baktım, ancak çeviriyi uygun bulmadığım için İngilizce baskısından çevirerek alıntıladım.
13 Soner Soysal, “1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları’nda Yabancılaşma ile Özel Mülkiyet Arasındaki İlişki”, Posseible: Felsefe Dergisi, 10/2 (2021), s.147. (erişim 7.7.2023).
14 Soner Soysal, “1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları’nda Yabancılaşma ile Özel Mülkiyet Arasındaki İlişki. s.150.
15 Sean Sayers. Marx and Alienation. Canterbury: Palgrave and Macmillan publishing., 2011, s.81.
16 Erich Fromm, Marx’s Concept of Man. London: Bloomsbury Academic., 2013, s.42. – Kaan H. Ökten çevirisi ilgili bölümde çok başka bir şey söylediği için, bu alıntıyı İngilizce eserden çevirerek alıntıladım.
17 Erich Fromm, Marx’ınİnsanAnlayışı, s.135.
18 Soner Soysal, “1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları’nda Yabancılaşma ile Özel Mülkiyet Arasındaki İlişki”. s.151.
19 Yıldız Silier. Özgürlük Yanılsaması. İstanbul: Yordam Kitap, 2021., s.40.
20 Erich Fromm, Marx’ın İnsan Anlayışı, s.122.
21 Erich Fromm, Marx’ın İnsan Anlayışı, s.37.
22 Erich Fromm, Marx’ın İnsan Anlayışı, s.46-47.
23 Erich Fromm, Marx’ın İnsan Anlayışı, s.53.
Kaynakça
Marx, Karl, 1844 El Yazmaları, Çev. Murat Belge, İstanbul: İletişim Yay., 2013.
Marx, Karl. The Economic and Philosophic Manuscripts of 1844. çev. Martin Milligan. New York: Prometheus Books.,1988.
Lukács, Georg. History and Class Consciousness. çev. Rodney Livingstone. Massachusetts: MIT Press., 1972.
Fromm, Erich, Marx’ın İnsan Anlayışı. Çev. Kaan H. Ökten, İstanbul: Arıtan Yay., 1992. Fromm, Erich. Marx’s Concept of Man. London: Bloomsbury Academic., 2013.
Swain, Dan, Yabancılaşma: Marx’ın Teorisine Bir Giriş. Çev., Hande T. Urbalı, İstanbul: Marx-21 Yay., 2019.
Silier, Yıldız. Özgürlük Yanılsaması. İstanbul: Yordam Kitap, 2021.,
Sayers, Sean. Marx and Alienation. Canterbury: Palgrave and Macmillan publishing., 2011
Soysal, Soner. “1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları’nda Yabancılaşma ile Özel Mülkiyet Arasındaki İlişki”, Posseible: Felsefe Dergisi, 10/2 (2021),
Hamper, Ben. Rivethead. New York: Warner Books., 1991, s.160.








Yorumlar (0)