Tanıdığım ilk punkçı dedemdi. Ön cebinde daima bir dolma kalem taşıdığı, kısa kollu kareli gömleği ve tepesi dökülmüş, arkası çekiçli kafasına şap şap vurup “Aydede” diye gülüşmelerimizi her anımsadığımda bu aklıma gelir.
Avdan diye çorak bir köyde, babadan kalma tek gözlü kerpiç kulübede gözlerini açtığı an hayatı hep bir kaç sıfır geriden takip etmişti. Ben şanssızlık diyordum buna, o ise yolculuk. Henüz on beşinde babası ölüp gittiğinde bir ana beş kardeşle kalakalmış, e en büyük olunca da kolları sıvamış. Bu ağır sorumluluktan kıvanç duymuyordu ama şikayetçi de değildi “Kader işte, yaşadık bitti” diyordu. Hayata karşı kazık gibi dik duruşu ve buna rağmen sert bir mizacının olmaması gamsızlığıyla alakalı olabilirdi. Mesela çalışmayı hiç sevmezmiş, daha doğrusu bağımlılığa neden olan hiçbir şeyi sevmezmiş. Bir defasında ona neden sigara içmediğini sorduğumda “Kendime illa zarar vereceksem, bağımlılıktan değil, zevk sefadan veririm, sen de öyle yap yaşamaya bile bu kadar bağımlı olma” demişti. Babamın fikri bu konuda farklıydı “Fakirlikten bıraktı sigarayı” deyip kahkaha atmıştı, babaanneme göre de sırf ona yaranmak için bırakmıştı. Dedemin bağımlılık hakkında söylediği bu sözler belki de felsefeyle ilk karşılaşmam olmuştu fakat sonrasında “Neyse babaannen çağırıyor, sen de çok durma burada” deyince herkesin biraz haklı olabileceğini anladım.
Kadın demişken, babaannemle evlendiğinde on sekiz yaşındaymış. O zamanlar elinde paslı bir çapa, beş dönümlük arsayı işleyeceğim diye uğraşırken, yan köylerden İbram Aga dedikleri bir adam en fazla on üç, on dört yaşında bir kız çocuğuyla gelip dedemin yanına
“Irmazan aga burada mıdır?” diye sormuş.
“He burda, hayırdır?” demiş dedem
“Çağır gelsin bakalım”
“Gelemez, yatıyor” deyince dedem, adam hafif köpürmüş
“Alay mı geçiyon? çağır gelsin dedik ya” diye çıkışmış, dedem de hafif sırıtıp gözüyle çapa yaptığı arsayı göstermiş
“Aha şurda yatıyor, duymaz seni ama sen diyeceğini de yine.”
Adam apışıp kalmış o an, bir kardeşine bir de dedeme bakıp, sırtını kerpiç duvara yaslamış oturan genç dedemin önüne eğilip ceket cebindeki gümüş tabakasından bir sigara çıkarıp uzatmış. Dedem ilk sigarasını o zaman içmiş zaten. “E hani sigara içmiyordun” deyince yine anlattığı gibi sırıtıp “E içmiyoruz dedik diye içmedik demedik ya, zaten merak ediyordum o zamanlar bedava bulunca yakayım bir tane dedim”
İbram Aga sigarayı içerken ellerini bağlamış öylece duran çakır gözlü bacısını gösterip
“Irmazan agayla anlaştıydık, zamanında iki dönümlük arsa verdiydi ben de ona bacımı gelin getirdim.”
Dedem kasketini iyice alnına indirmiş
“Babamın arsası neyim yoktu ki versin, hem bak bakalım şuraya evlenecek yaşta oğlu var mıymış babamın, sabi bunların hepsi.”
İbram Aga yeni sigara yakmış ama bu sefer dedeme uzatmamış
“Sen alırsın, civan oğlan değil misin? hem para da veririm üstüne, bir dönümlük?”
Dedem evin dibinde biten kuru otu koparıp, ağzına sigara gibi koymuş
“Başlığı erkek vermez mi?”
“Var mı pulun?”
“Cık” yapmış, İbram Aga da eline yarım dönümlük arsa parası sıkıştırıp ayaklanmış
“Eyi o vakit, gör hayrını.” bacısına kıllı elini uzatmış “Öp kız Aga’nın elini”
Dedemin anası bu küçük kızı gördüğünde tiksinçlikle bakıp sormuş dedeme kim olduğunu “Gelin” demiş dedem. Gelin almış almasına da on sekizine kadar dokunmamış hatta muhatap bile olmamış, bu süreçte ne olduğunu görmediği için anlatmadı, babaanneme sorduğumda dedi ki “O dedenin anası yok mu anası, günah olmasa kemiklerini köpeklere yedirirdim, kansız kahpe” O zamanlar küçüktüm çok da küfür bilmezdim “Kansız kahpe ne demek” diye sordum dedeme “Annemin lakabıydı” deyip gülümsedi.
Babaannem büyüdüğünde ufak bir eğlence tertipleyip evlenmişler. Dedem için hayatta değişen hiçbir şey olmamış ama, babaannem ağa konağından kerpiç kulübeye düşmüş, her fırsatta da söylemeden etmez “Ben çocukken hizmetçilerimiz vardı, bu dedene geldim ben hizmetçi oldum.” dedem de ya susar ya da “Benim babam da yanaşmaymış ondan çok garipsemedim” der geçermiş.
Ona göre dedem; işe yaramaz adamın teki olduğundan hayatta bir halt becerememiş, yetmezmiş gibi peşinde kardeşlerini, karısını da sürüklemiş. Beş dönümlük tarlayı en az bir ayda çapalar, en az bir haftada tohumlar, hasat geldiğinde de çürümeye yüz tutana kadar bitiremezmiş. Anası gelip kızdığında da “Toprağı incitmeyeyim diye sindirerek yapıyorum ana, eğer hızlı hızlı yaparsam seneye hasat vermez” Cahil anası aptal olmadığından inanmazmış bu hikayelere dedem de inandırma gayreti göstermemiş hiç. Bir de köylünün çapalarını, baltalarını bilermiş. Küçük kardeşi biraz iş tutacak yaşa geldiğinde ona öğretmiş de kurtulmuş bu işten. Özellikle baharları tek taş oynatmazmış, akşamları köy evlerine gider gelen aşıkları dinlermiş.
Babaannem bu zamanları daha çok “Karı kız peşinde koşardı” diye anlatıyor dedem de buna karşın “Behey kara cahil karı! köydeki tek genç kadın sendin zaten, hem köy evinde karının kızın ne işi var?” derdi.
İkimiz baş başayken tekrar anlatmıştı bana, duvarda asılı sazını kucağına alıp bir bebek gibi okşadıktan sonra “Aha bunun için gidiyordum” dedi.
Dedem evinin küçük kömürlüğünde bağlama yapardı. El aletlerinden, elektronik aletlerine kadar hemen her şeyini ya kendi yapardı ya da bir şekilde özelleştirirdi. Hurdacıdan aldığı çamaşır makinesi motorundan, zımpara makinesi, midye kabuğu tozundan güçlendirilmiş ahşap yapıştırıcısı. Atölyesi sanki bir masal kitabında yaşıyor gibiydi. “Peki nereden merak saldın ki bunlara?” zımparasını bir kenara bıraktı, çaydanlığı kaptı bir kendine bir de bana çay koydu “Annenle babana söyleme sakın, büyük adam çayı koydum sana” Çay sevmezdim ama hoşuma gitmişti. Biz çaylarımızı içe dururken o başladı anlatmaya
Bahar vakti geldiğinde civar köylerden sazcılar gelir, köy evlerinde bir iki hafta kalır, geceleri şarkılar söyler hikayeler anlatır, destanlar okur sonra da bahşişlerini toplar başka köye gitmek üzere yol tutarlarmış. Dedemin de aklı fikri sazda şiirdeymiş o zamanlar. Bir gün cesaretini toplamış aşığın karşısına çıkıp demiş ki “Ağa çırak al beni yanına ben öğreneyim şu mereti” aşık afallamış ilkte sonra sazının sapını iki eliyle tutup nazikçe kafa eğmiş “Aman ağa ne çırağı, büyüksündür sen benden. Hem hamile karın varmış öyle iş mi olur.” Dedem o an hatırlamış Babaannemin hamile olduğunu “İyi madem selametle” deyip basıp gitmiş eve. Zaten askerliği de gelmiş o zaman iki yıl arazi. Komando olmuş hatta işinde de iyiymiş. Okuma yazma öğrenmiş orada, bir sürü kitap okumuş
“Şekspiri bilir misin sen” diye sordu ,
“Evet biliyorum, annem okutuyor” Şöyle bir gururla baktı
“Aferin sana ama o yetmez Yunus Emre de bil, Mevlana bil, Zati bil” Bu isimleri biliyordum ama sevmiyordum
“Dinci onlar dede annem söyledi, biz alevi değil miyiz?”
Çayını tazeleyip elime üç tane kitap sıkıştırdı
“Halt etmiş annen! Şekspir şair de onlar yumurta küfesi mi, hepsini bileceksin”
Neden böylesi çıkıştığını yıllar sonra şiir defterleri elime geldiğinde anlamıştım.
Komutan dedeme “Gel seni asker yapalım” dediğinde gülümseyip elini öpmüş “Allah razı olsun, benden asker olmaz kumandanım” deyip memleketin yolunu tutmuş.
Avdan’a gelmeden önce şehre gidip son parasıyla kendine bir saz almış. Buradan sonrasında ne olacağı kararını çoktan vermiş, köy köy dolanıp şiir söyleyecek para kazanacakmış. Hatta hesap ta yapmış kafasında, aşağı yukarı iki üç köy evine gitse sazın parası çıkacakmış ama dediği gibi olmamış tabi. Avdan’a, evine geldiğinde babaannem iki çocukla beraber çıktığında dedemin karşısına bağlamasını kenara dayayıp çocuklarını öperken anası kaptığı gibi sazı paramparça etmiş
“İki tane çocuğun oldu daha hala saz peşinde koş sen, kalk git tarlayı çapala!” Babaannemin şefkat dolu baktığını da son kez o zaman görmüş, tükürüp suratına öfkeyle “Bir de koca diye geziyorsun yanımda” demiş. Dedem de kerpiç duvarın kenarına geçip çocuklarıyla hasret gidermiş “Siz bunlar gibi olmayın emi” diye fısıldamış kulaklarına sonra da çapaya gitmiş.
Bütün umudu tükendiğinde komşunun çöplüğünde bulduğu zeytinyağı tenekesi can suyu olmuş. Kaptığı gibi tenekeyi şöyle bir incelemiş “Olur bundan” deyip sıvamış kolları. Çapanın sapını testereyle düzleyip tenekeye takmış bir iki tel parçasını gerdikten sonra başlamış tıngırdatmaya. Sesi saza benzemiyormuş, hatta hiçbir şeye benzemiyormuş ama hoşlanmış bundan kendini diyar diyar gezen Karacaoğlan gibi hissetmiş “Aşık Yaşaroğlan” diye fısıldamış sonra da kıkırdayıp başka mahlaslar düşünmüş.
Babaannem bu hikayeyi farklı anlatıyor tabi; Dedem o tenekeyi şehre taşınana kadar bırakmamış hatta annesi onu da kıracakmış ama eniğini koruyan it gibi öfkeyle “yakarım ana bu evi sakın ilişme” diye hırlayıp tarlanın ilerisindeki çam ağacının dibinde oturup çalmaya devam etmiş. Babaannem o tenekeyi bırakana kadar doğru dürüst yüzüne dahi bakmamış, dedem bir iki gönlünü almaya çalışsa da nafile “Adam olmadan kocam olamazsın” demiş. Bir de üzerine çıkan buğdayın parasıyla dolma kalem alınca kendine iyice köpürmüşler “Ulen aptal herif! yazman mı var okuman mı, ne diye alırsın kalem, kış boyu da onu mu yiyeceğiz” diye söylenince dedem demiş ki “Sizin aklınız ermez, açlıktan ölmedik ya bulurum bir yolunu.”
Dedem o kalemi yazık ki saklayamamış “Almancı komşudan aldıydım bir daha nereden bulacaktım ki? mürekkebini de mum isinden yaptım mis gibi oldu.”
Çocuklar biraz büyüyünce artık köyde yaşamak zorlaşmış bir çare bulmak lazım gelmiş “Agam şehre gitmiş, biz de gitsek ya herif” demiş babaannem. Dedem gülümseyip yanağını öpmüş “Gideriz çakır gözlüm iste yeter ki” Çekip gitmişler İbram Aga’nın mahalleye bir boş arsa bulmuşlar, konduyu çatmışlar. Mahalle bataklıkmış o zamanlar köylerden taşınmış insanlar kurutmuş. Şansına o zamanlar bir odun fabrikası açılmış bir de haber salmışlar, okuma yazması olan işçi arıyorlarmış e haliyle dedem de atmış kapağı “Güzel bir saz alırım kendime mağışla o köy senin bu köy benim gezerim” diye düşünmüş. Öyle de yapmış almış bir kötü saz kendine, arta kalan parayla da hediyeler almış ev halkına “Bak hanım” demiş babaanneme “Bir de kızardın okuyup yazmama” Babaannem yüzünü ekşitmiş “İki çaput aldın da adam oldun, elalemin karıları neler giyiyor.” O zamanlar doğru düzgün işi olan tek kişi dedemmiş “Babaannenin şu elalem dediklerini hiç görmedim niyeyse” dedi.
Dedem akıllı adammış kısa sürede yükselmiş fabrikada vardiya amiri olmuş. O zamanlar köy zenginleri, odun fabrikalarına odun satmak için sıraya girer ve Türkiye’de bir çok işte olduğu gibi kestirmeden öne geçebilmek için amirlere, müdürlere rüşvet verilirmiş. Dedem üç aylık maaşını bir arada görünce almış parayı. Halamlara elbise, amcama defter kitap hayali kura kura eve yürürken içini bir huzursuzluk kaplamış “Haram yedirmem çocuklarıma” demiş kendi kendine ve paradan hiç söz etmemiş. Akan çatının altına koyduğu kovaları değiştirip divana oturduğunda babaannem bembeyaz bir suratla yanına gelip elindeki bir tomar parayı dedemin kucağına atmış “Allah belanı versin senin şerefsiz herif!” diye gürlemiş “Madem bu kadar çok paran vardı ne diye kuru ekmeğe, akıtan çatıya muhtaç ettin bizi, yazık değil mi şuncacık çocuklara” dedem parayı aldığı gibi çıkmış evden “Ne yaptın” diye sorduğumda “Haram paradan hayır gelmez yok etmek lazım” dedi. Arkadaşlarını toplamış evlerinden “Yürüyün pavyona gidiyoruz, hesap benden” demiş o paradan tek kuruş harcamamış eve. Beş parasız kaldığını bilen arkadaşları da kendi aralarında toplanıp evin çatısını yaptırmışlar. Dedem tamirli çatı altında kahve keyfi yaparken babaannem “Çocuklarına babalığını da pavyon arkadaşların yapar” diye söylenmiş “Çatı akmıyor ama sen ona bak” Hayatında ilk ve son kez o pavyon olayında zengin gibi hissetmiş, sonra da kendine yakıştıramamış bir daha da para için hiçbir şey yapmamış. Alıp bir kenara bıraktığı sazını geceleri kömürlükte çala çala öğrendikten sonra kaptığı gibi iş için gazinoları gezmeye başlamış. Hatta ilk durak rüşvet parasını yediği pavyon olmuş. Müzik işlerinden sorumlu gözü açık genç adam dedemi sabırla dinledikten sonra bir sigara ikram edip
“Yaşar abi senin tarzlar tutmuyor ki artık, arabesk falan var mı sende?”
“Yok bende hep türkü”
Adam elini dedemin omzuna atıp kibarca çıkış kapısına adımlarken
“Vallahi edebiyat derslerinde bile okutulmuyor bu türküler, Allah kolaylık versin” deyip postalamış. Dedem ikinci sigarasını da o gün içmiş “Tanımadığın insanlardan sigara alma sakın, ya kazıklamak için ikram ederler ya ikna etmek için” diye nasihat vermeyi de unutmadı. Tamamen yüzleşmiş gerçeklerle “Eğer istediklerimi yapacağım diyorsan, çağa ayak uydurmak gibi bir derdin olmayacak” dedi. O zamandan sonra eski neşesi gittikçe azalmış daha oturaklı olmuş e tabi yaş da büyüdükçe yapması gerekenlere teslim olmuş. Evdeki hengameden kaçmak için kahveye alışmış o sıralar Babaannemin iğneli lafları ve her fırsatta onu aşağılamasından kaçmak için geceye kadar gelmezmiş. Hatta bazen küçük halamı dedemi çağırması için gönderirmiş ama dedem kurnazmış geliyorum diye geçiştirir işine bakarmış. “Oyun oynamayı bilmezdim” diyor
“Oynayanları izlerdim.” İnsanlar oyuna davet ettiğinde veya neden oynamadığını sorunca da şöyle bir arkasına yaslanıp
“Oynarım oynamasına da malınızı mülkünüzü bırakırsınız diye gelmiyorum.” gözlerimi kocaman yapıp
“Kumar mı oynuyorlardı” diye sordum, saatini salladı
“Ben öyle sanardım da değilmiş, öylesine oynuyorlarmış.”
“Sonrasında oynadın o zaman” Sırıttı
“Yok günah diye oynamadım hiç” kafam iyice karışmıştı
“Oyun oynamak günah mı ki?” çayını höpürdetti
“Ben öyle biliyordum da meğersem parasına oynamak günahmış, zaten o zaman da saçma gelmişti Allah iskambili nereden bilsin de yasak etsin?”
Büyük halam evlenmiş, amcam evlenmiş, ortanca halam evlenmiş, dedemin annesi ölmüş haliyle koca evde dört boğaz kalmışlar. Aslında dedemin annesi inceden zenginmiş ama belli etmemiş ölmeden önce yazdığı mektupta “O Yaşar’a zırnık yok! her halt oldu bir adam olamadı” demiş. Babaannem bunu öğrenince alev gibi kızıp evi terk etmeye kalkmış “Sanki şimdiye kadar malla mülkle yaşıyorduk da, miras kalmadı diye üzüleceğiz” diyor dedem. Evin maddi yükü azaldığında evin kömürlüğüne şimdiki atölyesini kurmaya başlamış. İşten geldiğinde ve yemeklerden sonra yatana kadar burada vakit geçirirmiş. Bir gün dank etmiş kafasına “Niye kendi sazımı yapmıyorum ben?” Fabrikada attıkları odun ve kütük parçalarını getirip burada işler, aklına ne gelirse yaparmış. Bu el pratiği onu zamanla iyi bir saz ustasına dönüştürmüş hatta sipariş almaya başlamış. İlk başlarda dedemle muhatap olmayan babaannem artık tek tük konuşuyormuş dedem bağlamaları satmaktan ziyade hediye etmeye başlayınca tekrar küsmüş. Tekrar barıştıklarında da babaannem babama hamile kalmış.
Dedem romantik adammış. sesi güzelmiş, çevresine göre entelektüel birikimi de yerindeymiş. Hatta bu sayede her türlü meslekten, sınıftan arkadaşı olmuş. Hafta sonları cemevlerinde şişe rakı karşılığında türküler de söylediğinden mahalleli tanırmış severmiş “Aşık Yaşar” derlermiş bazıları, gençken kurduğu bütün hayaller kırk yaşına geldiğinde, karısı beşinciye hamileyken gerçekleşmiş “Peki o köy aşıkları gibi para kazanmadın mı hiç?” diye sordum. Başımı okşayıp kalem cebinden bir hobi çikolata uzattı
“Ne yapacaktım ki parayı? ben aşık olmak istiyordum. Hoş… insanlar aşık dedi de, ben kendimi hiç öyle göremedim.” Hobi çikolatayı afiyetle yiyip çayımdan bir yudum daha aldım, acıydı ama güzeldi
“Zengin olurdun, ünlü olurdun bir sürü şey olurdun.” küçük suratımı avuçlarının arasına alıp yanaklarımı öptü
“Söyle bakalım sen kitapları, müziği sever misin?”
“Çok severim”
“Adın ne senin peki?”
“Cenker”
“Hayır o değil ilk adın ne?”
“Yaşar”
“Bak zenginim ben zaten, hadi git de babaannene acıktım de”
“Aç değilim ki dede”
“Ben açım oğlum, ben söylesem hazırlamaz şimdi. hazırlasın bir şeyler de buraya getir son bir hikaye daha anlatayım sana”
Heyecanla çıktım atölyeden. Evin merdivenlerini tırmanıp babamın yanına oturdum. Kuzenimle birlikte rakı içiyordu, meze tabağından bir elma aşırıp ağzıma attım
“Ben büyüyünce dedem gibi olmak istiyorum” bir kahkaha patladı evin içinde
“Ol tabi oğlum ol ol da bir meslek de edin,”
“Dedemin mesleğini yapacağım işte”
başımı okşayıp kendi muhabbetlerine devam etmişlerdi. Pek umursamadıkları için babaannemin yanına koştum. Karnımın acıktığını söyledim, en güzel yiyecekleri hazırlarken benim için ona dedemin mesleğini sordum “Boş iş kalfası ne mesleği, saz yapıp elaleme hediye ediyor işte.” Ağzıma öfkeyle bir elma tıktı “Adını verdik sana da inşallah huyun çekmez. Yemeği burada ye aşağı götürme sakın.” Tabağı kaptığım gibi atölyeye koştum. Dedem çay içip kitap okuyordu. Beni görünce kitabını kapatıp yeni bir çay doldurdu ve afiyetle yemeye başladı. Bense iştahla yeni hikayeyi bekliyordum ama anlatmadı.
“E hikaye anlatacaktın”
“Yoruldum bugün, yukarıda rakı kalmış mıydı?”
“hı hı..”
Ayaklandı birden tespihini aldı eline “Gideyim de rakı içeyim biraz” diye mırıldandı “Sen de git sokakta oyun oyna biraz yoksa akşam senle yatmam” dedi. Ev küçüktü eğer onla yatmasaydım babaannemle yatmam gerekecekti. Fare gibi vik vik atölyeden çıktım. Dedem usulca merdivenleri çıkarken “Bari soru sorayım” dedim arkasından. Döndü gülümsedi ve başıyla onayladı
“Neden sazları bedavaya satıyorsun”
“Bedava satmıyorum, hediye ediyorum. Hem elalem ne yapsın? saz çalacağım diye teneke mi arasın? artık yağ petlerde satılıyor. Para önemlidir, tatlıdır… ama, satın alacağın bir şeyler varsa. Ben her şeyimi kendim yaparım. Sen de öyle ol!” Çıktığı merdivenleri tekrar indi ve karşımda dizlerinin üstüne çöktü “Hiçbir şeye bu kadar bağımlı olma, ne istedinse onu yap yoksa ömrün karanlıklarda geçer, aydedeyi de göremezsin.” birden durdu küçük gözlerime baktı “Ha bi de… Beni sakın kendine örnek alma anlattıklarımı da unut gitsin. Büyük adam ol”
Tekrar çıkarken merdivenleri arkasından tekrar seslendim
“Ben senin gibi olmak istiyorum”
Döndü arkasını ama bu sefer inmedi. Gururlu bir hüzünle gülümsüyordu
“Zeytinyağı tenekesiyle uğraşma ben saz yaparım sana anlaştık mı?”
Kafa salladım, o sırada annem çağırdı geç olmuştu, sokakta top koşturan diğer çocukları gördüm. Dedemden gizlice kömürlüğe girip duvardaki sazı çalmaya başladım beceremiyordum ama sesini sevmiştim.
O yaz Eskişehir’den ayrılırken dedeme uzun uzun sarıldım bana bir bağlama da verdi. Hoş değerini bilemedim ama o an aklıma zamkla yapışmıştı. Onu en son o zaman görmüştüm ve bana son sözü şu olmuştu “Tutkularının peşinden gitme eğer gideceksen de sıkı sıkı tutun onlara ölümün bile ondan olsun” Babam derin bir tövbe çekip arabaya bindirmişti beni yol boyu yeni sazıma sarıldım. Ama hiçbir zaman bağlama çalmayı öğrenemedim, gitar çalıyordum hatta ilk gitarımı da ayakkabı kutusundan yapmıştım sonra komşumuz bana üzülüp siyah bir gitar hediye etti. Dedeme çalmayı çok istemiştim, Eskişehir’e tekrar giderken yanımda götürdüm atölyesine gittim. bomboştu patates soğan çuvalları ve eski eşyalardan başka bir şey yoktu ağlaya ağlaya yukarı çıkıp babaanneme hesap sordum “Dedem atölyeyi niye bozdu?” Onun bile yüzü düştü, babamla anneme baktı sonra beni yanaklarımdan öpüp “Deden gelmeyecek bir daha” dedi. Babama çevirdim yüzümü “Öldü mü dedem” kafa salladı. Gitarımla beraber atölyeye girip kapıyı kilitledim anıra anıra ağladım. Dedem şiir söylemeyi çok severdi, ölümü de çenesine sıçrayan bir kanserle başladı acıyla yavaş yavaş öldü. Babam anlattı acı içinde kıvranırken yatakta “Oğlum beni götür bir çöpün kenarına bırak dayanamıyorum” demiş. Bana ettiği son söz aklıma gelmişti “Hiçbir şeye bu kadar bağımlı olma, beni de kendine örnek alma” O gün bugündür ya çalgıcı olmak istedim ya da yazar.








Çok derinlikli bir hikaye olmuş. Ellerine sağlık.
teşekkürler
Öykünün kendi içindeki tutarlılık çok tatlı. Sonunda çenesine vuran hastalık fakat tabiri caizse çenesiyle varolan bir adam. Fakat bir torunun hem de dedesini özleyen hala özleyen bir torunun tonu var anlatıda. Biraz daha mesafeli olsaydı daha etkileyici olabilirdi sanki. Atölyenin boş ve eski halinden eser olmaması, tabiri caizse yoktan bişey yapabilmesi ve torununa nasihat verirken aslında hem kendinin farkına varması hem de nasihatın ironisi. Beğendim ben eline yüreğine sağlık.
<3
Bana miras kavramını düşündürdü bu öykü. Dedenin torununa bundan daha güzel bir miras bırakamayacağını düşünüyorum. Her zaman kendi olmayı başarmış bir adam belki de torununa kendi olmayı öğretebilmiş nadir insanlardan…