Discipulus




+11 İyimser olmayan bir gözle bakılacak olursa; tüccar değilse ya da evi bucağı yakılıp yıkılmamışsa ya da resmî bir görevi yoksa kimse hiçbir diyarı gezip görmek zorunda değildir. Yerinde oturup tüm yaşamını tek bir bölgede sürdüren, başka ülkelere gidip görmeyen biri; salt yol yorgunluklarıyla ve gün algısı örseleriyle (jet lag’lerle) ömür geçiren birinden daha sığ değildir. Başka diyarlardan gelen insanlardan nice duyumlar edinmiştir, onların diyarlarını oralara uğramadan tanımıştır, bulunduğu fizikî konumla oraları karşılaştırmıştır, oradaki toplumla kendi toplumunu düşüntülemiştir, türlü türlü vargılara varmıştır. Sorgulamıştır. Öteki ise o sırada böyle bir bilgi birikimi elde etmeden yalnızca servet saçmıştır; üstelik her yere bir kez gitmeyi yeterli görmüştür.
Gerçek gezginler ise başka diyarları tek bir kez gezmenin yeterli olmayacağını bilir. Uğradıkları yere belirsiz aralıklarla birkaç kez daha uğramak, oraların iyileşimini ya da kötüleşimini gözlemlemek, bunun üzerine sorgulama yapmak, düşünmek, kendi ülkelerindeki fizikî konumları ve toplumsal yapıyı başka bakış açılarıyla irdelemek; kısacası “dünyâyı tanıdım” demek anca bunların hakkıdır.
Tabii bir de herkesin bu tür sorgulamalara girişmesini üstün insan olmanın bir zorunluluğu olarak dayatmak da âdil değildir. Daha yansız bakılacak olursa hiç kimse başka diyarları tanıyıp tanımak dünyâyı sorgulamak zorunda değildir. Her insanın dümdüz yaşayıp gitme hakkı vardır.
6B sınıfından Berkecan’ın Whatsapp grubunda arkadaşlarına “öyle çeyler yazıçam ki dehşet şeyler anlatıçam goruceksiniz kanınız donucak vahşet romanı yazıçam okurken miydeniz bulanıcak korkarak okuyçaksınız hıh” diye inatlaşıp yazdığı bir romana benziyor. Kitabın yazarı onun yerine birkaç gün Mayhem, Burzum, Slipknot falan dinlese bence daha kaliteli bir şey ortaya çıkarabilirmiş.
Çıkar çıkmaz popülerleşen kitapların abartıldığı kadar olmadığını daha önce deneyimlemiştim. Çavdar Tarlasında Rönesans en büyük hayal kırıklıklarımdan biriydi. Eğer alsaydım Kan Meridyeni de öyle bir hayal kırıklığı olacakmış.
Şöyle garip bencileyin.
İyi iş çıkaran çevirmenleri paylaşıyorum. Katılmak isteyen yorumlara yazıversin, nasiplenelim.
Sabri Gürses – Bulgakov
Fuat Sevimay – Joyce, Melville
Levent Cinemre- London
Behçet Necatigil – Hesse – Sadık Hidayet
Kamuran Şipal – Hesse
Tomris Uyar- Woolf
Mazlum Beyhan- Gogol, Dostoyevski
Eren Yücesay Cendey- Calvino
Avi Pardo – Fante
İlknur Özdemir- Judith Hermann
Sezer Duru- Thomas Bernhard
Gustave Flaubert, The Temptation of St Anthony gibi şiirsel fantazi cümbüşleriyle Gautier'nin izinden maharetle gider, bir ara kuvvetli bir gerçekçi meyile kapılmış olsa da dehşet kumaşının baş dokumacısı olarak görülebilir. Sonradan akımın bölündüğünü görüyoruz; bir yanda kasvetli ilgileri doğaüstü yerine insan düşüncesindeki anormalliklere yoğunlaşan Sembolist ve dekadan ekollerin garip şairleri ve fantazi sanatçıları, diğer yanda gerilimi, doğrudan kozmik gerçekdışılığın gece gibi karanlık kuyularından çekip çıkarak üstat öykü anlatıcıları.

















