İyimser olmayan bir gözle bakılacak olursa; tüccar değilse ya da evi bucağı yakılıp yıkılmamışsa ya da resmî bir görevi yoksa kimse hiçbir diyarı gezip görmek zorunda değildir. Yerinde oturup tüm yaşamını tek bir bölgede sürdüren, başka ülkelere gidip görmeyen biri; salt yol yorgunluklarıyla ve gün algısı örseleriyle (jet lag’lerle) ömür geçiren birinden daha sığ değildir. Başka diyarlardan gelen insanlardan nice duyumlar edinmiştir, onların diyarlarını oralara uğramadan tanımıştır, bulunduğu fizikî konumla oraları karşılaştırmıştır, oradaki toplumla kendi toplumunu düşüntülemiştir, türlü türlü vargılara varmıştır. Sorgulamıştır. Öteki ise o sırada böyle bir bilgi birikimi elde etmeden yalnızca servet saçmıştır; üstelik her yere bir kez gitmeyi yeterli görmüştür.
Gerçek gezginler ise başka diyarları tek bir kez gezmenin yeterli olmayacağını bilir. Uğradıkları yere belirsiz aralıklarla birkaç kez daha uğramak, oraların iyileşimini ya da kötüleşimini gözlemlemek, bunun üzerine sorgulama yapmak, düşünmek, kendi ülkelerindeki fizikî konumları ve toplumsal yapıyı başka bakış açılarıyla irdelemek; kısacası “dünyâyı tanıdım” demek anca bunların hakkıdır.
Tabii bir de herkesin bu tür sorgulamalara girişmesini üstün insan olmanın bir zorunluluğu olarak dayatmak da âdil değildir. Daha yansız bakılacak olursa hiç kimse başka diyarları tanıyıp tanımak dünyâyı sorgulamak zorunda değildir. Her insanın dümdüz yaşayıp gitme hakkı vardır.






