BİR TELEFON GÖRÜŞMESİ-aklım kadar ötedeyim, sense benden beethoveen kadar uzaktatebliğ ediliyoruz sanki susuzluğa ve uykusuzluğa, sahi saat kaç-sahi sular vardısular bizi korkusuzca sularlardı karanlıkta ilahi taşları sever gibineden aradın beni, kaybolmadım kiarama bir daha, ararsan kaybolursun korkularında-ben kaybolursam sen sensizliğinden suçlu olursun, suçla avunursunherkes çekildişimdi herkes yeniden çekilecek ve mavi bir şey kalacak sanki ağzımda-bana ağzını verağzınla örteceğim içimdeki uçurumları, kimse düşmesinkimse üşümesin diye örteceğim ağzını dudaklarımlaceylanlar öldü mü martılar gömer çünkü onları uykulara-bunlar nasıl kolay kelimeler, kolay sesler, kolay yalanlar,kolay trajedilerkolajı yarım bırakılmış, tasviri ertelenmiş ürpertilerbeni arama bir daha-bir daha sen arama beni, beni arayacaksa polis arar sokaklardait arar, düş ararkeskin ve allahı olmayan bir cehennem arar kendimde bulacak olursabir kırık ilhan İrem plağı ver bana-hayır, asıl sen aramaaranan ve bulununca ortadan kaldırılacak bir acıyım benacıyan bir şeyim ağrının ortasında varlığından devasaelimdeki plakların bir yüzü silinmiş, sadece çığlıklar var orada-o zaman kimse aramasın bizi, seni de aramasınlar, beni deulaşamasınlar tedirgin saldırganlığımızaiçimdeki rüzgâr kanıyor, kan rüzgârdan değil efkârdan akıyor ince ince-telefonu kapatmak zorundayım, biri kapıyı çalıyor gecenin bu yansındabelki binleri de binayı kuşattı, numarası silinmiş tüfekler varomuzlarında-omuz dedin, omuzlarımı da aramasın kimse, orada uyumuştunbirkaç keredelil bulurlar, deli bulurlar, bizi bulurlar belki omuzlarımda-telefonu kapatmak zorundayım, biri kapıyı kırdı bana usul usulyaklaşmaktabelki birileri de yüzümü kuşattı, evin her yeri baştan aşağı sancımakta-ciddi söylüyorum beni bir daha arama, üstümü arama, ruhumu aramayasak belge arıyorsan kalbim, uyuşturucu arıyorsan adın varsadece ardımda-telefonu kapatmak zorundayım, biri aşkıyla bana kurşun sıkmaktabelki birileri de beni sevebileceğini farketti, bedenim slogan oldumeydanlarda-telefonu asıl ben kapatmak asıl ben zorundayım asılyuttuğum haplar şiddetle patlamaktasen buna lüzumsuz intihar diyeceksin sanırımama lüzumlu bir narkozdu ömür boyu sürecek aslında..bir daha beni arama..-sen de aram a aslında..-arama lütfen..-ne olur sen de arama..-bir dahaki peygambere kadarsözasla!sen de..-arama!...ama aslında.
Discipulus




+16 Mahkum edilmiş cadıların hayali seks yaşamlarının anlatıldığı resimli ucuz kitapçıklar infaz sırasında seyircilere satılıyordu. Gravürlerle süslenmiş bu ilk tabloitler şeytan tarafından ayartılmanın renkli anlatılarını sunuyordu. Cadıların iddia edilen suçlarının çoğu aynı olduğundan, matbaacılar pek çok infaz için sadece başlıklardaki suçlu isimlerini değiştirerek gravürleri yeniden kullanabiliyorlardı. Alıcılar/seyirciler ellerinde cadıların suçlarının resimli tasvirleriyle kadınların çığlıklarını dinlerken, hem ahlaki bir şok yaşıyor hem de sadist bir haz alıyorlardı. İnfaz bittiğinde, kitapçıklar sonra tekrar gizli gizli bakılmak üzere ellerinde kalıyordu.
13. yüzyıldan itibaren eşcinsel ilişki yaygın olarak suç sayılmaya başlayınca kiliselerdeki erkek evlilikleri de kesildi. Bizans İmparatoru II. Andronicus 1306’da ensest ve büyücülüğün yanı sıra erkekler arasında seksin de yasaklandığını ilan ederken şöyle diyordu: “Eğer bazıları aynı cinsle birliktelik törenlerine katılmak isterse, onları engellemeliyiz, çünkü kilise onları tanımıyor.” Törenlerin Latince metinleri silindi -muhtemelen imha edildi- ve varlığını koruyan Yunanca metinler onları onaylamayan kilise adamları tarafından zaman içinde tahrif edildi. 16. yüzyılda Montaigne “garip bir kardeşlik”ten söz edecekti. Buna göre Roma’daki Portekizli erkekler “kilise ayiniyle evleniyor, bizim evlilik törenlerimizde okuduğumuz aynı evlilik duasını ediyor ve sonra da yatağa gidip birlikte yaşıyorlardı”. Hepsi yakılarak öldürüldü.
Ur-Nammu döneminde nişanlı bir bakireye tecavüz etmiş bir adam ölümle cezalandırıldı. Bu ceza, kıza karşı işlenen suçtan ziyade müstakbel damadın kıza sahip olacak ilk kişi olma hakkının elinden alınmasına işaret etmektedir. Yaklaşık bin yıl sonra, Asurlular dönemine gelindiğinde yasalar daha karmaşık ve, Asur geleneğine uygun şekilde, daha acımasızdı. Nişanlı kızlara tecavüzün cezası her zaman olduğu gibi ölümdü ama yasa henüz evlilik sözü almamış kadınlara tecavüze de dikkat ediyordu artık. Böyle durumlarda kızını bakireler için öngörülen yüksek fiyata evlendirme şansını yitirmiş babaya da kefaret ödenirdi. Baba, tecavüzde bulunana dava açabilir ve eskiden bakire olan kızının başlık parasının üç katını alabilirdi; sonrasında tecavüzcüyü kızıyla evlenmeye zorlayabilir ya da kızını başka birine verebilirdi. Lekelenmiş bir kızın başlık parası “serbest piyasada” daha düşüktü ama yine de baba kârlı çıkıyordu. İşin içine tatlı bir intikam duygusu katmak için, Asurlu babalar böyle durumlarda tecavüzcünün karısını kendine köle olarak alıp istediği gibi kullanma seçeneğine de sahiptiler. Böylece bir adam bakire bir kıza tecavüz ettiğinde, iki masum kadın bundan zarar görüyordu: Belki de hayatının geri kalanını kendisine tecavüz eden adamla geçirmeye babası tarafından zorlanacak kurbanın kendisi ve tecavüzcünün, kurbanın ailesinin kin dolu çevresine teslim edilecek karısı.
Hiçbir Mezopotamya uygarlığı fuhuşu damgalamamış ve kısıtlamamıştır. MÖ 1750’de Hammurabi döneminde, Babil şehrinin tapınaklarında ve caddelerinde çok yoğun ticaret (hem erkek hem de kadın ticareti) yapılıyordu. En çok arzu edilen ve en pahalı olanları da tapınak fahişeleriydi. Onların tam olarak nasıl bir dinsel işlev gördükleri belli değil ama görünüşe bakılırsa, hem becerikli haz vericiler hem de müşteri/tapınan ve tapınak tanrıları arasında aracılar olarak çalışıyorlardı. Dindarlığa giden hakiki yolun parayla seks yapan bir kadının bedeninden geçip geçmediği tartışılır olsa da, bunun kazançlı bir ibadet türü olduğu su götürmezdi. Kutsal fahişelerin ücretleri tapınak gelirlerinin önemli bir kısmını oluşturuyordu.
....İnsan üzülmeye görsün hayat hep tutukturKar, ölünün üstünü bembeyaz bir örtüyle kaparSivri bacaklı delikanlılar birbirlerine dargınayrılmışlardır buralardanMevsimlerin aşka göre değiştiği rivayet edilir kasabadaYani artık tamamen sevdayı ele geçirmiştir mevsimlerÖzlemek,Unutulmak ile hatırlanılmak arasında bir ara istasyondurÇığlık çığlığa koşarak bir iki teselli yürür ömürlereRakının tadı küflenir çürür bir iki Işık ağlarBir iki yalnızın ismi okunur topraktanSenden hâlâ bir haber yokturİnsan üzülmeye görsün ona hayat hep suçluluktur
Papalagi'nin son derece kendine has ve karışık bir düşünce tarzı vardır. Nasıl yaparım da bir şeyi kendim için kullanırım ve bu kullandığımın hakkı da benim olur diye düşünür. Bütün insanların yararını değil, bir tek kişinin yararını düşünür hep. Bu tek kişi de kendisidir. Biri kalkıp dese ki "Bu kafa benimdir, benden başka kimsenin olamaz", doğrudur, onundur gerçekten, kimse sesini çıkaramaz. Elin sahibinden başka kimsenin o el üstünde hakkı yoktur. Buraya kadar Papalagi'ye hak veriyorum. Ama o, bununla kalmayıp yalnızca kendi kulübesinin önünde yetişti diye "Bu palmiye benimdir" diyebilir. Sanki onu yetiştiren kendisiymiş gibi. Oysa palmiye kesinlikle onun değildir, asla. Onu yerden çıkartıp bize uzatan Tanrı'nın elidir. Tanrı'nın birçok eli vardır. Her ağaç, her çiçek, her ot, deniz, gökyüzü, gökyüzündeki bulutlar bütün bunlar Tanrı'nın elleridir. Onları tutabiliriz, varlığına sevinebiliriz, ama kalkıp da, "Tanrı'nın eli benim elimdir" diyemeyiz. İşte, Papalagi'nin yaptığı budur.
Marx'ın kendi dünya görüşünü açıklayan en güzel sözlerini Kutsal Aile adlı kitabında bulmak mümkündür: "Tarih bir şey yapmaz. Onun büyük bir serveti yoktur, tarih savaşmaz ve mücadele etmez. Her şeyi yapan, mülkiyete sahip olanlar ve savaşanlar, gerçek canlı insanlardır. Tarih, sanki bir kişilik gibi insanları kendi amaçları doğrultusunda kullanmaz. Tarih, arzularını ve amaçlarını gerçekleştirmeye çalışan insanların eylemlerinden başka bir şey değildir."











