Kapitalizmin tarihi genellikle; karanlık çağların sınırlı pazarlarından ekonomik aydınlanmaya, ticaretin özgürleşmesine ve sanayi devrimine doğru ilerleyen bir inovasyon ve gelişim hikayesi olarak anlatılır. Ana akım ekonomistler, bu geçişin yaşam süresi ve refahındaki artış ile serbest piyasaların yükselişi gibi olumlu yönlerine odaklansa da ekonomi ve kapitalizm tarihi tamamen masum veya barışçıl değildir. Bu geçişin ardında feodalizmin, vebanın, sömürgeciliğin ve sistematik şiddetin karanlık gerçeklerini gözlemlemek de pekala mümkündür. Bu yazı, önce ana akım ilerleme anlatısı ile küresel pamuk tarihi arasında keskin bir karşıtlık yaratmak; ardından da modern kapitalizmin sorunlarına ve alternatif getirdiği iktisadi kavramlara yorum getirmek amacıyla yazılmıştır.
Neredeyse her ekonomist, her ne kadar kapitalizmin tarihinin belirli bir kıta veya dönemle sınırlı olmadığını öne sürse de perspektiflerinde önemli farklılıklar mevcuttur. Temel ayrım, 16. yüzyılın başı ile 19. yüzyılın ortaları arasındaki dönemin yorumlanmasında yatmaktadır. Bildiğimiz anlamda kapitalizm kavramı, genellikle siyasi güç talep eden tüccar elitlerle başladı, bu da otoritenin ve sermaye gücünün belli bir zümrede toplanmasına yol açtı. Bu dönem küresel ticarette ve kurumlarda iyileşmeler getirse de aynı zamanda üretim anlayışını temelinden sarstı ve değiştirdi. Gelişen gemicilik teknolojisi ve buharlı makinelerin icadı, kıtalar arası ticaret ve sömürge ilişkilerini pekiştirdi. Özellikle Avrupa ülkeleri tarafından yarış haline getirilen bu sömürgecilik, kapitalizmin ilk tohumlarını eken etkenlerden biri oldu. Bu durum; Sven Beckert tarafından, üretimin Avrupa’da merkezileşebilmesi için kölelerin Afrika’dan getirilip Amerika’da pamuk toplattırıldığı ‘Savaş Kapitalizmi’ süreciyle, pamuk ve giyim endüstrisi üzerinden kavramsallaştırılır. Literatürde “War Capitalism” olarak adlandırılan bu kavram, kapitalizmin sadece serbest ticaret olmadığını, aynı zamanda devlet veya yasa destekli sömürge ve ticari kayırma da içerdiğini gözler önüne serer.
Bu üçgen ilişki, “West and the rest” yani batı ve diğerleri kavramını yaratmış ve ticaretin “sıfır toplamlı bir oyun” (birinin kazancının diğerinin kaybı olduğu bir düzen) olarak meşrulaştırılmasına zemin hazırlamıştır. Avrupa sermaye birikiminin merkezi haline gelirken, dünyanın geri kalanı bir hammadde kaynağına veya bitmiş ürünler için bir pazara dönüşmeye başlamıştır. “Batı ve diğerleri” anlayışının tohumları öyle güçlü kök salmıştır ki tarih, sosyoloji, iktisat ve hatta pozitif bilimleri doğrudan etkilemiştir. Günümüzde batının dışında kalan ülkeler devamlı beyin göçü vermekte, merkez kapitalist ülkelerin şirketleri ve fabrikaları için ucuz iş gücü sağlamakta ve belli siyasi destekler karşılığında ham madde temin etmektelerdir. Bu aksiyonlar belli bir istencin değil, tam aksine bir zorunluluğun göstergesidir. Zira bu tür ülkelerin kendi ekonomik bağımsızlıklarını kazanma ve pazarda yarışmalarını sağlayacak olan üretim kapasitesine dair imkanları daha 1800lü yıllarda kaybettikleri üretim ve sömürge yarışında kısıtlanmıştır. Üretim ve ticaret kapitalizmden önce var olsa da, modern üretim anlayışı ve ticari ilişkiler sanayi devrimi ve globalleşme döneminde şekillenmiştir. Merkez kapitalist ülkeler bu dönemde verimli ve gelişmiş üretim araçlarına sahiptiler. İktisadın bir bilim olmasından da önce bildiğimiz bir yasa bize şunu söyler: Eğer kar etmek istiyorsan ya pahalıya satmalısın ya da ucuza üretmelisin. Afrika’dan getirilen ucuz iş gücü (köle) ve Avrupa’nın yeni tarlası Amerika’da toplanılan pamuk işte tam da bu yasanın bir ürünüdür.
Sanayi Devrimi ve kapitalizme dair anlatılan en önemli faydalardan birisi, fiziksel üretime olan gereksinimi düşürmesi ve bu sayede çok az emekle çok fazla ürün üretmeye imkân tanımasıdır. Gerçekten de istisnasız her ekonomist tarihin büyük bir bölümünde ne kadar üretebileceğimiz konusunda ciddi sınırlamalara mahkûm olduğumuz konusunda hemfikirdir. Hatta günümüzde bu kadar çok malı bu kadar az insan emeğiyle üretebilme imkanımıza şükretmek gerektiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Daha şiirsel bir ifadeyle, tarihin bu döneminde insanların üretim potansiyeli zincirlerini kırmıştır. Ancak, bu ileriye doğru sıçrayış aynı zamanda ciddi sorunlar da yaratmıştır. Pek çok ana akım ekonomist için bu sorunlar, iklimimize ve kaynaklarımıza zarar veren ağır bir bedel ödediğimize dikkat çeken temel olarak çevresel sorunlardır. Ancak kapitalizmin devlet faktörünü düşündüğümüzde, sorunlardan bazılarının siyasi olduğunu görmek pek de imkansız değildir.
Heterodoks ( ana akım dışı) iktisadın öğretileri, artık tüm insani ihtiyaçları karşılama potansiyeline sahip olduğumuzu ancak bu fırsatın siyasi gerçeklik tarafından engellendiğini savunur. Modern dünyanın ekonomik imkanları ile siyasi sınırları arasında bir kopuklukla karşı karşıya olduğunu iddia ederler. Ortodoks iktisat öğretiminin verildiği herhangi bir üniversite amfisinde duyacağınız ilk şey, sonsuz arzusu olan insanların hizmetinde sınırlı kaynağın olduğu ve bu durumun bir kıtlık oluşturduğudur. Halbuki Heteredoks iktisat, doğal kıtlık sorununun çözüldüğü bir aşamaya geçtiğimizi öne sürer. Gelişen ve verimlileşen üretim teknolojileri ile artık dünya üzerindeki her bir insanın kıtlıktan uzak bir yaşam sürmesinin mümkünlüğüne dikkat çeker. Yani eğer tüm insani ihtiyaçlar herkes için karşılanabilecek durumdaysa ancak yaşadığımız gerçeklik bunu yansıtmıyorsa, sorun iktisadi değil politiktir. Bu durum, mevcut sorunun artık kaynak kıtlığı değil, dağıtımdaki “siyasi izin” kıtlığı olduğu yönünde yeniden yorumlanabilir. Zira ekonomide eğer yeterli sermaye birikimi varsa ancak bu birikime rağmen refah sıkıntıdaysa, elde olan diğer faktör yani dağıtımda bir sorun olduğu bir ders kitabı bilgisidir.
Kaynak kıtlığından dağıtım kıtlığına olan bu kayış, ana akım ekonomistler tarafından tartışılan “artmış yaşam beklentisi” kavramının bir eleştirisi olarak da kullanılabilir. Yaşanan yılların nicel değeri gözle görülür bir şekilde artmış olsa da bu yılların kalitesi için her zaman aynı şey söylenemez. Eğer sistem ömrü uzatıyor ancak barınma ve sağlık gibi temel ihtiyaçları karşılamakta başarısız oluyorsa, neoklasik iktisadın tarif ettiği ve sanayi devrimi ile kapitalizmin sayesinde olduğu iddia edilen ekonomik ilerleme henüz tamamlanmamış demektir.
Ek olarak, artık kıt olmayan kaynakların dağıtılması konusunda yaşadığımız kıtlık, özellikle 20. Yüzyılda gördüğümüz yıkıcı küresel hareketleri açıklamaya da yardımcı olur. Bir sistem devasa bir üretim kapasitesi sergileyip de nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılayamadığında radikal ideolojiler için bir boşluk yaratır. Çin ve Meksika’daki devrimler, anarşist hareketlerin yükselişi ve nihayetinde 20. yüzyılda nasyonal sosyalizm, faşizm ve komünizmin ortaya çıkışı, bu dağıtım başarısızlığına verilen tepkiler olarak yorumlanabilir. Bu hareketler yalnızca kültürel veya manevi değişimler değildi; iktisadın “nasıl üretilir” sorununu çözmüş ancak “kim için üretilir” sorusu üzerinde şiddetle bölünmüş bir dünyanın sonucuydu.
Sonuç olarak, ana akım iktisadın devamlı dile getirdiği “sanayi devrimine ve kapitalizme getirilen faydalar” veri ve bağlam düzleminde doğru olmasına karşın yaşam pratiğine tam olarak sirayet edememiştir. Bu durum, kapitalizmin ve gelişen sanayiciliğin tarihinin tam olarak bir peri masalı olmadığından ve günümüzdeki sorunun bir kapital birikimi değil, kapital dağıtımı eksikliğinden geçtiğinden dem vurularak sebeplendirilebilir. Bu dağıtım sorunu ve sistemin gelişim anlayışı yalnızca potansiyel refahımızı kısıtlamamakta; aynı zamanda kendisine karşı doğurduğu komünizm, faşizm gibi “anti” ideolojilerle tarihin çalkantılı zamanlarına zemin hazırlamaktadır.
Bu yazı benim dönem ödevimin türkçeye çevrilmiş ve basitleştirilip kırpılmış halidir. Eğer talep ederseniz çok daha kapsamlı ve çok daha fazla ekolü içine alan bir kapitalizm yazısı yazabilirim. Buraya kadar okuduysanız da alnınızdan öperim. Yaşasın İktisat!








Sağlam yazıydı.Kapsamlı kapitalizim yazısı da çok güzel olur!
Eline sağlık Kirpi. Sadece tek bir şey takıldı kafama; Faşizm’in neden sistemin “Anti” ideolojisi olduğunu pek anlayamadım.
Teşekkür ederim. Faşizm direkt olarak kapitalizmin antisi değildir. Third position olarak kendisini hem komünizmin hem de kapitalizmin karşısında konumlandırır. Hatta buna gelenekçiliği de ekleyenler var. Yirminci yüzyılda ortaya çıkan bu ideolojilerin sebeplerinden birisinin kapitalizmin yarattığı refah ve yeniden dağıtım kıtlığı olmasından dem vuruyorum çünkü gerek yalnızca kapitalizme ya da kapitalizme beraber başka görüşlere de tepkili olan ideolojiler bunlar. Bu sebeple kapitalizme karşı bir anti paketine aldım. Umarım anlatabilmişimdir