Malthus’u yenmek kolay değil. Bir şeyleri sloganlaştırmak aslında onların içini boşaltır ancak Malthus’u “iktisadın pesimist yüzü” olarak tanımlamakta sorun görmüyorum. İktisat ve sosyoloji çalışan insanlar onu tanıyor olsa da çoğu insanın Malthus’u duymaması pek doğaldır. Zira hem karmaşık hem de iç karartıcı nüfus problemi üzerinde çalışan bir adamı herkese duyurmak pek de akıl kârı değildir.
İktisat camiasında nüfus üzerine yoğunlaşmasıyla bilinen Thomas Malthus, bu takıntısının bir meyvesi olarak bize “Malthusçu Tuzak” kavramını armağan etmiştir. Ekonomi biliminin birkaç yüzyıl, insanlığınsa binlerce yıldır başını ağrıtan bir kördüğümdür bu tuzak. Malthus’un bu kavramla ortaya attığı kehaneti anlamak için gelin sizi bir köye götüreyim.
Her şeyden önce bu köyün kurallarını anlatmam gerek. Köydeki bütün kaynaklar herkesin kullanımına açık ve eşit dağıtılmakta. Köyde tek bir verimli tarlamız var, rahat sulayabilmek ve zengin bir hasat kaldırmak için sulak bir yere yapmışız bu tarlayı. Tarla bize on birimlik hasat veriyor ve köyde beş kişiyiz. Kişi başına iki birim; biriyle karnımızı doyuruyoruz, diğeriyle de ya kötü zamanlarımız için güvence sağlıyoruz ya da düğündür şenliktir oralarda tüketiyoruz. Kısacası hayat güzel, keyifler yerinde. Karnı doymuş, keyfi yerinde her canlı gibi üremeye başlıyoruz. Ancak doğanın acımasız bir matematiği var: Bizim sayımız geometrik (2, 4, 8, 16…) artsa da üretimimiz yani kaynaklarımız aritmetik (2, 4, 6, 8…) artıyor. Bu işin nereye gideceği belli. Masadaki tabak sayısı, boğaz sayısına yetişememeye başlıyor.
Nüfus arttıkça tarla bize yetmiyorsa biz de yeni bir tarla yaparız diyerek kolları sıvıyoruz ama işler iktisatta öyle yürümüyor. Hatırlayın, ilk tarlamız köyün en verimli yerindeydi. Şimdi o yer zaten kullanımda olduğu için yeni tarlayı daha az verimli bir yere yapıyoruz. Dar, taşlık, susuz bir yere. Tamam, artık daha fazla hasadımız var ancak yeni tarlanın bize verdiği ek hasat asla önceki tarla kadar olmayacak. Bu duruma iktisatta “Azalan Verimler Yasası” diyoruz. Susuz bir gün sonrası içtiğiniz o ilk bardak suyu hayal edin. İkinci, üçüncü, dördüncü seferden asla ama asla o ilk seferki zevki ve yararı alamazsanız. Aldığınız verimin her seferinde düşmesinin iktisadi karşılığı işte “Azalan Verimler Yasası”.
Yeni tarlalar kovalamak beyhude; nüfus artmaya devam ediyor ancak ürünlerin sayısı her seferinde gerimizde kalıyor. En başta, ihtiyacımızdan arta kalan bir birim ürünümüz varken şu anda öyle bir noktadayız ki ihtiyacımız olan o bir birimi bile zor buluyoruz. Kişi başı gelirimiz artık asgari seviyede, hayatta kalma düzeyinde. Malthus sırıtmaya başlıyor.
Diyelim ki aramızdan genç bir deha neden sadece tarlaya bağlı olduğumuzu sorguladı ve hayvancılığa odaklandı, üstüne bir de devrimsel nitelikte bir yem karışımı yapıp hayvanların olabildiğince besili olmasını sağladı. Bu dahiyane girişim sayesinde artık hayatta kalma sınırında değiliz. Hatta nüfusumuz artmasına rağmen ani teknolojik gelişim sonucu kişi başına düşen ürün sayısı dörde çıktı. İlk başta herkese ekstradan bir birim düşüyorken şimdi üç birim düşüyor.
Kurtulduk mu? Hayır. Refahı görünce daha da çoğalmaya başlıyoruz. Çocuklar doğuyor, ziyafetler veriliyor, kadehler bizi kurtaran genç dehanın şerefine kaldırılıyor. Ancak dehalar her nesilde gelecek diye bir kaide yok. Bunu da en acı yoldan anlıyoruz. Refah içinde çoğalarak geçirdiğimiz bunca yıldan sonra yeniden öyle bir noktaya geliyoruz ki ürünler sayımıza yetmemeye başlıyor. Önce kişi başı dörtten üçe düşüyor ürün sayısı. Sonra üçten ikiye, ikiden bire yani ihtiyaç noktasına. Azalmaya devam ediyor ve yeniden hayatta kalma sınırına dönüyoruz. Eski günlerin refahından eser yok. Yeniden kıtlık ve sefalet dönemindeyiz artık. Başladığımız yere geri döndük, sadece sayımız arttı. Yeniden bir deha ya da gelir kapısı beklemeye başlıyoruz. Ta ki nüfusumuz onu da yutana dek. Sonsuz bir refah ve sefalet döngüsü…
İşte ilk çoğaldığımız andan beri içine yavaşça düştüğümüz Malthusçu Tuzak budur. Teknolojik gelişmeler ya da yeni kaynaklar bize refah getirse bile aynı refah yüzünden artan nüfus, zamanla o refahı yutmaya başlar ve yeniden aynı sefalet sınırına geri döneriz. Kaçış yok, umut yok, refah ise hep geçici. Daimi olan tek şey bir gün açlık sınırına geri döneceğimiz.
Ha bu arada, başta demiştim ya köyde bütün kaynaklar eşit dağıtılıyor diye. Yaşadığımız dünyada böyle bir şey söz konusu değil. Malthus’un çürüten eli bize değmeden önce siz çoktan açlık sınırına düşüyorsunuz. O el bize değdiğinde ise tarihin en ölüm dolu anlarına tanık oluyoruz. Malthus düşene bir tekme daha deyip sizi ölüm noktasına getiriyor yani. Ancak ilginç bir şekilde insanlık tarihinin en refah dolu ve eşitlikçi zamanlarını da bu tekme meydana getiriyor. Eğer talep ederseniz gelecek yazılarda Malthusçu Tuzak’tan kurtulduğumuz ve en refah dolu zamanlarımızı neden ölüm ve acı dolu felaketlere borçlu olduğumuzu iktisadi çerçevede açıklayabilirim. Yaşasın İktisat.








İsteyenler tahmin yapabilirler. Tarihte neden ölüm ve sefalet dolu karanlık zamanların ardından insanlığın en refah dolu zamanlarını görme eğilimindeyiz? Malthusun denklemini çok düz mantıkla düşünün.