Oğuzhan BAHAR
@Oguzhanbahar
12 Takip12 Takipçi
2,0K Puan
"Discipulus"Discipulus
zeynepsyIsimsiz YokkisiCenkerekiztastuna yamac 06Eraykaya +6
https://www.youtube.com/@abcdostlari Edebiyatta insan davranışlarını anlamlandıracağı bir şeyler arayan biri
Akış
Kitaplarım
Alıntılar
İncelemeler
Okuma Durumu
Yazıları
Hakkında
Medya
Topluluklar
Kitap İncelemesi
Dayanamadım yine bi Türk edebiyatından eser okudum. Bu roman ama bir anı-roman o yüzden bu incelemem edebiyattan daha çok tarih ve sosyoloji incelemesi olacak. Çünkü elimdeki kitap Balkan Harbi’nde yüzbaşı olarak Edirne Kalesini savunmada görev yapmış, ardından Bulgarlara esir düşüp Sofya’da kalmış bir askerimizin, Raif Necdet Kestelli’nin kitabı. Uful... Yalnızca Uful ile kalmayıp, yine tam aynı yılda Amerika’dan Balkan Harbi’ni incelemeye gelen, resmi olarak devlet görevi olarak incelemeye gelen, Jacob Gould Schurman’ın “Balkan Savaşları” kitabına da baktım. Günü gününe yazılmış bu iki eser bize karşılaştırmalı olarak, Balkan harbi niye başladı, başta bizi ve tüm dünyayı nasıl şaşkına çevirdi, Balkanların ve Türkiye’nin geleceğini nasıl değiştirdi sorularına çok net cevaplar veriyor. Hatırlarsanız bir önceki incelememde 1918 yılında “Müfide Ferit Tek”in yazdığı AYDEMİR kitabında “Türk Milliyetçiliği nasıl ortaya çıktı, nasıl evrildi.” şeklinde bir bölüm anlatmıştım size. Çünkü o kitap Türkçü, Turancı görüşün ilk örneklerindendi. O incelemede demiştim ki bizde milliyetçilik Balkan Savaşları’ndan sonra alevlendi. Biz o şamarı orada yedik. Orda bi şok olduk... Kitabın içinde de Raif Necdet, tüm o karamsarlığın içinde şey diyor, kapakta da var. “Her Ufûl, her batış, bazen daha parlak bir tulû (doğuş) getirir.” Ufûl kitabı, direkt Edirne savunmasıyla başladığı için biz önce Amerika’lıya gidelim ve Balkan harbi nasıl başlamış ona bakalım. Amerikalı Schurman diyor ki; Türkler o unutulmaz Kosova savaşı ile 1389’da slavları ve rumları yendi. “Dünyada çok az savaş, hristiyan ulusların uzun ve inatçı bir direnişten sonra Müslümanlar tarafından yenilgiye uğratıldığı bu Kosova savaşı kadar derin ve kalıcı bir etki yaratmıştır.” ve diyor Türkler 500 yıldan fazla bu toprakları elinde tuttu. “Ancak, Türklerin fetihleri tamamen askeri nitelikteydi. Hor gördükleri tebaaları için hiçbir şey yapmadılar ve onlardan haraç ve yağmadan başka bir şey istemediler. Bu milletler yüzyıllar boyunca Müslümanların hoşgörüsüzlüğü, kötü yönetimi, baskısı ve zulmü altında tamamen ezilmiş ve ulusal bilinçleri bile yok edilmişti.” Ulan, bunu diyen de Amerikalı haa, 500 yıl yönetmişiz de Bulgar’ı, Sırp’ı, Yunan’ı kimliklerini kaybetmemiş. Siz Amerika’nın yerlilerini 100 yılda dünyadan sildiniz. İkiyüzlülüğe bak :ddd Neyse Slavların bakış açısını da görmüş oluyoruz. Onların ne düşündüğünü bilmek, o yıllarda bize karşı düşmanlıklarını anlamak adına önemli bunlar sonuçta. En çok zorlarına giden, “zulmün doruk noktası” diyor Schurman, yeniçeri birliklerine katılmak üzere İstanbul’a gönderilen 10 ila 12 yaşlarındaki hristiyan çocuklardı.” Bosna ve Güneydoğu Bulgaristan’daki halkların bu gibi şartlardan korunmak adına müslüman olmaları şaşırtıcı değildir, asıl şaşırtıcı olan halkın çoğunluk olarak , nesilden nesile her gün ölme pahasına Hristiyan inançlarına sadık kalmasıdır. Yani bugün Bosnalılar, Kosovalılar da aslında ırksal olarak Sırp. Ancak onlar çok önceden müslüman olmuş slavlar. Zaten bu sebeple Sırplar onlardan nefret ediyor. Dinini satanlar, dönekler gibi bi bakışları var. Yugoslavya dağılınca tekrar feci bir savaş çıkıyor zaten. Hristiyan sırplar çok ağır insanlık suçları işliyor oralarda. İşte 1800’lerden sonra Türkler zayıflayınca balkan milletleri teker teker bağımsızlıklarını kazandılar. Önce yunanlar, sonra sırplar sonra bulgarlar. 1911’e gelindiğinde birazdan yüz ölçümlerini veririm. Haritayı internetten bulabilirsiniz. Bu arada Lord Byron’ı bilen vardır. Dönemin en en en ünlü şairi. Bizim o dönem yazılmış her kitap incelememizde mutlaka adı geçer. Yunan bağımsızlık savaşında o da var. İtalya’dan kalkmış gelmiş, bize karşı savaşmış bildiğin. Bu nasıl bir şey biliyor musunuz? Michael Jackson’ın gelip bağımsızlık savaşında öldüğünü düşünün. Öyle bi etki yani dünya için. Harita’ya bakacak olursak; Balkanlarda Türkiye toprakları, 169 bin km kare, Bulgaristan 96bin, Yunanistan 64, Sırbistan 48bin. Türk topraklarındaki nüfus, 6 milyon, Bulgaristan 4 milyon, Yunanistan 2,5 milyon ve Sırbistan 3 milyon. Bağımsız olduklarından itibaren “okullarında milliyetçi eğitim” gören, ordusunu güçlendiren bu balkan devletleri, -ki bu milliyetçi eğitimi Ufûl kitabında detaylı göreceğiz–, Osmanlı’nın iyice zayıfladığını fark ettiklerinden birlik olup, o aralarda kalan Türk topraklarına saldırıyorlar. Sonra onları pay edecekler. Osmanlı’nın zayıfladığını fark ediyorlar ama inanın onlardan başka hiç kimse bu kadar zayıf olduğunun farkında değil o dönem. Özellikle Osmanlı için, asla böyle bir şey beklenmiyor. Schurman bile diyor ki; “Birinci Balkan Savaşı, tüm dünyayı şaşırtan bir şekilde sona erdi. Herkes Türkler için bir zafer bekliyordu. Türklerin bir gün Avrupa’dan kovulacağı evrensel bir varsayımdı, ancak bu kovulmanın aracılarının Büyük Güçler ya da Büyük Güçlerden bazıları olacağı da aynı derecede sabit bir inançtı. Balkanlardaki küçük bağımsız devletlerin kendilerinin bu görevi yerine getirebileceklerini, Rusya hükümeti dışında kimse düşünmüyordu.” İşte böyle bir şok etkisi. Geçelim Balkan Harbi’nin Edirne cephesine. Raif Necdet kale komutanı olarak savunmaya gittiğinde herkes gayet özgüvenli. Haberler geliyor zaten ordumuz, şurda düşmanı püskürttü, burda zafer kazandı, burda yunanları tokatladı şeklinde. Aylar aylar geçiyor, haberler böyle ama düşman git gide yaklaşıyor. Sürekli top atışları, kale abluka altında. Edirne’ye erzak, mühimmat treni bi türlü gelmiyor. İstanbul’dan Edirne’ye erzak treni gelmezken, Bulgarlara her gün tren geliyor. Şehrin etrafında keyif turları atıyorlar. Gazetelerde hala yeneceğiz, kazanacağız. Raif Necdet, bir görüşme sırasında Bulgar komutandan öğreniyor Selanik’in düştüğünü. Öyle habersizler. Şehir açlıktan kırılıyor hala erzak gelmedi diyor. Böylece şoklar içinde Bulgarlar İstanbul’a kadar geliyorlar. Ayestefanos’ta Rusların İstanbul’a girişinden sonra vatan ikinci, belki de en ağır şokunu yaşıyor. Yıllarca Osmanlı’nın başkentliğini yapmış, bir sürü tarihi, bir sürü camiisi, bir sürü anıları olan Osmanlı şehri Edirne, Bulgarların eline geçiyor. Apar topar bi anlaşma. Edirne’nin gitmesi öyle büyük korku ki, hükümet Edirne’yi verecek diye İttihat ve Terakki meclisi basıyor, Harbiye Nazırı yani Savunma Bakanı Nazım paşayı öldürüyorlar. Bab-ı Ali Baskını buna çokça değindik. Hükümeti kendileri ele alıyor ama yook 1 ay sonra onlar da veriyor Edirne’yi resmi anlaşmayla. Edirne elden gidecek diye darbe yapıyorsun, sonra kendin veriyorsun. Vatan işte böyle bir aciziye içerisinde… İttihat ve Terakki’nin şansına mıdır nedir? Bunlar aldıkları o koca Türk topraklarını paylaşamıyorlar da tekrar savaş çıkıyor. Paylaşamamalarının sebebi şu; hani Ruslar İstanbul’a kadar girmişti de bizi anlaşmaya zorlamıştı demiştim ya. İşte o anlaşmada bu konuşulan yerlerin tamamı Bulgarlara verilmişti. Kocaman bi Bulgaristan oluşturulmak istenmişti. Hem o, hem de savaşta en çok kaybı en çok mücadeleyi veren Bulgarlar… Böyle olunca daha çok toprak talep ediyorlar anlaşamıyorlar derken; Yunanlar ve Sırplar bu kez Bulgarlarla savaşıyor, biz de araya giriyoruz, Edirne’yi alıp çıkıyoruz. Bizden bu kadar, dahası bizi aşar babacım diyoruz. Raif Necdet, Sofya’da esir tutulduğu sırada, Sofya’yı ve Bulgarları gözlemliyor. Ya diyor; bu adamlar nasıl bu kadar kısa sürede bizi darma duman edecek hale geldiler. Üç sebep geliyor aklıma diyor; 1. Savunma yapanların son zamanlarda gerek maddeten gerek manen aç bulunması. Mideleri kadar ruhlarının da boş olması. buraya maddeye gelicem. 2. Düşman topçusunun o müthiş ve amansız üstünlüğü. 3. Askerin büyük bir kısmının yardımcısı olmayan yedeklerden oluşması.. değil ciddi, basit bir eğitim dahi görmemesi. Başka bir şekilde özetleyecek olursam, askeri teşkilat ve tertibatta çağın müthiş bilimi karşısında bilimsizlik… ve vahşetlerden bahsediyor, “Ya Rabbi, Günahsızlara karşı yapılan bu zulme, bu kadar büyük ve korkunç bir zulme nasıl razı oldun? Esirlerin gözlerini çıkarmak, kadınları, çocukları bir eve doldurup yakmak, ırzlarına geçilmiş kızları diri diri gömmek, hamilelerin karınlarını parçalamak.” bunlar gerçek vahşetler. Pierre Loti olmasa o dönem Avrupa’da bunları umursayan yok. Kitapta 3-4 yerde Pierre Loti’ye minnettarlık var zaten. Ya Balkanlar öyle bi bok çukuru ki, her balkan savaşında böyle insanlık dışı savaş suçları, böyle masum halka işkenceler yapılıyor. Yugoslavya dağılırken de böyleydi. Ama diyor; itiraf da etmeli, ve bu itiraftan derin bir uyanış hissesi kapmalıyız ki bütün vahşetleri, bütün kabalıkları ile Bulgarlar gözü açık ve çalışkan, cidden idealist, vatanperver ve fedakar bir millet. Yeni kurdukları şehirlerde ücretsiz kocaman kocaman bahçeler var. Bahçe deyip geçmemek lazım, bizim vatanımızda halkın sağlıkla ilgili ihtiyaçları göz önüne alınarak genel bir bahçe yapılıyor mu? Yok. Kafesler içinde, havasızlıktan, ışıksızlıktan, hayatsızlıktan, benizleri sapsarı kadınların, vatana evlat ve asker yetiştiren bu kadınların sağlıkları önemli değil mi? Vücutlarının sağlam ve zinde olması Bulgarların zaferinde önemli rol oynadı. Bi diyor bizim şiirlerimize bakın… Enderunlu Vasıf’tan bir divan şiiri vermiş. Okuyorum.. Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek ne keder Gelir elbette zuhura ne ise hükm-i kader İç bade güzel sev var ise akl u şuurun Dünya var imiş ya kah yok imiş ne umurun Aheste giden erişir menzil-i maksuduna Tiz reftar olanına payine damen dolaşır. İşini Allah’a bırak, elem keder çekme olacak olan olur zaten. İç bade sev güzel, yavaş giden maksadına erişir, acele edenin eteği ayağına dolaşır. Zaten tembellik ve uyuşukluğa hazır bir milletiz, bu şiirlerle büsbütün uyuyoruz. Bu şiir şeklindeki saçma sapan sözlerin saygıdeğer sahipleri bu yazılarla millete ne kadar kötülük yaptıklarını bilseler kalemlerini kırarlardı. Oysa Bulgarlar öyle mi, milli şairleri Ivan Vasoff’un “Makedonya’ya” şiiri öyle bir vatani ideal, öyle bir milli hararet ile yazılmış ki en ölü adamı harekete geçirir… Her mahallede okulları var. Parasız. Herkes çocuğunu göndermek zorunda. Sofya’da üçten fazla kilise yok ama üç yüz okul var. Papazlar köylüye daima “çok çalışın, okuyun. Vatanınızı sevin, onun için gerekirse ölün.” diye nasihat ederler. “Kim okumayı öğrenir, çalışır, vatanı için fedakarlık yaparsa Allah da onu çok sever” derler. Özellikle de kadın eğitimine ve kız mekteplerine büyük önem verdiklerini görmek ve anlamak kalbimi nasıl ifade edilemez teessürlerle, hissedişlerle rencide ediyor. Mağazalara baktım. Bulgar malı dışındakilerde gümrük vergisi var. Ruhumda acı bir sızı ile gıpta ettim, kıskandım ve inledim. Aman ya Rabbi! Burada da bir yara, memleketimin iktisadi hayatına ait acı bir acizlik ve zayıflık nişanesi… Kapitülasyonlar. Ve diyor kinliler bize, tabii en çok da müslüman olduğumuz için. Bu milletleri savaşta başarılı kılan sebeplerden en önemlisi bizim vatan, millet kelimelerini telaffuz etmek için ağızlarımızda bir zerre yetki bulamadığımız o uğursuz 35 sene zarfında, onlar çocuklarını, Türklere duydukları kinin alevli şarkıları, ninnileri ile uyutmalarıdır. Milliyetçiliğin çooook geç kalmasından yakınıyor. Bunu da neden diyor; çünkü şunu bizzat görüyor. “Düşman karşısında savaşmadan kaçan ve şanlarla dolu olan askeri tarihimizi çok acı bir şekilde lekeleyen Türk evlatları… hepsi vatana borçludurlar. Fakat bu, tüfeklerini atarak tarihte görülmemiş bir firar saçmalığı içinde kaçmalarını menedememiştir. Evet, savaştan kaçan asker sayısı o kadar çok ki, en ciddi sorun olarak görülüyor dehşet moral bozucu bir şey bir yandan da biliyorsunuz kurtuluş savaşında da bu sayı çok fazla olacak, sırf bu sebeple İstiklal Mahkemeleri kurulacak. Ama diyor Raif Necdet, çünkü bu ruhlar, milli bir eğitim, ciddi, parlak dini ve vatani bir terbiye ile yetişmemişlerdi. Sadece dini eğitim ile olmaz bu iş diyor, dindar telakki edilen mehmetçikler yıldırım gibi savaştan kaçarken, dinsiz denilen Mahmut Paşa 31 Mart’ta asil bir cesaretle ilerliyordu.” yani vatani, milli bir bilinç eğitimi şarttır diyor Bunları diyor ve son kez Avrupa’ya isyan ederek, kitabı bitiriyor. Avrupa’ya ve onların medeniyet ve savaş kuralları gibi modernite ayaklarına çok inandığını hissettim kitabı okurken. Neden bunların olmasına izin verdiniz, neden Edirne’yi Bulgarlara verdiniz, hani nüfusa bakıyordunuz falan diye çok sitem ettiği yerler var. Avrupa’dan bu kadar umut beklemesi dönemin aydınlarını da anlatır nitelikte. Şimdi bu kitabı incelediğimizde, aldığımız yenilgiler ve şokların ardından, vatanda eksik görülen ruhun ne olduğu, bunun sürekli konuşulduğu ve geleceğimizi nasıl şekillendirdiğini görmek beni gerçekten ihya etti. Türkiye’nin sonraki yıllarını düşündüğümde, kafamda bi aydınlanmayla, “vay be her şey böyle başladı demek” gibi bir aydınlanmayla keyif aldım. Diğer Türk Edebiyatı kitaplarında da böyle ufak ufak aydınlanmalar yaşamıştım o yüzden bu seriyi ayrı bir seviyorum. Sizin de o dönemlerden okumamı istediğiniz kitaplar olursa mutlaka yorumlara bekliyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle diyelim…
heart
8 kişi
Okuyacağımolarak işaretledi.
Ölüler Evinden Anılar
Ölüler Evinden Anılar
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
İş Bankası Kültür Yayınları · Çev. Nihal Yalaza Taluy · 376 sayfa
heart
13 kişi
İnsancıklarda birden Rusya’nın en popüler genç yazarı olup, çok beğendiğim Öteki romanında Belinski’den eleştiri tokadını yiyince Dostoyevski ne yapacak diye merak ediyordum aslında. Tekrar sığ toplumcu, siyaseten işlevsel, beğenilmiş o güvenli alana dönmesi şaşırtmadı değil. Ev Sahibesi ve Beyaz Geceler epey kötü romanlardı. Gerçi o sıralar adam siyasetin içindeydi çok da bir şey diyemiyorum. Bu arada Petraşevski grubu neden Belinski’lerden farklı ilk başta anlamamıştım ama sonra öğrendim ki her iki grup da sosyalist amaçlarla muhalifte olsalar da Petraşevski grubunda hakim görüş Fourierizm’miş. Yani yine aynı sosyalist fikirler ama Fourier sosyalizmi, kapitalizmi “Tanrı’nın yoluna uygun değil” diyerek eleştiriyor daha çok.
Belinski babam ağır ateistti. Dostoyevski’de Tanrı işi önemli abi. Bunu hep aklımızda tutalım.
Netoçka’ya gelirsek, Netoçka’nın Dostoyevski’nin daha önce yapmadığı ve bir daha asla yapmayacağı şeylere sahip olması okurken çok keyiflendirdi beni.
Yetim çocuk romanları popüler bir şey gerçi. Charles Dickens’tan Oliver Twist falan. O popüleriteye bir roman da Dostoyevski koymak istemiş herhalde. Netoçka’yı babası terk etmiş, Kaderin cilvesi midir nedir, istemeden de olsa Dostoyevski de terk etmiş Netoçka’yı çünkü romanı yazarken tutuklanmış ve 10 yıl sonra geri döndüğünde de romanına devam etmemiş. Yarım bırakmış, yetim bırakmış. Yine de kafasındaki finali Netoçka’yı mükemmel bir ses sanatçısı yapmakmış. Zaten sürekli sonra anlatacağım, bunları daha sonra anlatacağım gibi cümleler var kitapta.
Dostoyevski Netoçka’dan sonra bir daha hiçbir romanının adını karakterin adı yapmamış ve hiçbir romanda çocukluktan alıp eğitip geliştirip büyütme mevzusunu yapmamış. Bildungsroman diye geçiyor bu mevzu, bir daha hiç o şekilde yazmamış veeee bir daha hiçbir romanında ana karakterini kadın yapmamış :dd …
Ev Sahibesi ve Beyaz Geceler’e oranla çok daha iyiydi. Özellikle ilk bölümün psikolojik derinliği, ikinci bölümün cesur sahneleri keyifli okuttu kendini. İki sorun vardı bence ilki çok kopuk, bu roman bi kere eksik, yarım bile denmez yani çeyrek falan sanırım. Bu çeyrekte bile birbiriyle hiç alakası olmayan 3 bölüm var. İlk bölümde müzisyen üvey babası var zaten, 2.bölümde prensin kızı Katya ile ilişkisi var bunlara detaylı değinicem, üçüncü bölümde de Prensin büyük kızı ve kocası arasındaki geçimsiz bir evlilik ve bu evliliğin ardındaki sırlar. Yani bunlar bambaşka hikayeler.
İkinci sorun da çok gereksiz detaylar vardı, günlük rutinler, alelade karakterlerin uzun uzun anlatılan geçmişleri çok yoruyor bazen insanı. Hikayeye bir katkısı olsa amenna. Ama yok yani küçücük bir davranışı bile açıklıyor olsa o geçmişini bilmek yine okur tamam derim ama hiçbir katkısı yoktu ya. Prensin teyzesi, köpeği falan. Hani belli ki çok uzun bir roman olarak tasarlamış kafasında.
İlk bölüm. Netoçka ailesini, evini tasvir ederken diyor ki; suratlar asık, birbirleriyle konuşmuyorlar, evde bir sessizlik var sürekli. Bunu sana sormak istiyorum. Gerçekten de “aşırı ciddi aileler, hiç kahkahanın atılmadığı evlerde büyüyen çocuklar var.” Aaah ah, babanın aşırı ciddi olduğu evlerin bokluğu pisliği diyorum…
İlk bölümde gördüğümüz şey; yetenek – çalışma çatışması. Ben bu çatışmaya şahitlik etmeyi seviyorum. Hep de çalışmanın yanında olmak istiyorum. Amadeus filmini bilirsiniz. Mozartla, Salieri arasında yine aynı çatışmayı anlatıyor. Mozart müthiş deha müthiş yetenek. Salieri hırs azim çalışma ve Salieri çok kıskanıyor Mozartı. Ne kadar çalışsa da onun kadar olamıyor. Ben o filmi izlerken Salieriyi tutuyorum 😄 Adam gece gündüz ciddiyetle çalışırken Mozart sarayda kız kovalıyor. Sayfa 34’te Yefimov’un arkadaşı da Yefimova şöyle diyor bak;
“Bana gelince, geleceğimden korkum yoktu. Sanatın hamallığını yapacağımı, büyükler arasına karışamayacağımı biliyordum. Ama müziği ölesiye seviyordum. Doğanın bana verdiği yeteneği tembellik edip köreltmediğim; tersine, yüz kat yükselttiğim için gurur duyuyorum. Müzik tekniğimi övüyorlar, ustalığıma şaşırıyorlarsa, bunu durmadan dinlenmeden çalışmama borçluyum.” Ama sen öyle değilsin sende doğal bir yetenek var tek bir kitap okumana zahmet göstermene gerek bile olmuyor diyor.

Filmi sevmedim demiştim ya bu kitabın Yefimov kısımlarını sevdim çünkü Yefimov’un kendisiyle yüzleşmesini çok iyi veriyor. Yıllardır kendisini harika bir kemancı sanan Yefimov. Şehre S. isimli bir usta kemanistin geleceğini duyunca afallıyor. Kafasında hep o aynı takıntı. S mi daha büyük sanatçı, o mu? Korkudan eline keman alıp da deneyemiyor çünkü sayfa 72; “Niçin biliyor musunuz? Çalmaya başlayınca bir sanatçı değil, bir sıfır, bir hiç olduğunu anlayacak da ondan. Şimdiyse keman bir kenarda dururken bunun doğru olmadığı umudu var içinde.” Yefimov edebiyatın Emre Moru
Şimdi sürprizi tamamen bozmayalım okumak isteyenler olabilir bu yüzleşme Yefimov’u çıldırtıyor ve sonunda Netoçka anasız babasız kimsesiz kalıyor. Bir prens onu kendi çocuklarıyla birlikte yetiştirmek için evine alıyor.
Netoçkamızın prensin kızı Katya ile olan ilişkisi… Sayfa 122; “Sözün kısası -okuyucu deneyimimi hoşgörsün- tutulmuştum Katya’ma. Evet, aşktı bu. ”
126; “Katya’ya olan sevgim bir tuhaf yapmıştı beni. Bir gün mendilini, başka bir gün düşürdüğü kurdelesini aldım gizlice. Birkaç gece sabahlara kadar gözyaşlarımla ıslatarak öptüm, öptüm. ”
İkisi de kız olması biraz eşcinsellik andırıyor ama o yıllarda hele ki Dostoyevskiden böyle bir alt metin hiç sanmıyorum yaa. Keşke olsa, keşke o kadar cesur bir roman olsa bu ama cık. Daha çok Netoçkanın sevgi açlığını göstermek için, aşka çok yakın bir kadın dostluğu olarak yazdığını düşünüyorum ben. Bir de çocuk-ergen aralığı tam. Sevgi açlığını mesela… iki yerde başkasının suçunu üstüne alıyor. Biri babasının parayı çalması sırasında, diğeri Katya’nın. Bunları da sevilmek için yapıyor. Katya ile Netoçkayı izleyen herkesin bi okuyup kendince yorumlamasını isterim ama. Neyse Dostoyevski de uzun tutmamış ve bu ikiliyi ayırmış. Prenses Katya gidiyor ve bir daha ancak 8 yıl sonra görüşüyorlar.
Son bölümde Netoçkanın gelişimine tanıklık ederken kitap bitiyor.
Öyle yani kitabı daha yazıyorken tutukluyorlar adamı.
Dostoyevski bir şafak operasyonu ile evinden alınıyor ve siyasi tutukluların olduğu kaleye götürülüyor. Çarlık Rusyasında idam cezasını son anda affetme gibi bi psikolojik işkence yöntemi var ve bence hiç de Gün Zileli’nin düşündüğü gibi tatlış falan değil Çarlık Rusya. İdamı son anda affetmek, hayatın benim bir sözüme bakar demek tamamen bir güç gösterisi, bir sindirme politikası. Dostoyevski 5-6 ay zindanda kalıyor idam cezası çıkıyor alıp götürüyorlar bir 6-7 kişiyi. Beyazları giyiyorsun direğe bağlıyorlar. Davullar askerler silah doğrultmuş. İdam cezan okunuyor. Belki affedilme diye bir şey duydun ama bilmiyorsun ki sen affedildin mi? Dostoyevski de 4.sırada, ölümüme 1-2 dakika kaldı diyor. O sırada abisini düşünmüş bu arada abisiyle arasını diğer eserlerinde incelemek istiyorum. Birden bir haberci cezan affedildi 4 yıl kürek cezası. Deliren var yaa böyle. Nikolay grigoryev diye bi teğmen var. Satrançcı olan değil aynı isimle.. petraşevskilerden bi teğmen delirmiş mesela bu idam muhabbetine.
Şimdiii bir daha ancak 1959’da bir şeyler yazabiliyor tam 10 yıl sonra. Bu 10 yılda kürek cezası ve sürgün dönemi var. Bunu da daha detaylı olarak “ÖLÜ EVİNDEN NOTLAR” kitabında incelemek istiyorum çünkü tam bu dönemi anlatıyor zaten. En kısa zamanda bu kitabı da okuyup geleceğim bakalım.
Okudumolarak işaretledi.
Netoçka Nezvanovna
Netoçka Nezvanovna
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
3/5 puan verdi
İletişim Yayınları · Çev. Ergin Altay · 221 sayfa
heart
14 kişi
Kitap İncelemesi
3.0/5
Bir Turan Peygamberi….
Tarihimizin en kritik dönüm noktalarından, benim de araştırmayı, okumayı çok sevdiğim 1865 - 1919 yıllarına ait bu edebi eserleri okurken; siyasetin nasıl adım adım değiştiğine de şahitlik ediyoruz. Çok tatmin edici bir deneyim benim için. “AY DEMİR” de 1918 yılında, Müfide Ferit Hanım tarafından yazılmış, o yıllarda yeni yeni parlayan Türk Milliyetçiliğini, Turancılığı bize gösterecek bakalım. Kitabımızda “DEMİR” adında İstanbullu bir doktorun, aşkını ve vatanını ardında bırakıp Orta Asya’ya, Rusların esaretindeki Türk kavimlerini uyandırmaya, onlara unutmaya yüz tuttukları Türklüğü, Turan’ı anlatmaya gidişi konu ediliyor. Kitapta İstanbul’daki siyaset ortamıyla, Orta Asya’daki halkların durumlarıyla, Ruslarla, Müslüman Din adamlarıyla ilgili önemli tespitler var. Bunlara ayrıntılı olarak değineceğim. Ama öncesinde Türk Milliyetçiliği nasıl ortaya çıktı, Müfide Ferit ve kocası Ahmet Ferit kimdir bunları anlatmam gerek yoksa “AY DEMİR” gibi bir karakterin ortaya çıkışı yeterince anlaşılamaz. Şimdii, işte Reformlardı, Aydınlanmaydı, özellikle Fransız İhtilaliydi derken Avrupa’da milliyetçilik zaten vardı. Ancak bizimki gibi bir imparatorluğun içinde, milliyetçilik fikri tehlikeli olacağından uzun yıllar konuşulmadı. Osmanlı’da halk, milliyetlerinden ziyade dinlerine göre sınıflandırılıyordu. Müslimler, Gayri-müslimler şeklinde. Bugün andığımız Namık Kemallerin yer aldığı 1865’te kurulan Genç Osmanlılar bile vatan ve özgürlük vurgusu yaparken, yine Osmanlı olarak, şeriat kurallarıyla hareket edilmesini savunuyorlardı. Ayrı bir Türk milliyetçiliği, Turancılık kavramı yoktu. Taa ki Türk toprakları kaybedilmeye başlayana kadar. Kaybedilen topraklarda yaşayan Türk halkları, kalan topraklara doğru, anadoluya doğru geldikçe, gördükleri zulümün de etkisiyle Türk Milliyetçiliğinin doğuşunun kapısını açtılar diyebiliriz. Tabii bunlar halktan kişilerdi, bunların dışında Kırım’dan, Azerbaycan’dan, Rus baskısından çıkıp gelen önemli aileler, entelektüel aileler de vardı. Bunlardan biri de Yusuf Akçura. Yani gerek halk nezdinde olsun gerek aydın kişilerce olsun Türk milliyetçiliği konuşulmaya ama Osmanlı için tehlikeli bir fikir olarak konuşulmaya başlandı. Yasaktı zaten milliyetçilik yapmak, Türkçülük yapan hemen hemen herkes sürgünler, cezalar yediler çünkü padişah Abdülaziz de daha sonra tabii en önemlisi Abdülhamid de İslamcı görüşteydi. Yusuf AKÇURA’nın 1904 yılında yazdığı bir makale var. “Üç Tarz-ı Siyaset”. Adından da anlaşılacağı gibi o yıllarda Osmanlı’da yer alan 3 siyasi fikri anlatıyor ve bir tanesini yani Türkçülüğü savunuyor. İlk fikir; Osmanlıcılık, Osmanlı halkı olarak tüm etnik unsurlarıyla, tüm dinlerden vatandaşlarıyla kapsayıcı bir siyaset. Ama bunun olmayacağı, diğer ulusların çıkardığı ayaklanmalar, ayrılıklar derken belli oldu diyor Yusuf Akçura. Ki bu görüş bu eleştirilere rağmen uzun süre daha devam etti bu arada. İkinci fikir; İslamcılık-Ümmetçilik, müslümanlık zaten hem din, hem millettir diyenler. Ümmetin bağlılığına güvenen bu grup zaten iktidardaki gruptu. Abdülhamid dedik bu fikirdeydi. Yusuf Akçura bu görüşü, hem Osmanlı içinde olmayan müslümanların, yaşadığı ülkeler kabul etmez, hem de Osmanlı’daki gayri-müslimler kabul etmez. İki yönlü anlaşmazlıklar ortaya çıkar diye doğru bulmadığını, kendisince en uygun olanın 3.fikir yani Türkçülük fikri olduğu söylüyor bu makalede. Çünkü Türkçülükle ırki bağların yanında, gerekirse dini bağlar da kullanılabileceği gibi, bir derece türkleşmiş gayri müslimler de, türkleştirilecek diğer etnik unsurlar da vatana bağlanabilecekti. Kurtuluşu böyle görüyordu. Bu kitapta da; Turancı Demir ile Osmanlıcı bir bürokrat arasında geçen konuşmayı aktarayım size: .”Bu seyahati bir maksatla mı yaptınız” diyor Nafiz Bey, Demir’in Türkistan ziyareti için .”Oradaki Türkleri tanımak için” diyor Demir “ Maksadınız ne?” diyince “Türk milliyetperverliği” diyor. “Osmanlı politikasına muhalif misiniz?” “Evet.” “Fakat, Türklük diye ortaya bir mesele atmaktan korkmuyor musunuz? Osmanlı İmparatorluğu içinde böyle milliyet akımları uyandırmak tehlikeli değil mi? Onlara milliyet misali vermez miyiz?” diyor Nafiz bey. Demir de “Onların misale ihtiyaçları olduğunu görmüyorum. Kulüpleri, kiliseleri, mektepleri, lisanları, birbirine yardım cemiyetleri, milletlerine olan sevgileri, bağlılıkları bilakis onların bize misal olabileceklerini gösteriyor.” diyor yani Türkçülük fikrinin yenilgilere, isyanlara, ihanetlere, hükümetçe yalnız bırakılmışlığa bir tepki olarak ortaya çıktığını gösteren güzel bir konuşmaydı. 1913’te Bab-ı Ali baskınıyla, ki Ümmetçi grup buna darbe diyecek, İttihat ve Terakki Partisi hükümeti ele alınca. Türkçülük görüşü artık siyasette tamamen hakim olmaya başlıyor. Öncesinde balkan savaşlarında ümmetçi görüş zayıflamıştı zaten, özellikle 1912 Arnavut isyanı, arnavutlar müslümandır bilirsiniz. Bu görüşü zayıflatmıştı. Bir de üstüne 1.Dünya Savaşı’nda hilafete karşılık bulamayınca bu görüş iyice zayıfladı. Hiçbir zaman tamamen bitmedi tabii :dd İttihat ve Terakki, türkleştirme politikasında şöyle şeyler yapıyor ki eleştiriye çok münasip. Ülkedeki etnik unsurları güvenlik, lojistik gibi sebeplerle yer değiştiriyor. Trakya’daki gayrimüslimleri veriyor, balkanlardaki Türkleri alıyor. Ege’deki Rumları, Makedonya’daki Türklerle değiştiriyor. 1915’te Talat Paşa, ülkedeki her yerin etnik haritasını çıkarttırıyor. ve Bosna’daki müslümanları Doğu Anadolu’ya, Gürcüleri Bolu’ya, Kürtleri İç Anadolu’ya yerleştirmeyi planlıyor. Ermenileri Çukurova ve Suriye’ye yerleştirmeye çalışıyorlar. Şimdi böyle olunca, görülen zulmün yanı sıra, halklar da birbirine karşı iyice kinlenmiş oluyor. Kağıt üstünde işte savaş ortamı var, ihanetler hat safhada, vatanın daha türk-müslüman ağırlıklı olmasını isteniyor, bu gibi faydacı sebepleri olabilir İttihat ve Terakki hükümetinin ama sonuç beklendiği gibi olmuyor. Peki, İttihat ve Terakki de istiyorsa, Orta Asya halkları da istiyorsa, neden Turan gerçekleşemedi. Neden tüm Türk devletleri birleşemedi. Çünkü; Rusya çok güçlü arkadaşlar. Ruslar bu kadar güçlüyken böyle bir hayal, ancak hayallerde kalabilirdi. Ruslardan çekindiğimiz için, 2.dünya savaşı sırasında tarafsızlığımızı korumak adına Turancıları yargıladık mesela. 1944’te… Zaten bütün coğrafyamızın siyasetini Rusların gücü belirledi çünkü Sovyet Rusyasının gücünden çekinen Amerika, sınır bölgesinde kimler varsa yeşil kuşak doktrini ile İslamcılığı teşvik etti. O coğrafyaların tamamında komünist Ruslara karşı, İslamcı siyaset desteklendi. Zaten MHP de o yıllardan itibaren Turancılığı geri planda tutup İslami ögeleri daha çok kullanmaya başladı. Şimdi Müfide Ferit Hanım da 1892 - 1971 yılları arasında yaşamış biri olarak tüm bu siyasi değişime yakından şahit olmuş bir kadın. Baba tarafından da anne tarafından da çok önemli paşa ailesindendir hatta anne tarafından dedesi şehit. Trablusgarp’ta Türk okulu olmadığı için, babası da kızının eğitimine çok önem verdiği için İtalyan rahibe okulunda eğitim alıyor. Bu okulun kitabımıza çok büyük etkisi olacak anlatacağım. Okulu biter bitmez de daha 15 yaşlarında falanken Ahmet Ferit Bey ile evleniyor. Ahmet Ferit Bey, o zaman 29 yaşında ama, Yusuf Akçura’yı korumaktan tutuklanmış, sürülmüş, zindanlara atılmış, sonra affedilip rütbesi verilmiş, o sıra Trablusgarpta çalışan bir subay. Yani özellikle Türkçülük anlamında çok etkili çok cesur çok görmüş geçirmiş bir adam. Zaten 1920’de 1.TBMM’ye geliyor. Cumhuriyetten sonra da İlk İçişleri Bakanımızdır kendisi. İşte böyle bir adamın, eşi,, Müfide Ferit Hanım. İkisi de o yıllarda Turancı görüşteler ve Turancı görüşü yaymak adına yazılar yazıyorlar. Müfide Ferit Hanım 24 yaşındayken Orta Asya’ya Türk kavimlerini uyandırmaya, onlara birlik kardeşlik fikrini vermeye hayatını adayan bir İstanbullu bir doktoru, AY DEMİR’i yazıyorlar. Gelelim Ay Demir kitabınaa; Ben neden başlıkta Turan Peygamberi dedim; çünkü Ay Demir kitabında Turan ilahi bir amaç olarak anlatılıyor ve Demir, yer yer doğaüstü durumlarla nitelendiriliyor. Demir çok küçük yaşlardayken önce annesi, birkaç yıl sonra da babası vefat ediyor. Her mektep çıkışı şehrin eski kalesinde surlarda inzivaya çekilirmiş. Bu bize bir peygamberi hatırlatıyor değil mi? Sayfa 42; Artık surlar benim malikanem olmuştu. Yalnızlığım orada geçmiş eski hayatların, eski asırların izlerinde sanki aradığı sevgiyi bulmuştu. Türklük sevgisini ben orada hissettim.” Ardından bir gün surlardan manzaraya bakıyor ve ağlayan kırmızı bir ay görüyor. Batıya doğru bakınca, alevler görürken, doğuda kuzeyde beyaz bir güzellik, mavi sislere karışan bir incelik vardı diyor. Bu mitik öğeler de kurtuluşun batıda değil, doğuda olduğu mesajını veriyor Demir’e. Ve Demir, benim benzettiğim gibi; “Ey örtüsüne bürünen, kalk ve kavmini uyar.” vahyi almış gibi o günden itibaren tüm Türklere, Turan ülküsünü anlatmak için harekete geçiyor. Bu uğurda, tüm dünyevi uğraşlarından vazgeçiyor. Bu dünyevi uğraşlarının en önemlisi tabii ki aşkı Hazin. Hazin, “seninle Türkistan’a geleceğim” demesine rağmen, Demir bir gün ondan habersiz kaçarak gidiyor ve Hazin’e bir mektup bırakarak ,onun gözlerine baktığında aşktan korktuğunu çünkü bu aşkı yüzünden bütün kararına, bütün hayatına, bütün vazifesine ihanet edeceğini söylüyor. Demir’in,, tüm varlığıyla Turan için çabalaması gerekli. Aksi halde, sayfa 46; “Kaçtım çünkü günahkar oluyordum.” Turan ülküsünce günahkar sayılacağını söylüyor. Turan’dan tıpkı bir din gibi bahsediliyor yani kitapta. Ve Demir, Türkistan’da köy köy dolaşarak, yaralılara şifa, kimsesizlere dost, açlara ekmek, cahile ilim veriyor, Türklere liderlik yapıyor ve kurtuluş gününü müjdeliyor. 12 öğrencisi ile dolaşıyor, düşmanına bile yardım ediyor ve halkının ihaneti ile Ruslar tarafından şehit ediliyor. Bu da bir başka peygamberi hatırlatıyor değil mi? Zaten başta ne demiştik, Müfide Ferit Hanım İtalyan Rahibe okulunda okudu demiştim. İncil’e, Kuran’a ve doğu dinlerine hakim biri. Kitapta Demir’e ihanet edenin Ahunt yani Din hocası olması, kitabın bir diğer mesajı bence. Sayfa 81; “Diğer kısım, Türk birliğinde İslam birliği gören ve anlayan sarıklı hocalar. Bunlar Demir’e bazen yardımcı, bazen düşman olacaklardı. Bu ahuntlar ahali yanında pek büyük olan şöhretlerine gayet kıskançtılar.” 83: “Yalnız Ahunt Ömer - ömer bu arada din adamının adı- Demir’in cazibesine boyun eğmedi. O kendisine tesir ettikçe, kendi yerleşmiş eski fikirlerini sarstıkça, ondan korkuyor, onun etrafında uyandırdığı sevgi sayesinde kendi müstakbel mağlubiyetinin bir vesilesini hissediyordu. Ve kurnazlığa müracaat etti.” Sayfa 97; Rus komutanı “Sarıklılar hükümete ne yapabilirler? Onlar dünyanın en itaatkar adamlarıdır. Değil mi Petroviç?” diyor. Bu arada Demir’le birlikte Ahunt Ömer de idam ediliyor yani Ruslar ona da acımıyorlar. Bu da aslında bu ikiliğin her iki gruba da zarar verdiğini gösteren bir bölümdü. Ve Ay Demir Han, öleceğini anladığında Hazin’e bir mektup yazarak, “Hayatımın en büyük emelini ancak size emanet ederek ölmek istiyorum.” diyor. Hazin’i kendisinden kalan, kendisinin tohumlarını attığı ilahi göreve, çağırıyor. Yani Müfide Ferit Hanım da, bir Türk kadını olarak, Türk kadınlarının bu görevde olmalarının önemini söylüyor bir nevi. Kitaba biraz da anlayışla bakacak olursak aslında; yıl 1918 vatan parça parça elden gidiyor. Güvenebileceğin hiçbir siyasi anlayış kalmamış. Türkçülüğü de bu bağlamda yalnızca bir siyasi görüş olarak görmenin yeterli olmayacağının bilincindeler demek ki. Ve 24 yaşında yazar zaten çok da genç. O yüzden daha ulvi, daha yüksek bir amaç olarak görmek gerekliliği doğmuş Turan’ı. Bu açıdan, Ay Demir Han’ın kitaptaki üst-insan profiline, Odin gibi Buda gibi tarihte çok önemli insanların Türkmüş gibi gösteriliyor olmasına anlayış gösterilebilir diye düşünüyorum. Ayrıca, düşmanını sevmek, birlik olmak, ezilenin yanında olmak, gücü eline aldığında bile merhamet etmek gibi çok hümanist çok barışçı öğretileri vardı. Mesela sayfa 85; “Ah bir kere Rus’un ezildiğini görecek miyiz? Bütün bize yaptıklarını biz de onlara iade edecek miyiz?” diye yakınıyor Ali. Demir: “”Hayır Ali, böyle düşünme… Bunu isteme. Mazlumların hakim oldukları gün zalimler kahredilmeyecek, onlar da özgür ve memnun olacaklar. Bizim aradığımız mazlumla zalimin yerini değiştirmek değil. Biz insanlığın saadetini arıyoruz.” Bunlar o sert savaş ikliminde temiz kalabilmiş güzel düşünceler. Milliyetçilik normalde bana en uzak görüş belki de; ama 1918’de vatanın bağımsızlığı için, halkın özgürlüğü için, kurtuluşu için mücadele etmiş, fikir üretmiş bu insanlara büyük saygı duyduğumu söylemeden incelememi bitirmek istemem.
heart
alkis
7 kişi
Sen ne anlatıyon be abla gözünü seveyim be abi (eşiyle birlikte yazmışlar o yüzden bu kalıp tam uyuyor :Ddd)
Mesela Odin! Bugüne kadar yankıları yaşayan bir dinin, tabiatperestliğin ilahı Odin'in Karadeniz sahillerinden Fin iline akın etmiş bir Türk Beyi olduğu düşünülüyor. [...] Buda, evet Buda... O da Türk'müş.
heart
mindblow
7 kişi
Bu romanı çok beğendim. Sizlerin de beğeneceğini düşünüyorum. Tanzimat’tan beri kötü kadın tiplemesi edebiyatımızda var. Genelde gayri-müslim kadınlardan oluşturulur zaten kötü kadın karakterler. Namık Kemal’in “İntibah”ı mesela. Nefret etmiştim. Amaç toplumu eğitmek olduğundan, iyiyi/kötüyü yazar, kendi bakışından kendi ahlakından yerleştirir, bariz taraf tutar. Ben de bunu hiç sevmem. Bana göre bu kötü bir edebiyattır. Ahmet Mithat’ın “Dolaptan Temaşa”sını da epey eleştirmiştim. Yine bir Tanzimat eseri olan “Dolaptan Temaşa” incelememde bu topraklardaki namusun psikolojik yansıması adında bir bölüm paylaştım. Orada neden sadece kadınların bu psikolojik ve toplumsal baskıyı yaşadıklarını anlatmıştım. İşte o roman kötü bir roman örneğiydi. Bu romansa, “Siyah Gözler” ise aynı toplumsal baskıdan çıkmış iyi bir roman.

Romandan önce “Cemil Süleyman’ı” kısa bir tanıyalım. 1886 İstanbul doğumlu. Babası Kaymakam. Dönem karışık bir dönem olduğundan babası bir sürgün, bir görev derken Beyrut – Halep – Sidon dolaşıyorlar ailecek. Ta ki Cemil Süleyman’ın Beyrut’ta TIP okumaya başladığı zamana kadar. O sene annesi kollarında vefat edip, babası da 2 ay bile olmadan akrabadan biriyle evlenince Cemil Süleyman’a Beyrut dar geliyor ve Tıp eğitimini İstanbul’a Mekteb-i Tıbbiye’ye aldırıyor.

Edebiyatla ilgili olduğundan İstanbul’da Servet-i Fünun ile yolları kesişiyor. Edebiyat hayatı böyle başlıyor. Ama Cemil Süleyman için hekimlik ve vatani görevler her şeyden önemli hele ki veba salgını varken. Cidde, Karaman, Hicaz, 1.Dünya Savaşı, Yanya, Arabistan, Batum, Kurtuluş Savaşı Antalya, Cumhuriyetten sonra Çanakkale, Samsun. Buralarda hem hekimlik hem askerlik yapmış, Harp Madalyası, Demir Salip Nişanı kazanmış… velhasıl görmüş geçirmiş bir adam.

Zaten işte bu doktor olmasından ve Servet-i Fünun dedik, Halid Ziya’dan etkilenmesinden sebeple romanlarında genelde hasta, vebalı karakterleri kullanmayı, karakterlerin psikolojik süreçlerini betimlemeyi seviyor. Siyah Gözler romanındaki Takıntılı, histerik karakterimizi de gayet iyi aktarmış. Özellikle bu romanı yazdığı sırada 1911, İstanbul’da çok meşhur bir kişi, çok meşhur bir yazar haline geliyor aslında ama işte az önce anlattığım askerliği, hekimliği derken İstanbul’dan epey uzak kalıyor yıllar boyunca. Bu da zamanla unutulup gitmesine neden oluyor. Bugün bile adını bilen kişi sayısı çok azdır. Onu 120 yıl sonra bulup okumak bile çok kıymetli benim için.

İstanbul’a ancak 1934’te 48 yaşındayken geri dönebilmiş. Edebiyatla değil ama denizyollarında çalışıyor, 3 yıl sonra bir gemide doktorluk yaparken kaza geçiriyor. Bir ayağı ampute ediliyor. Zaten ondan da 3 yıl sonra 1940’ta 54 yaşında iken vefat ediyor.

Bu bölümden sonrası sürprizbozan içeriyor ama kitap sadece 65 sayfacık okunup gelinebilir 🙂 Geçelim romanımıza;

Siyah Gözler romanında Cemil Süleyman, genç yaşlarında başından kötü bir evlilik geçmiş, 10 yıldır dul olan 30’lu yaşlarında bir kadını anlatıyor. Bu kadın kendisinden 10 yaş küçük gencecik bir delikanlı ile tanışıyor. Delikanlı, kadına ilan-ı aşk ediyor ve günlerce uğraşarak onu ikna ediyor. Yaşının, dul olmasının sorun olmadığını, onu bu haliyle sevdiğini, asla bırakmayacağını söylüyor ama kadın korkuyor. Delikanlı’nın yalan söylemesinden korkuyor, onu terk etmesinden korkuyor. İnsanların ne diyeceklerinden korkuyor ve sonunda bu korkular ikisini de mahvediyor. Delikanlı diyorum, Kadınımız diyorum çünkü isimleri yok romanda. Bu bana kalırsa Cemil Süleyman’ın onları, karakter olarak değil de “dul bir kadın” ve “genç bir erkek” olarak toplumsal kimlikleriyle anlatmak istemesinden kaynaklanan güzel bir detay. Çünkü hizmetçinin, aşçının bile ismi var romanda, bunların yok.

Roman neredeyse başından finale kadar kadın karakterimizin, içsel çatışmasıyla devam ediyor. Kadının dul olması, delikanlıdan yaşlı olması ile delikanlıya çok aşık olup onunla birlikte olmak istemesi büyük bir zihinsel çatışmaya dönüşüyor ve bilinci her kaydığında aşkı ve arzusu açığa çıkıyorken (rüyasında seviştikleri görüyor mesela), ahlakı, mantığı her devreye girdiğinde ayrılacağım, bitireceğim ilişkiyi şeklinde planlar yapıyor. Zaten bu freudyen çatışma bu dönem edebiyatında çok sık rastlanılan bir şey. Bir türlü karar verememesi yer yer sıkıyor bile okuyucuyu.

Bu arada kadın romanda kendisinden bahsederken “ben yaşlı bir kadınım” diyor ama Cemil Süleyman, roman boyunca kadından bahsederken “Genç kadın” diyor. Bu yazarın, karakterine bakışını gösteren çok güzel bir detaydı.

Şimdi, kadınımız ilişkiyi bir türlü bitiremediği gibi, bir de ormanda, daha sonra gizlice evine alarak, genç erkekle birliktelikler yaşayınca, kafasındaki çatışma, dulluk-bekarlık, gençlik-yaşlılık çatışması, yerini “evlenmek – ölmek” çatışmasına bırakıyor. Çünkü o bir dul kadındı. Onun ekstra namuslu, ekstra edepli olması giyinmesi lazımdı. Yani neredeyse toplumdan kaybolması gerekiyordu aslında. Genç erkekle tanışmadan önce nasıldı mesela? Yazar dul olduktan sonraki düzenini vermişti bize. Hiçbir arkadaşı yoktu. Hiçbir uğraşı yoktu. Evde aşçısıyla, hizmetçisiyle oturur, çok nadir parka çıkar, akşam olmadan eve gelirdi. Laf, söz olmasın diye sağla solla çok konuşmazdı. 10 yıl boyunca da böyle yapmıştı. Ama aynı kurallar eski kocası için geçerli değildi tabii. Beykoz çayırında ona buna mektup verip buluşma teklif eden diğer erkekler için de geçerli değil bu kurallar. Genç erkek, “gece evine gelirim.” cümlesini ne kadar rahat söylüyordu. Kadınsa ne kadar büyük korku yaşıyordu biri görürse ne yaparım diye. Yani bu roman, öyle söylendiği gibi bi kıskançlık krizi, bi paranoya bozukluğu romanı değil. Bu roman bi “cinsiyet” romanı.

Çok güçlü sahneler vardı, gizlice mektuplaşmaları, arabada yolculuk ederken konuşmaları, ormanda birlikte olmaları, geceleri gizlice evde buluşmaları, bu sahneler dönemler üstü yani 120 yıl sonra bile hala milyonlarca kadın benzer sahnelerle aynı çatışmaları, aynı baskıları yaşıyor.

Kadının çatışması, “evlenmek – ölmek” çatışmasına döndü demiştim ya. Çünkü eğer, genç erkeğin aşkı yalandıysa ve birlikte olduktan sonra kadını terk ederse veya ona ihanet ederse geriye “kirlenmiş namusu” temizleyecek bir tek ölüm kalıyor. “Gençlik – yaşlılık” – “dulluk – bekarlık” çatışmasının üstünden gelebilirdi belki ama bunlara eklenen “namus” çatışması genç kadının psikolojisine vurulan son darbe oluyor. Çünkü kadın tam da o andan itibaren paranoya yaşamaya başlıyor.

Şimdiiii, kitabı okuduysanız, siz nasıl gördünüz bilmiyorum. Mutlaka yorumlara yazarsınız. Okuyan bir çok kişinin genç erkeğin, kadını aldattığını düşündüğünü gördüm. Ben kesinlikle öyle düşünmüyorum bu arada. Birkaç şüphe var evet ama bu şüpheleri kadından dinliyoruz. Başka bir kadınla vapurda görüyor, mektup gibi bir kağıt verdiğini görüyor falan. Ancak bunlar erkeğin aldattığını göstermez çünkü Cemil Süleyman, erkek aldatıyor da böyle oluyor şeklinde düşünmermizi isteseydi bu aldatmaları net bir şekilde verirdi.

1.’si genç erkeğin aşkı asla durup dururken azalmıyor. Elbette ilk günkü gibi değil aşkı, ilgisi ama kimin ilişkisi ilk günkü gibi kalıyor? Kaç kez birlikte oldular, aylar geçti, alışma diye bir şey var sonuçta. Ayrıca genç erkek her zaman sevdiğini söyledi, hiç bırakmadı kadını.
Son sahnede bile kucağında yatarken aşkından bahsediyordu.

Kadının ters tavırları, sürekli kıskançlığı, yemeden içmeden kesilip aşırı zayıflaması, hastalıklı görünmesi başka birinin aşkını çoktan azaltacak şeyler olmasına rağmen genç erkek hep sevdiğini söyledi. Bu yüzden, ihanet vardı da kadın böyle oldu yorumunu kabul etmiyorum. Kadın ihanet yüzünden böyle olmadı, kadın kıskançlık belası yüzünden böyle olmadı.

Toplum, 30 küsür yaşında dul bir kadının, 20 yaşında genç bekar bir erkekle birlikte olmasına müsaade edemezdi, işte o yüzden kadın böyle oldu.

Kadının genci boğarak öldürmesi bile birlikte olmalarından daha kabul edilebilir bir davranıştı. O yüzden böyle oldu.

Zaten finalde yazarın betimlediği, cinayetten sonra kadında oluşan rahatlama anı,, tüm o çatışmaların, tüm o korkuların son bulduğunun iyi bir göstergesiydi. Taa ki, genç erkeğin “Siyah Gözler”indeki ışığın söndüğünü görene kadar.
Okudumolarak işaretledi.
Siyah Gözler
Siyah Gözler
Cemil Süleyman
4/5 puan verdi
Bordo Siyah Yayınları · 120 sayfa
heart
8 kişi
Kitap İncelemesi
1.0/5
Bu çok eski bir incelememdi ancak biraz sonra paylaşacağım “Siyah Gözler” romanına yapacağım yorumlama için bu incelemede anlattığım “namusun psikolojik yansıması” bölümü, çok önem arz ediyor. Romanda olan olayları es geçiyorum, okuyan biliyordur zaten. Asıl değinmek istediğim yer hikayenin kendisi değil, hikayede bahsedilen ve kökeni çook eskilere dayanan namus kavramı. “Namus kelimesi, dilimize Arapça’dan geçmiş, “bir toplum içindeki ahlak kurallarına, ve toplumsal değerlere bağlılık” anlamında kullanılan bir kelime. Ama Arapça’ya da eski Yunancadan geçmiş ve “yasa, düzen, bölüm, otlak yani, bir erkeğin sahip olduğu otlaklar” anlamına gelen nemein köküne sahip. Bu bağlamda namus, bu topraklar civarında, -erkeğin “tohum”, kadının “toprak” şeklinde sembolize edildiği bu topraklarda- “sınırları belirlenmiş bir arazi” şeklinde kullanılmaya, erkeğin sahip olduğu, himayesi, koruması altına aldığı şeyler, anlamında kullanılmaya başlanmış. Kadın da,, bu şeyler arasına, “sınırlarının çizilip, sahiplenilip, tarla gibi, koruma altına alınan şeyler“ arasına dahil edilmiş. Hatta şu an namus denildiğinde ilk akla gelen şey, kadın. Bu “tohum-toprak” sembolizasyonu kuran’da bile geçer. Bilenler bilir… (Bakara 223) Hem toprağın hem de kadınların, erkekler tarafından muhafaza altına alındığı bu sosyal düzenin, kadınlara ve erkeklere olan etkisine bir bakalım. Şimdi, çook uzun zaman boyunca içselleşmiş, kolektif bilincimize yerleşmiş bu sosyal düzen, doğal olarak kendi bünyesinden “ideal erkek” ve “ideal kadın” kavramlarını çıkarıyor. Ve her iki cinse de “namus”, “onur”, “şeref”, “utanç” gibi sorumluluklar yüklüyor. Evine girilmiş, toprağı çalınmış, kadını alınmış ama sessiz kalmış bir erkek, toplumca feci şekilde yadırganıyor, namussuz, onursuz, şerefsiz görülüyor. Şimdi bu erkeğin, toplum tarafından tekrar kabul edilebilir bir statüye gelmesi için, yani tekrardan namuslu, onurlu, şerefli olması için, toprağını çalanı, kadınını alanı ve/veya kirlenmiş kadını öldürmesi gerekiyor. Yani kendinin hiçbir yanlışı olmadığı halde, bir şekilde, “koruyuculuk” görevinde acizlik gösterdiği düşüncesiyle, katil olması ve geride kalan kimseyi düşünmeden hapse veya ölüme gitmesi bekleniyor bu erkeğin. Geçen haberlerde de vardı, bir polis memuru, bu şekilde kendisini aldatan eşini ve adamı öldürmüştü. Gidip bakalım yorumlara, bir tane bile kötü bir şey bulamayız. Ancak, adam için de ne kadar büyük bir trajedi var ortada. Katil oldu, hayatı bambaşka olacak şimdi, çocukları var mı bilmiyorum varsa ne haldelerdir bi düşünmek lazım… Hal böyle olunca, bu toplumlardaki erkekler, neredeyse paranoyakça aşırı korumacı bir ruh haline itiliyor. Karısını, kızını sokağa bile çıkartmak istemiyor. Onlarla temasa geçen herkese, şüpheyle yaklaşmak zorunda kalıyor. Ben bunun, “ideal” erkek üzerindeki yükünü anlattım. “İdeal” kadın üzerindeki yükünü de tahmin etmek hiç zor değil. Gelelim kitaptaki örneklere: Bakın sayfa 38’de, Leyla’nın kocası Paşalı, Yeniçeri’ye diyor ki; “Bu karı sizi buraya kabul etmekle benim namusumu ayaklar altına almıştır.” Hem evi için, hem kadını için diyor. “Ancak, onu da, senin gibi bir yiğidi de, öldürmek istemiyorum. Gel dışarı çıkalım, sen dışarıda bekle, ben bu kadını boşayayım, sonra ne yaparsanız yapın.” Çok net görüldüğü gibi, demek istiyor ki; ben bu evin ve bu kadının koruyuculuğunu, sen saldırmadan önce bırakayım, o zaman namusum, kirletilmemiş olur. Bilinçdışında yatan, az önce detaylıca anlattığım bu fikir, ne kadar garip bi harekete zorluyor Paşalı’yı. Yeniçeri de, girdiği yerden dışarı çıkmayı gururuna yediremediği için, Paşalı onları öldürmek zorunda kalıyor. Bakın sayfa 37’de yine Paşalı, “Erkeklerin arasında karının söz söylemeye hakkı yoktur.” Diyor. Sayfa 43’te “Ah hınzır aşüfte, Asıl sebep sen oldun. Ben, bu dağ gibi kahramana kıyar mıydım?” Neden böyle neredeyse homoerotik cümleler ediliyor sizce? Çünkü Paşalı, bir, “ideal erkek” olarak, Yeniçeri ile empati kurabiliyor. Yani o gerizekalı, taş kafalı adamla bile empati kurup onun erkekliğini övebiliyor ama kadınla, asla empati kuramıyor. Bu bölümler, bilişsel anlamda çok çarpıcı bölümlerdi. Burada Leyla’nın, Yeniçeri’nin, Paşalı’nın, dolaptaki Behram Ağa’nın, davranışlarını yorumlarken, aslında Ahmet Mithat’ın kafasının içini de yorumluyoruz. O zaten, bu toplumsal düzene nasıl sıkı sıkı bağlı, onu cam gibi görüyoruz. ” Demem o ki, kadın-erkek kimlikleri, tohum-toprak sembolizasyonunda görüldüğü müddetçe bu sorunlar ve bu şiddetler, asla bitmeyecek. Kadınlar, yıllardan beri süren mücadeleleriyle, artık ayrı bir birey olma haklarını kazanmışlardır. Toprak statüsünden çoktaaan çıkmışlardır. Öncelikle ve özellikle kadınların, sonrasında da erkeklerin, bu konudaki farkındalıklarını artırmaları “kendi akıl sağlıkları, kendi bedensel sağlıkları için” elzemdir. Romandaki Leyla’nın yaptıklarını aklamak için söylemiyorum bunları. Ancak Leyla, Ahmet Mithat Efendi’nin suçladığı gibi, hiç kimsenin namusunu falan kirletmemiştir. Olsa olsa, “toplum içindeki ahlak kurallarına bağlılık” anlamına gelen kendi namusunu kirletmiştir. Paşalı’yı da kandırmıştır, aldatmıştır, arkasından iş çevirmiştir, velhasıl kötü bir insandır Leyla. Ancak, bunun cezası, iki insanı öldürmek, olmamalıdır. Daha da kötüsü, iki insanı öldüren Paşalı’yı , kahraman gibi kaleme almak, olmamalıdır. Eli şu an yoruma gidecek, bana kızacak olanlarınız vardır elbette. Çünkü başta anlattığım, toplumda, “ideal erkek” olarak var olma durumunu, tehdit eden bir şey söyledim sanılabilir. Ancak, aldatanları öldürmeyi yüceltiyorsanız, tamamen aynı mantıkla davranan; boşanan eşini öldüreni de, sevgilisiyle yakaladığı kızını öldüreni de, başkasına kaçan ablasını öldüreni de, yüceltiyorsunuz hatta ve hatta azmettiriyorsunuz, demektir. https://youtu.be/YM9qMVgWed4
heart
7 kişi
İncelemesini bayramdan sonra yapacağım. Şu kadar söyleyeyim; “şiddetle tavsiye”. Bayıldım.
Okudumolarak işaretledi.
Siyah Gözler
Siyah Gözler
Cemil Süleyman
4/5 puan verdi
Bordo Siyah Yayınları · 120 sayfa
heart
alkis
11 kişi
DEHB ile işimiz bittiyse döneminden ileride düşünen, döneminden cesur konuları işleyen Türk edebiyatı yazarlarımıza dönüş yapalım.
Okuyacağımolarak işaretledi.
Siyah Gözler
Siyah Gözler
Cemil Süleyman
Bordo Siyah Yayınları · 120 sayfa
heart
10 kişi
Bu kitap haricinde 5 kitap daha okudum. Ve fark ettim ki; DEHB, (ona sahip olan) insanların davranışlarına en isabetli açıklama. Bundan sonra anlamlandıramadığım bir çok davranışta kişinin DEHB seviyesini sorgulayacağımdan eminim :)) 20 dakikalık da bir video hazırladım. Videonun önemli bir kısmı dikkat eksikliğine sahip çocuk ve velileri özelinde olsa da açıklamalarla ayırdığım bazı video bölümlerini bu konuyu merak eden veya kendisinde bulunduğundan şüphelenen herkesin izlemesini tavsiye ederim.
https://ytbe.one/w7NuFJxyLh8
Okudumolarak işaretledi.
Dağınık Zihinler
Dağınık Zihinler
Gabor Mate
4/5 puan verdi
Hep Kitap Yayınevi · Çev. Engin Süren · 348 sayfa
heart
10 kişi
Bildirimleri Aç Evet Aç!