Oğuzhan BAHAR
@Oguzhanbahar
11 Takip11 Takipçi
1,3K Puan
"Novicius"Novicius
zeynepsyIsimsiz YokkisiCenkerekiztastuna yamac 06Eraykaya +5
https://www.youtube.com/@abcdostlari Edebiyatta insan davranışlarını anlamlandıracağı bir şeyler arayan biri
Akış
Kitaplarım
Alıntılar
İncelemeler
Okuma Durumu
Yazıları
Hakkında
Medya
Topluluklar
Kitap İncelemesi
3.0/5
Bir Turan Peygamberi….
Tarihimizin en kritik dönüm noktalarından, benim de araştırmayı, okumayı çok sevdiğim 1865 - 1919 yıllarına ait bu edebi eserleri okurken; siyasetin nasıl adım adım değiştiğine de şahitlik ediyoruz. Çok tatmin edici bir deneyim benim için. “AY DEMİR” de 1918 yılında, Müfide Ferit Hanım tarafından yazılmış, o yıllarda yeni yeni parlayan Türk Milliyetçiliğini, Turancılığı bize gösterecek bakalım. Kitabımızda “DEMİR” adında İstanbullu bir doktorun, aşkını ve vatanını ardında bırakıp Orta Asya’ya, Rusların esaretindeki Türk kavimlerini uyandırmaya, onlara unutmaya yüz tuttukları Türklüğü, Turan’ı anlatmaya gidişi konu ediliyor. Kitapta İstanbul’daki siyaset ortamıyla, Orta Asya’daki halkların durumlarıyla, Ruslarla, Müslüman Din adamlarıyla ilgili önemli tespitler var. Bunlara ayrıntılı olarak değineceğim. Ama öncesinde Türk Milliyetçiliği nasıl ortaya çıktı, Müfide Ferit ve kocası Ahmet Ferit kimdir bunları anlatmam gerek yoksa “AY DEMİR” gibi bir karakterin ortaya çıkışı yeterince anlaşılamaz. Şimdii, işte Reformlardı, Aydınlanmaydı, özellikle Fransız İhtilaliydi derken Avrupa’da milliyetçilik zaten vardı. Ancak bizimki gibi bir imparatorluğun içinde, milliyetçilik fikri tehlikeli olacağından uzun yıllar konuşulmadı. Osmanlı’da halk, milliyetlerinden ziyade dinlerine göre sınıflandırılıyordu. Müslimler, Gayri-müslimler şeklinde. Bugün andığımız Namık Kemallerin yer aldığı 1865’te kurulan Genç Osmanlılar bile vatan ve özgürlük vurgusu yaparken, yine Osmanlı olarak, şeriat kurallarıyla hareket edilmesini savunuyorlardı. Ayrı bir Türk milliyetçiliği, Turancılık kavramı yoktu. Taa ki Türk toprakları kaybedilmeye başlayana kadar. Kaybedilen topraklarda yaşayan Türk halkları, kalan topraklara doğru, anadoluya doğru geldikçe, gördükleri zulümün de etkisiyle Türk Milliyetçiliğinin doğuşunun kapısını açtılar diyebiliriz. Tabii bunlar halktan kişilerdi, bunların dışında Kırım’dan, Azerbaycan’dan, Rus baskısından çıkıp gelen önemli aileler, entelektüel aileler de vardı. Bunlardan biri de Yusuf Akçura. Yani gerek halk nezdinde olsun gerek aydın kişilerce olsun Türk milliyetçiliği konuşulmaya ama Osmanlı için tehlikeli bir fikir olarak konuşulmaya başlandı. Yasaktı zaten milliyetçilik yapmak, Türkçülük yapan hemen hemen herkes sürgünler, cezalar yediler çünkü padişah Abdülaziz de daha sonra tabii en önemlisi Abdülhamid de İslamcı görüşteydi. Yusuf AKÇURA’nın 1904 yılında yazdığı bir makale var. “Üç Tarz-ı Siyaset”. Adından da anlaşılacağı gibi o yıllarda Osmanlı’da yer alan 3 siyasi fikri anlatıyor ve bir tanesini yani Türkçülüğü savunuyor. İlk fikir; Osmanlıcılık, Osmanlı halkı olarak tüm etnik unsurlarıyla, tüm dinlerden vatandaşlarıyla kapsayıcı bir siyaset. Ama bunun olmayacağı, diğer ulusların çıkardığı ayaklanmalar, ayrılıklar derken belli oldu diyor Yusuf Akçura. Ki bu görüş bu eleştirilere rağmen uzun süre daha devam etti bu arada. İkinci fikir; İslamcılık-Ümmetçilik, müslümanlık zaten hem din, hem millettir diyenler. Ümmetin bağlılığına güvenen bu grup zaten iktidardaki gruptu. Abdülhamid dedik bu fikirdeydi. Yusuf Akçura bu görüşü, hem Osmanlı içinde olmayan müslümanların, yaşadığı ülkeler kabul etmez, hem de Osmanlı’daki gayri-müslimler kabul etmez. İki yönlü anlaşmazlıklar ortaya çıkar diye doğru bulmadığını, kendisince en uygun olanın 3.fikir yani Türkçülük fikri olduğu söylüyor bu makalede. Çünkü Türkçülükle ırki bağların yanında, gerekirse dini bağlar da kullanılabileceği gibi, bir derece türkleşmiş gayri müslimler de, türkleştirilecek diğer etnik unsurlar da vatana bağlanabilecekti. Kurtuluşu böyle görüyordu. Bu kitapta da; Turancı Demir ile Osmanlıcı bir bürokrat arasında geçen konuşmayı aktarayım size: .”Bu seyahati bir maksatla mı yaptınız” diyor Nafiz Bey, Demir’in Türkistan ziyareti için .”Oradaki Türkleri tanımak için” diyor Demir “ Maksadınız ne?” diyince “Türk milliyetperverliği” diyor. “Osmanlı politikasına muhalif misiniz?” “Evet.” “Fakat, Türklük diye ortaya bir mesele atmaktan korkmuyor musunuz? Osmanlı İmparatorluğu içinde böyle milliyet akımları uyandırmak tehlikeli değil mi? Onlara milliyet misali vermez miyiz?” diyor Nafiz bey. Demir de “Onların misale ihtiyaçları olduğunu görmüyorum. Kulüpleri, kiliseleri, mektepleri, lisanları, birbirine yardım cemiyetleri, milletlerine olan sevgileri, bağlılıkları bilakis onların bize misal olabileceklerini gösteriyor.” diyor yani Türkçülük fikrinin yenilgilere, isyanlara, ihanetlere, hükümetçe yalnız bırakılmışlığa bir tepki olarak ortaya çıktığını gösteren güzel bir konuşmaydı. 1913’te Bab-ı Ali baskınıyla, ki Ümmetçi grup buna darbe diyecek, İttihat ve Terakki Partisi hükümeti ele alınca. Türkçülük görüşü artık siyasette tamamen hakim olmaya başlıyor. Öncesinde balkan savaşlarında ümmetçi görüş zayıflamıştı zaten, özellikle 1912 Arnavut isyanı, arnavutlar müslümandır bilirsiniz. Bu görüşü zayıflatmıştı. Bir de üstüne 1.Dünya Savaşı’nda hilafete karşılık bulamayınca bu görüş iyice zayıfladı. Hiçbir zaman tamamen bitmedi tabii :dd İttihat ve Terakki, türkleştirme politikasında şöyle şeyler yapıyor ki eleştiriye çok münasip. Ülkedeki etnik unsurları güvenlik, lojistik gibi sebeplerle yer değiştiriyor. Trakya’daki gayrimüslimleri veriyor, balkanlardaki Türkleri alıyor. Ege’deki Rumları, Makedonya’daki Türklerle değiştiriyor. 1915’te Talat Paşa, ülkedeki her yerin etnik haritasını çıkarttırıyor. ve Bosna’daki müslümanları Doğu Anadolu’ya, Gürcüleri Bolu’ya, Kürtleri İç Anadolu’ya yerleştirmeyi planlıyor. Ermenileri Çukurova ve Suriye’ye yerleştirmeye çalışıyorlar. Şimdi böyle olunca, görülen zulmün yanı sıra, halklar da birbirine karşı iyice kinlenmiş oluyor. Kağıt üstünde işte savaş ortamı var, ihanetler hat safhada, vatanın daha türk-müslüman ağırlıklı olmasını isteniyor, bu gibi faydacı sebepleri olabilir İttihat ve Terakki hükümetinin ama sonuç beklendiği gibi olmuyor. Peki, İttihat ve Terakki de istiyorsa, Orta Asya halkları da istiyorsa, neden Turan gerçekleşemedi. Neden tüm Türk devletleri birleşemedi. Çünkü; Rusya çok güçlü arkadaşlar. Ruslar bu kadar güçlüyken böyle bir hayal, ancak hayallerde kalabilirdi. Ruslardan çekindiğimiz için, 2.dünya savaşı sırasında tarafsızlığımızı korumak adına Turancıları yargıladık mesela. 1944’te… Zaten bütün coğrafyamızın siyasetini Rusların gücü belirledi çünkü Sovyet Rusyasının gücünden çekinen Amerika, sınır bölgesinde kimler varsa yeşil kuşak doktrini ile İslamcılığı teşvik etti. O coğrafyaların tamamında komünist Ruslara karşı, İslamcı siyaset desteklendi. Zaten MHP de o yıllardan itibaren Turancılığı geri planda tutup İslami ögeleri daha çok kullanmaya başladı. Şimdi Müfide Ferit Hanım da 1892 - 1971 yılları arasında yaşamış biri olarak tüm bu siyasi değişime yakından şahit olmuş bir kadın. Baba tarafından da anne tarafından da çok önemli paşa ailesindendir hatta anne tarafından dedesi şehit. Trablusgarp’ta Türk okulu olmadığı için, babası da kızının eğitimine çok önem verdiği için İtalyan rahibe okulunda eğitim alıyor. Bu okulun kitabımıza çok büyük etkisi olacak anlatacağım. Okulu biter bitmez de daha 15 yaşlarında falanken Ahmet Ferit Bey ile evleniyor. Ahmet Ferit Bey, o zaman 29 yaşında ama, Yusuf Akçura’yı korumaktan tutuklanmış, sürülmüş, zindanlara atılmış, sonra affedilip rütbesi verilmiş, o sıra Trablusgarpta çalışan bir subay. Yani özellikle Türkçülük anlamında çok etkili çok cesur çok görmüş geçirmiş bir adam. Zaten 1920’de 1.TBMM’ye geliyor. Cumhuriyetten sonra da İlk İçişleri Bakanımızdır kendisi. İşte böyle bir adamın, eşi,, Müfide Ferit Hanım. İkisi de o yıllarda Turancı görüşteler ve Turancı görüşü yaymak adına yazılar yazıyorlar. Müfide Ferit Hanım 24 yaşındayken Orta Asya’ya Türk kavimlerini uyandırmaya, onlara birlik kardeşlik fikrini vermeye hayatını adayan bir İstanbullu bir doktoru, AY DEMİR’i yazıyorlar. Gelelim Ay Demir kitabınaa; Ben neden başlıkta Turan Peygamberi dedim; çünkü Ay Demir kitabında Turan ilahi bir amaç olarak anlatılıyor ve Demir, yer yer doğaüstü durumlarla nitelendiriliyor. Demir çok küçük yaşlardayken önce annesi, birkaç yıl sonra da babası vefat ediyor. Her mektep çıkışı şehrin eski kalesinde surlarda inzivaya çekilirmiş. Bu bize bir peygamberi hatırlatıyor değil mi? Sayfa 42; Artık surlar benim malikanem olmuştu. Yalnızlığım orada geçmiş eski hayatların, eski asırların izlerinde sanki aradığı sevgiyi bulmuştu. Türklük sevgisini ben orada hissettim.” Ardından bir gün surlardan manzaraya bakıyor ve ağlayan kırmızı bir ay görüyor. Batıya doğru bakınca, alevler görürken, doğuda kuzeyde beyaz bir güzellik, mavi sislere karışan bir incelik vardı diyor. Bu mitik öğeler de kurtuluşun batıda değil, doğuda olduğu mesajını veriyor Demir’e. Ve Demir, benim benzettiğim gibi; “Ey örtüsüne bürünen, kalk ve kavmini uyar.” vahyi almış gibi o günden itibaren tüm Türklere, Turan ülküsünü anlatmak için harekete geçiyor. Bu uğurda, tüm dünyevi uğraşlarından vazgeçiyor. Bu dünyevi uğraşlarının en önemlisi tabii ki aşkı Hazin. Hazin, “seninle Türkistan’a geleceğim” demesine rağmen, Demir bir gün ondan habersiz kaçarak gidiyor ve Hazin’e bir mektup bırakarak ,onun gözlerine baktığında aşktan korktuğunu çünkü bu aşkı yüzünden bütün kararına, bütün hayatına, bütün vazifesine ihanet edeceğini söylüyor. Demir’in,, tüm varlığıyla Turan için çabalaması gerekli. Aksi halde, sayfa 46; “Kaçtım çünkü günahkar oluyordum.” Turan ülküsünce günahkar sayılacağını söylüyor. Turan’dan tıpkı bir din gibi bahsediliyor yani kitapta. Ve Demir, Türkistan’da köy köy dolaşarak, yaralılara şifa, kimsesizlere dost, açlara ekmek, cahile ilim veriyor, Türklere liderlik yapıyor ve kurtuluş gününü müjdeliyor. 12 öğrencisi ile dolaşıyor, düşmanına bile yardım ediyor ve halkının ihaneti ile Ruslar tarafından şehit ediliyor. Bu da bir başka peygamberi hatırlatıyor değil mi? Zaten başta ne demiştik, Müfide Ferit Hanım İtalyan Rahibe okulunda okudu demiştim. İncil’e, Kuran’a ve doğu dinlerine hakim biri. Kitapta Demir’e ihanet edenin Ahunt yani Din hocası olması, kitabın bir diğer mesajı bence. Sayfa 81; “Diğer kısım, Türk birliğinde İslam birliği gören ve anlayan sarıklı hocalar. Bunlar Demir’e bazen yardımcı, bazen düşman olacaklardı. Bu ahuntlar ahali yanında pek büyük olan şöhretlerine gayet kıskançtılar.” 83: “Yalnız Ahunt Ömer - ömer bu arada din adamının adı- Demir’in cazibesine boyun eğmedi. O kendisine tesir ettikçe, kendi yerleşmiş eski fikirlerini sarstıkça, ondan korkuyor, onun etrafında uyandırdığı sevgi sayesinde kendi müstakbel mağlubiyetinin bir vesilesini hissediyordu. Ve kurnazlığa müracaat etti.” Sayfa 97; Rus komutanı “Sarıklılar hükümete ne yapabilirler? Onlar dünyanın en itaatkar adamlarıdır. Değil mi Petroviç?” diyor. Bu arada Demir’le birlikte Ahunt Ömer de idam ediliyor yani Ruslar ona da acımıyorlar. Bu da aslında bu ikiliğin her iki gruba da zarar verdiğini gösteren bir bölümdü. Ve Ay Demir Han, öleceğini anladığında Hazin’e bir mektup yazarak, “Hayatımın en büyük emelini ancak size emanet ederek ölmek istiyorum.” diyor. Hazin’i kendisinden kalan, kendisinin tohumlarını attığı ilahi göreve, çağırıyor. Yani Müfide Ferit Hanım da, bir Türk kadını olarak, Türk kadınlarının bu görevde olmalarının önemini söylüyor bir nevi. Kitaba biraz da anlayışla bakacak olursak aslında; yıl 1918 vatan parça parça elden gidiyor. Güvenebileceğin hiçbir siyasi anlayış kalmamış. Türkçülüğü de bu bağlamda yalnızca bir siyasi görüş olarak görmenin yeterli olmayacağının bilincindeler demek ki. Ve 24 yaşında yazar zaten çok da genç. O yüzden daha ulvi, daha yüksek bir amaç olarak görmek gerekliliği doğmuş Turan’ı. Bu açıdan, Ay Demir Han’ın kitaptaki üst-insan profiline, Odin gibi Buda gibi tarihte çok önemli insanların Türkmüş gibi gösteriliyor olmasına anlayış gösterilebilir diye düşünüyorum. Ayrıca, düşmanını sevmek, birlik olmak, ezilenin yanında olmak, gücü eline aldığında bile merhamet etmek gibi çok hümanist çok barışçı öğretileri vardı. Mesela sayfa 85; “Ah bir kere Rus’un ezildiğini görecek miyiz? Bütün bize yaptıklarını biz de onlara iade edecek miyiz?” diye yakınıyor Ali. Demir: “”Hayır Ali, böyle düşünme… Bunu isteme. Mazlumların hakim oldukları gün zalimler kahredilmeyecek, onlar da özgür ve memnun olacaklar. Bizim aradığımız mazlumla zalimin yerini değiştirmek değil. Biz insanlığın saadetini arıyoruz.” Bunlar o sert savaş ikliminde temiz kalabilmiş güzel düşünceler. Milliyetçilik normalde bana en uzak görüş belki de; ama 1918’de vatanın bağımsızlığı için, halkın özgürlüğü için, kurtuluşu için mücadele etmiş, fikir üretmiş bu insanlara büyük saygı duyduğumu söylemeden incelememi bitirmek istemem.
heart
alkis
6 kişi
Sen ne anlatıyon be abla gözünü seveyim be abi (eşiyle birlikte yazmışlar o yüzden bu kalıp tam uyuyor :Ddd)
Mesela Odin! Bugüne kadar yankıları yaşayan bir dinin, tabiatperestliğin ilahı Odin'in Karadeniz sahillerinden Fin iline akın etmiş bir Türk Beyi olduğu düşünülüyor. [...] Buda, evet Buda... O da Türk'müş.
heart
mindblow
7 kişi
Bu romanı çok beğendim. Sizlerin de beğeneceğini düşünüyorum. Tanzimat’tan beri kötü kadın tiplemesi edebiyatımızda var. Genelde gayri-müslim kadınlardan oluşturulur zaten kötü kadın karakterler. Namık Kemal’in “İntibah”ı mesela. Nefret etmiştim. Amaç toplumu eğitmek olduğundan, iyiyi/kötüyü yazar, kendi bakışından kendi ahlakından yerleştirir, bariz taraf tutar. Ben de bunu hiç sevmem. Bana göre bu kötü bir edebiyattır. Ahmet Mithat’ın “Dolaptan Temaşa”sını da epey eleştirmiştim. Yine bir Tanzimat eseri olan “Dolaptan Temaşa” incelememde bu topraklardaki namusun psikolojik yansıması adında bir bölüm paylaştım. Orada neden sadece kadınların bu psikolojik ve toplumsal baskıyı yaşadıklarını anlatmıştım. İşte o roman kötü bir roman örneğiydi. Bu romansa, “Siyah Gözler” ise aynı toplumsal baskıdan çıkmış iyi bir roman.

Romandan önce “Cemil Süleyman’ı” kısa bir tanıyalım. 1886 İstanbul doğumlu. Babası Kaymakam. Dönem karışık bir dönem olduğundan babası bir sürgün, bir görev derken Beyrut – Halep – Sidon dolaşıyorlar ailecek. Ta ki Cemil Süleyman’ın Beyrut’ta TIP okumaya başladığı zamana kadar. O sene annesi kollarında vefat edip, babası da 2 ay bile olmadan akrabadan biriyle evlenince Cemil Süleyman’a Beyrut dar geliyor ve Tıp eğitimini İstanbul’a Mekteb-i Tıbbiye’ye aldırıyor.

Edebiyatla ilgili olduğundan İstanbul’da Servet-i Fünun ile yolları kesişiyor. Edebiyat hayatı böyle başlıyor. Ama Cemil Süleyman için hekimlik ve vatani görevler her şeyden önemli hele ki veba salgını varken. Cidde, Karaman, Hicaz, 1.Dünya Savaşı, Yanya, Arabistan, Batum, Kurtuluş Savaşı Antalya, Cumhuriyetten sonra Çanakkale, Samsun. Buralarda hem hekimlik hem askerlik yapmış, Harp Madalyası, Demir Salip Nişanı kazanmış… velhasıl görmüş geçirmiş bir adam.

Zaten işte bu doktor olmasından ve Servet-i Fünun dedik, Halid Ziya’dan etkilenmesinden sebeple romanlarında genelde hasta, vebalı karakterleri kullanmayı, karakterlerin psikolojik süreçlerini betimlemeyi seviyor. Siyah Gözler romanındaki Takıntılı, histerik karakterimizi de gayet iyi aktarmış. Özellikle bu romanı yazdığı sırada 1911, İstanbul’da çok meşhur bir kişi, çok meşhur bir yazar haline geliyor aslında ama işte az önce anlattığım askerliği, hekimliği derken İstanbul’dan epey uzak kalıyor yıllar boyunca. Bu da zamanla unutulup gitmesine neden oluyor. Bugün bile adını bilen kişi sayısı çok azdır. Onu 120 yıl sonra bulup okumak bile çok kıymetli benim için.

İstanbul’a ancak 1934’te 48 yaşındayken geri dönebilmiş. Edebiyatla değil ama denizyollarında çalışıyor, 3 yıl sonra bir gemide doktorluk yaparken kaza geçiriyor. Bir ayağı ampute ediliyor. Zaten ondan da 3 yıl sonra 1940’ta 54 yaşında iken vefat ediyor.

Bu bölümden sonrası sürprizbozan içeriyor ama kitap sadece 65 sayfacık okunup gelinebilir 🙂 Geçelim romanımıza;

Siyah Gözler romanında Cemil Süleyman, genç yaşlarında başından kötü bir evlilik geçmiş, 10 yıldır dul olan 30’lu yaşlarında bir kadını anlatıyor. Bu kadın kendisinden 10 yaş küçük gencecik bir delikanlı ile tanışıyor. Delikanlı, kadına ilan-ı aşk ediyor ve günlerce uğraşarak onu ikna ediyor. Yaşının, dul olmasının sorun olmadığını, onu bu haliyle sevdiğini, asla bırakmayacağını söylüyor ama kadın korkuyor. Delikanlı’nın yalan söylemesinden korkuyor, onu terk etmesinden korkuyor. İnsanların ne diyeceklerinden korkuyor ve sonunda bu korkular ikisini de mahvediyor. Delikanlı diyorum, Kadınımız diyorum çünkü isimleri yok romanda. Bu bana kalırsa Cemil Süleyman’ın onları, karakter olarak değil de “dul bir kadın” ve “genç bir erkek” olarak toplumsal kimlikleriyle anlatmak istemesinden kaynaklanan güzel bir detay. Çünkü hizmetçinin, aşçının bile ismi var romanda, bunların yok.

Roman neredeyse başından finale kadar kadın karakterimizin, içsel çatışmasıyla devam ediyor. Kadının dul olması, delikanlıdan yaşlı olması ile delikanlıya çok aşık olup onunla birlikte olmak istemesi büyük bir zihinsel çatışmaya dönüşüyor ve bilinci her kaydığında aşkı ve arzusu açığa çıkıyorken (rüyasında seviştikleri görüyor mesela), ahlakı, mantığı her devreye girdiğinde ayrılacağım, bitireceğim ilişkiyi şeklinde planlar yapıyor. Zaten bu freudyen çatışma bu dönem edebiyatında çok sık rastlanılan bir şey. Bir türlü karar verememesi yer yer sıkıyor bile okuyucuyu.

Bu arada kadın romanda kendisinden bahsederken “ben yaşlı bir kadınım” diyor ama Cemil Süleyman, roman boyunca kadından bahsederken “Genç kadın” diyor. Bu yazarın, karakterine bakışını gösteren çok güzel bir detaydı.

Şimdi, kadınımız ilişkiyi bir türlü bitiremediği gibi, bir de ormanda, daha sonra gizlice evine alarak, genç erkekle birliktelikler yaşayınca, kafasındaki çatışma, dulluk-bekarlık, gençlik-yaşlılık çatışması, yerini “evlenmek – ölmek” çatışmasına bırakıyor. Çünkü o bir dul kadındı. Onun ekstra namuslu, ekstra edepli olması giyinmesi lazımdı. Yani neredeyse toplumdan kaybolması gerekiyordu aslında. Genç erkekle tanışmadan önce nasıldı mesela? Yazar dul olduktan sonraki düzenini vermişti bize. Hiçbir arkadaşı yoktu. Hiçbir uğraşı yoktu. Evde aşçısıyla, hizmetçisiyle oturur, çok nadir parka çıkar, akşam olmadan eve gelirdi. Laf, söz olmasın diye sağla solla çok konuşmazdı. 10 yıl boyunca da böyle yapmıştı. Ama aynı kurallar eski kocası için geçerli değildi tabii. Beykoz çayırında ona buna mektup verip buluşma teklif eden diğer erkekler için de geçerli değil bu kurallar. Genç erkek, “gece evine gelirim.” cümlesini ne kadar rahat söylüyordu. Kadınsa ne kadar büyük korku yaşıyordu biri görürse ne yaparım diye. Yani bu roman, öyle söylendiği gibi bi kıskançlık krizi, bi paranoya bozukluğu romanı değil. Bu roman bi “cinsiyet” romanı.

Çok güçlü sahneler vardı, gizlice mektuplaşmaları, arabada yolculuk ederken konuşmaları, ormanda birlikte olmaları, geceleri gizlice evde buluşmaları, bu sahneler dönemler üstü yani 120 yıl sonra bile hala milyonlarca kadın benzer sahnelerle aynı çatışmaları, aynı baskıları yaşıyor.

Kadının çatışması, “evlenmek – ölmek” çatışmasına döndü demiştim ya. Çünkü eğer, genç erkeğin aşkı yalandıysa ve birlikte olduktan sonra kadını terk ederse veya ona ihanet ederse geriye “kirlenmiş namusu” temizleyecek bir tek ölüm kalıyor. “Gençlik – yaşlılık” – “dulluk – bekarlık” çatışmasının üstünden gelebilirdi belki ama bunlara eklenen “namus” çatışması genç kadının psikolojisine vurulan son darbe oluyor. Çünkü kadın tam da o andan itibaren paranoya yaşamaya başlıyor.

Şimdiiii, kitabı okuduysanız, siz nasıl gördünüz bilmiyorum. Mutlaka yorumlara yazarsınız. Okuyan bir çok kişinin genç erkeğin, kadını aldattığını düşündüğünü gördüm. Ben kesinlikle öyle düşünmüyorum bu arada. Birkaç şüphe var evet ama bu şüpheleri kadından dinliyoruz. Başka bir kadınla vapurda görüyor, mektup gibi bir kağıt verdiğini görüyor falan. Ancak bunlar erkeğin aldattığını göstermez çünkü Cemil Süleyman, erkek aldatıyor da böyle oluyor şeklinde düşünmermizi isteseydi bu aldatmaları net bir şekilde verirdi.

1.’si genç erkeğin aşkı asla durup dururken azalmıyor. Elbette ilk günkü gibi değil aşkı, ilgisi ama kimin ilişkisi ilk günkü gibi kalıyor? Kaç kez birlikte oldular, aylar geçti, alışma diye bir şey var sonuçta. Ayrıca genç erkek her zaman sevdiğini söyledi, hiç bırakmadı kadını.
Son sahnede bile kucağında yatarken aşkından bahsediyordu.

Kadının ters tavırları, sürekli kıskançlığı, yemeden içmeden kesilip aşırı zayıflaması, hastalıklı görünmesi başka birinin aşkını çoktan azaltacak şeyler olmasına rağmen genç erkek hep sevdiğini söyledi. Bu yüzden, ihanet vardı da kadın böyle oldu yorumunu kabul etmiyorum. Kadın ihanet yüzünden böyle olmadı, kadın kıskançlık belası yüzünden böyle olmadı.

Toplum, 30 küsür yaşında dul bir kadının, 20 yaşında genç bekar bir erkekle birlikte olmasına müsaade edemezdi, işte o yüzden kadın böyle oldu.

Kadının genci boğarak öldürmesi bile birlikte olmalarından daha kabul edilebilir bir davranıştı. O yüzden böyle oldu.

Zaten finalde yazarın betimlediği, cinayetten sonra kadında oluşan rahatlama anı,, tüm o çatışmaların, tüm o korkuların son bulduğunun iyi bir göstergesiydi. Taa ki, genç erkeğin “Siyah Gözler”indeki ışığın söndüğünü görene kadar.
Okudumolarak işaretledi.
Siyah Gözler
Siyah Gözler
Cemil Süleyman
4/5 puan verdi
Bordo Siyah Yayınları · 120 sayfa
heart
7 kişi
Kitap İncelemesi
1.0/5
Bu çok eski bir incelememdi ancak biraz sonra paylaşacağım “Siyah Gözler” romanına yapacağım yorumlama için bu incelemede anlattığım “namusun psikolojik yansıması” bölümü, çok önem arz ediyor. Romanda olan olayları es geçiyorum, okuyan biliyordur zaten. Asıl değinmek istediğim yer hikayenin kendisi değil, hikayede bahsedilen ve kökeni çook eskilere dayanan namus kavramı. “Namus kelimesi, dilimize Arapça’dan geçmiş, “bir toplum içindeki ahlak kurallarına, ve toplumsal değerlere bağlılık” anlamında kullanılan bir kelime. Ama Arapça’ya da eski Yunancadan geçmiş ve “yasa, düzen, bölüm, otlak yani, bir erkeğin sahip olduğu otlaklar” anlamına gelen nemein köküne sahip. Bu bağlamda namus, bu topraklar civarında, -erkeğin “tohum”, kadının “toprak” şeklinde sembolize edildiği bu topraklarda- “sınırları belirlenmiş bir arazi” şeklinde kullanılmaya, erkeğin sahip olduğu, himayesi, koruması altına aldığı şeyler, anlamında kullanılmaya başlanmış. Kadın da,, bu şeyler arasına, “sınırlarının çizilip, sahiplenilip, tarla gibi, koruma altına alınan şeyler“ arasına dahil edilmiş. Hatta şu an namus denildiğinde ilk akla gelen şey, kadın. Bu “tohum-toprak” sembolizasyonu kuran’da bile geçer. Bilenler bilir… (Bakara 223) Hem toprağın hem de kadınların, erkekler tarafından muhafaza altına alındığı bu sosyal düzenin, kadınlara ve erkeklere olan etkisine bir bakalım. Şimdi, çook uzun zaman boyunca içselleşmiş, kolektif bilincimize yerleşmiş bu sosyal düzen, doğal olarak kendi bünyesinden “ideal erkek” ve “ideal kadın” kavramlarını çıkarıyor. Ve her iki cinse de “namus”, “onur”, “şeref”, “utanç” gibi sorumluluklar yüklüyor. Evine girilmiş, toprağı çalınmış, kadını alınmış ama sessiz kalmış bir erkek, toplumca feci şekilde yadırganıyor, namussuz, onursuz, şerefsiz görülüyor. Şimdi bu erkeğin, toplum tarafından tekrar kabul edilebilir bir statüye gelmesi için, yani tekrardan namuslu, onurlu, şerefli olması için, toprağını çalanı, kadınını alanı ve/veya kirlenmiş kadını öldürmesi gerekiyor. Yani kendinin hiçbir yanlışı olmadığı halde, bir şekilde, “koruyuculuk” görevinde acizlik gösterdiği düşüncesiyle, katil olması ve geride kalan kimseyi düşünmeden hapse veya ölüme gitmesi bekleniyor bu erkeğin. Geçen haberlerde de vardı, bir polis memuru, bu şekilde kendisini aldatan eşini ve adamı öldürmüştü. Gidip bakalım yorumlara, bir tane bile kötü bir şey bulamayız. Ancak, adam için de ne kadar büyük bir trajedi var ortada. Katil oldu, hayatı bambaşka olacak şimdi, çocukları var mı bilmiyorum varsa ne haldelerdir bi düşünmek lazım… Hal böyle olunca, bu toplumlardaki erkekler, neredeyse paranoyakça aşırı korumacı bir ruh haline itiliyor. Karısını, kızını sokağa bile çıkartmak istemiyor. Onlarla temasa geçen herkese, şüpheyle yaklaşmak zorunda kalıyor. Ben bunun, “ideal” erkek üzerindeki yükünü anlattım. “İdeal” kadın üzerindeki yükünü de tahmin etmek hiç zor değil. Gelelim kitaptaki örneklere: Bakın sayfa 38’de, Leyla’nın kocası Paşalı, Yeniçeri’ye diyor ki; “Bu karı sizi buraya kabul etmekle benim namusumu ayaklar altına almıştır.” Hem evi için, hem kadını için diyor. “Ancak, onu da, senin gibi bir yiğidi de, öldürmek istemiyorum. Gel dışarı çıkalım, sen dışarıda bekle, ben bu kadını boşayayım, sonra ne yaparsanız yapın.” Çok net görüldüğü gibi, demek istiyor ki; ben bu evin ve bu kadının koruyuculuğunu, sen saldırmadan önce bırakayım, o zaman namusum, kirletilmemiş olur. Bilinçdışında yatan, az önce detaylıca anlattığım bu fikir, ne kadar garip bi harekete zorluyor Paşalı’yı. Yeniçeri de, girdiği yerden dışarı çıkmayı gururuna yediremediği için, Paşalı onları öldürmek zorunda kalıyor. Bakın sayfa 37’de yine Paşalı, “Erkeklerin arasında karının söz söylemeye hakkı yoktur.” Diyor. Sayfa 43’te “Ah hınzır aşüfte, Asıl sebep sen oldun. Ben, bu dağ gibi kahramana kıyar mıydım?” Neden böyle neredeyse homoerotik cümleler ediliyor sizce? Çünkü Paşalı, bir, “ideal erkek” olarak, Yeniçeri ile empati kurabiliyor. Yani o gerizekalı, taş kafalı adamla bile empati kurup onun erkekliğini övebiliyor ama kadınla, asla empati kuramıyor. Bu bölümler, bilişsel anlamda çok çarpıcı bölümlerdi. Burada Leyla’nın, Yeniçeri’nin, Paşalı’nın, dolaptaki Behram Ağa’nın, davranışlarını yorumlarken, aslında Ahmet Mithat’ın kafasının içini de yorumluyoruz. O zaten, bu toplumsal düzene nasıl sıkı sıkı bağlı, onu cam gibi görüyoruz. ” Demem o ki, kadın-erkek kimlikleri, tohum-toprak sembolizasyonunda görüldüğü müddetçe bu sorunlar ve bu şiddetler, asla bitmeyecek. Kadınlar, yıllardan beri süren mücadeleleriyle, artık ayrı bir birey olma haklarını kazanmışlardır. Toprak statüsünden çoktaaan çıkmışlardır. Öncelikle ve özellikle kadınların, sonrasında da erkeklerin, bu konudaki farkındalıklarını artırmaları “kendi akıl sağlıkları, kendi bedensel sağlıkları için” elzemdir. Romandaki Leyla’nın yaptıklarını aklamak için söylemiyorum bunları. Ancak Leyla, Ahmet Mithat Efendi’nin suçladığı gibi, hiç kimsenin namusunu falan kirletmemiştir. Olsa olsa, “toplum içindeki ahlak kurallarına bağlılık” anlamına gelen kendi namusunu kirletmiştir. Paşalı’yı da kandırmıştır, aldatmıştır, arkasından iş çevirmiştir, velhasıl kötü bir insandır Leyla. Ancak, bunun cezası, iki insanı öldürmek, olmamalıdır. Daha da kötüsü, iki insanı öldüren Paşalı’yı , kahraman gibi kaleme almak, olmamalıdır. Eli şu an yoruma gidecek, bana kızacak olanlarınız vardır elbette. Çünkü başta anlattığım, toplumda, “ideal erkek” olarak var olma durumunu, tehdit eden bir şey söyledim sanılabilir. Ancak, aldatanları öldürmeyi yüceltiyorsanız, tamamen aynı mantıkla davranan; boşanan eşini öldüreni de, sevgilisiyle yakaladığı kızını öldüreni de, başkasına kaçan ablasını öldüreni de, yüceltiyorsunuz hatta ve hatta azmettiriyorsunuz, demektir. https://youtu.be/YM9qMVgWed4
heart
7 kişi
İncelemesini bayramdan sonra yapacağım. Şu kadar söyleyeyim; “şiddetle tavsiye”. Bayıldım.
Okudumolarak işaretledi.
Siyah Gözler
Siyah Gözler
Cemil Süleyman
4/5 puan verdi
Bordo Siyah Yayınları · 120 sayfa
heart
alkis
11 kişi
DEHB ile işimiz bittiyse döneminden ileride düşünen, döneminden cesur konuları işleyen Türk edebiyatı yazarlarımıza dönüş yapalım.
Okuyacağımolarak işaretledi.
Siyah Gözler
Siyah Gözler
Cemil Süleyman
Bordo Siyah Yayınları · 120 sayfa
heart
10 kişi
Bu kitap haricinde 5 kitap daha okudum. Ve fark ettim ki; DEHB, (ona sahip olan) insanların davranışlarına en isabetli açıklama. Bundan sonra anlamlandıramadığım bir çok davranışta kişinin DEHB seviyesini sorgulayacağımdan eminim :)) 20 dakikalık da bir video hazırladım. Videonun önemli bir kısmı dikkat eksikliğine sahip çocuk ve velileri özelinde olsa da açıklamalarla ayırdığım bazı video bölümlerini bu konuyu merak eden veya kendisinde bulunduğundan şüphelenen herkesin izlemesini tavsiye ederim.
https://ytbe.one/w7NuFJxyLh8
Okudumolarak işaretledi.
Dağınık Zihinler
Dağınık Zihinler
Gabor Mate
4/5 puan verdi
Hep Kitap Yayınevi · Çev. Engin Süren · 348 sayfa
heart
9 kişi
Yakın çevremde DEHB ile sık sık karşılaşmam, bu konuya tam anlamıyla hakim olmadığımı fark etmemi sağladı. Edebiyat ve felsefeye biraz ara verip, en az 6-7 kitaplık bir DEHB serüvenine başlamak istiyorum. Tüm bunların sonunda konuyu çok iyi anladığımı düşünürsem, iyi anlatabileceğime güvenerek bu konuda bir video da hazırlamak istiyorum. Bakalım.
Okuyorumolarak işaretledi.
Dağınık Zihinler
Dağınık Zihinler
Gabor Mate
15. sayfada%4 · 348 sayfa
Hep Kitap Yayınevi · Çev. Engin Süren · 348 sayfa
heart
8 kişi
Son okuduğum anarşist Osmanlı aydını Baha Tevfik’i incelerken, onun bir sözü dikkatimi çekmişti.
“Nüfuzlu ve kuvvetli bir devlete ihtiyacımız olduğunu söylüyorsunuz. Peki, nüfuzlu bir devletin kullanılış mahalli neresidir? Böyle bir hükümet nüfuzunu ve kuvvetini, harici düşmanlar üzerinde mi kullanır yoksa halk üzerinde mi?”
Bu sorunun cevabı belli değil mi özellikle 1984 kitabını okuyanlar için. Baha Tevfik bu sözü 1910’lu yıllarda hem Abdülhamid dönemi için, hem de, İttihad ve Terakki dönemi için söylemişti. Ancak tarihin tüm dönemleri için de söylenebilirdi ki yetkiyi ve gücü eline alan her rejim, bunu önce kendi halkı üzerinde kullanır.
Şimdi 1984 kitabı çok popüler bir kitap, ben bu kitabı inceleyeceğim evet ama daha önce söylenmiş ,ve çok da harika şekilde söylenmiş şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Youtube’da bile bu kitap hakkında yapılmış mükemmel inceleme videoları var.
Portal kanalında var, Harun Çelik, BayKedi, Sokak Kedisi kanallarında var, yabancı kanallarda var, çok güzel videolar var. Dediğim gibi ben oralarda söylenenleri tekrarlamak istemiyorum. Ben, Orwell ne düşünüyordu, neyi eleştirmişti, bu eleştirisi doğru muydu, bu eleştirisi nerelerde kullanıldı? Daha çok bunları incelemek istiyorum.
Yazıldığı 1949 yılından bugüne, komünizmin eleştirildiği en popüler roman bu. Bugüne kadar da hep anti-komünist pencereden, liberal pencereden incelendi. Övüldükçe de övüldü. Bugüne kadar kötülendiğine pek şahit olmadım.
Halbuki George Orwell de bi Marksist-komünistti aslında. Yani başlarda kesin öyleydi,, ama hayatı boyunca hiçbir zaman sert çizgilere sahip olan bi adam olmadı zaten. Ateistti mesela ama kiliseye giderdi, dini ritüeller falan hoşuna giderdi. Anarşistti ama gelenek ve göreneklere bağlıydı. Yani Orwell’i bi kefeye koymak, bi gruba dâhil etmek biraz zor.
Mesela Orwell’ın bi kitabı var “Katalonya’ya Selam”… Diğerleri gibi popüler değil duymamış olabilirsiniz? 1938, Yani “Hayvan Çiftliği’nden” 7, 1984’ten 11 yıl önce. Bu “Katalonya’ya Selam” kitabında bizzat militan olarak katıldığı İspanyol İç Savaşı’ndaki gözlemlerini anlatıyor. Militanı olduğu örgüt de POUM yani Marksist İşçi Partisi. Aynı yıllarda Ernest Hemingway de İspanyol İç Savaşı’nda muhabir olarak bulunuyor, hani Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanında faşistlerle savaşan gerillalar var. Hemingway isim vermiyor ama o örgütün de POUM olduğu söylenebilir.
Orwell, Hemingway gibi de değil, direkt savaşın içinde, boğazından vuruluyor hatta. Hâlbuki giderken, askeri tecrübem yok, bünyem de zayıf, aslında sıcak savaşta bulunma isteğim yok demesine rağmen ortamdan etkileniyor demek ki bu kadar görüş birliği içerisinde, inançla, katılıyor savaşa.
Hani bi replik vardı ya ölümlü dünya filminde “sol zaten, kendi içinde fraksiyonlara ayrıldığı için bugün bu halde değil miyiz?” diye. İşte bu iç savaşta da birçok sol fraksiyon var. Sovyetlerde de “Büyük Tasfiye” dönemi. Yani Stalin yanlısı olmayan diğer komünist görüşlerin faşistler kadar hatta daha da kötü görüldüğü, dağıtıldığı, öldürüldüğü dönem. Zaten 1984 kitabında bu tasfiye döneminin etkisi çok büyük. Neyse İspanyol İç Savaşı’nın çok detaylarına girip kitaptan uzaklaşmayacağım. İsteyen “Barcelona Mayıs Olayları” yazarak detaylı araştırma yapabilir. Bizim Orwell’in örgütü “POUM” Stalinist olmadığı gerekçesiyle tasfiye ediliyor, yasaklı sayılıyor, bir sürü askeri tutuklanıyor diğerleri de kaçıyor Orwell gibi. Özetle Orwell ulan ne için geldik, faşistlerle savaşıyorduk, şu olanlara bak kıvamına geliyor. Özellikle Stalin’e karşı.
İşte kitaptaki Big Brother, pos bıyıklı lider, Joseph Stalin, bunu zaten herkes biliyor. O İspanya günlerinden sonra zaten, Orwell’in yazdığı tüm kötüler Stalin. Hayvan Çiftliği’ndeki domuzlar da Stalin. Onlar da tüm hayvanlar olarak birleşip insanları devirmişler ama sonra domuzların yönetime geçmesiyle (yani parti bürokratlarının yönetime geçmesiyle), diğer hayvanlara insanlardan beter muamele etmişlerdi. Tüm hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir muhabbeti oradan çıkmıştı.
Elbette haklı olduğu çok nokta var bu da onlardan biri, bi kere at nalı teorisi vardır 2002 yılında, aşırı sağ görüş ile aşırı sol görüşün nihayetinde birbirine daha yakın olduğu konusunda. Bu kitap aslında çok önceden bunu söylüyor. Aşırı sağ Hitler ile Aşırı sol Stalin’in totaliter yapılarının benzerliklerini gösteriyor. İkisi de korku, baskı, kontrol ve yasaklama üzerine çalışıyorlar. Zaten totaliter rejim tasvirinin en iyi yapıldığı kitap desek abartmış olmayız. Her okuyan nasıl da kendi devletinden parçalar yakalıyor değil mi? Hepimiz öyle olduk okurken.
Teleekran öngörüsü mesela çok başarılıydı. Haber kaynaklarını yönetmek, manipüle etmek, geçmişi silmek, hatta geçmişi değiştirmek ki iç partide geçmişi değiştiren bir bölümde çalışıyordu Winston, en önemli parçanın geçmişi değiştirmek olduğu kitapta çok açıktı. Bu konuda Stalin, Hitler’den daha yetenekli o yüzden o eleştiriliyor. Hitler, bilirsiniz kitapları yaktırıyordu. Stalin, tekrar yazdırıyordu.
Şimdi eleştirilerinin hedefi çok açık bir şekilde Stalin ve Sovyetler olunca, böyle şeyleri asla kaçırmayacak olan kapitalist, emperyalist Amerika ve İngiltere, bu romanlara resmen yapıştılar. Orwell’in kitaplarını yazı değil de, komünistlere fırlatacakları bi bomba gibi kullandılar. İlk yılında ABD ve İngiltere’de tam 400 bin kopya sattı 1984 kitabı. Aradan kaç yıl geçti, şu anda bile milyonlarcadır. Kitap kapaklarına Stalin koydular. İşte Orwell’in en büyük hatası, bunun önüne geçememiş olması. Çünkü öngörebilirdi bunu, özellikle Orwell gibi biri. Nasıl diyeceksiniz. Bakın Hayvan Çiftliği daha net, daha açık bir Stalin eleştirisi aslında ve 1984 kitabından daha önce yazıldı. O ilk yılında 400 bin basıldı mı? Yoook, yayıncı bile bulması çok zor oldu. Niye? Çünkü, 1945, Stalin o zaman müttefik, Stalingrad’da canlarını kurtardı Hitler’e karşı. O zamanlar kahraman gibi. Ne zaman Stalin rakip oldu, güçlendi, bu iki roman havada kapıldı.
Hatta, 1984 kitabını basacakları zaman Goldstein bölümleri var ya, bu Winston’ın Goldstein’ın kitabını okuduğu yerler. Yayıncılar oraları çıkartalım diyorlar. Big Brother Stalinse, Goldstein Troçki. Eski yoldaşı diyor ya eskiden yakınlardı diye. Troçki diyor aslında. Bu bölümü çıkartmak istiyorlar çünkü Goldstein’ın bölümlerinde kitapta komünizmin kendisine değil, stalinist bürokrasiye eleştiri yapıldığı biraz anlaşılabiliyor. Orwell bu bölümü çıkarttırmamayı başarmış ama anti-komünist propagandayı engelleyemiyor zaten çok kısa zamanda basımdan 1 yıl bile geçmeden ölüyor. Ölümüne çok yakın Francis Henson’a bi mektup yazıyor, orada da söylüyor hatta bu kitap Sovyetler Birliği’ne yönelik değil. Her yerde benzer şeyler olabilir diye ama iş işten geçiyor biraz. Çünkü yayıncılar bu kitabın en az 1 milyon oy değerinde olduğunu konuşuyorlar hatta propagandalarında Winston isminin de Winston Churchill’den geldiğini söylüyorlar.
Totaliter rejimi en iyi anlatan kitap olduğunu söyleyerek, överek başladım. Şimdi de eleştirilerimi söylemek istiyorum. Bi kere çok deterministikti, karamsar tamam ama kaderci bir karamsarlık vardı kitapta. Rüyaları hatırlayalım, Winston, rüyasında Julia ile seviştiğini görüyor, sonra gerçekte de sevişiyor. Winston rüyada O’Brien ile görüştüğünü görüyor, sonra gerçekte de görüşüyor. Yani zaten olacak olan oluyor, elimizden bir şey gelmiyor. Böyle bir kaderciliği ben edebiyatına da devrimciliğine de yakıştıramadım.
Sonra kadınlar konusu, Sahneyi hatırlayalım, Winston Goldstein’ın kitabını okuyor. Julia yanında, Julia diyor ki; sen oku yaa ben anlamam. Kadınların böyle şeylere aklı ermez fikrini Julia’ya söylettiriyor. Eski karısı aynı şekilde, partiye düşünmeden bağlıydı. Sayfa 16’da “Winston hiçbir kadından hoşlanmazdı.” Sayfa 110’da “Seni ilk gördüğümde öldürmek istedim.” “Kızların büyük kesimi böyle biliyorsun.” gibi cümlelerde de kadınların partiye daha kolay kandığı, öyle yüksek düşüncelerden anlamadığını hissettiriyor tıpkı kimler gibi, tıpkı proleterler gibi. Onları da kitapta bilinçsiz, dar görüşlü göstermiş. Yine sahneyi hatırlayalım, bara gidiyor. Barda eskileri hatırlayabilecek yaşta bir ihtiyar işçi var. Proleter sınıfından. “Ona soruyor, devrimden önce daha mı özgürdük?” Adam onun yerine, çocukluğundan saçma sapan şeyler hatırlıyor. Son sahnelerden birinde, camdaki proleter kadının doğurgan olduğunu, götünün büyük olduğunu, hiçbir şeyden habersiz olduğunu söyleyip övüyordu onu. Proleterlere neredeyse aptal hayvan sürüleri gibi bakıyor Winston.
Şimdi haklı diyenleriniz olacak ben eminim, eyvallah işçi sınıfına siyasi bilinci, özellikle sosyalist bilinci kazandırmanın ne kadar zor olduğunu günümüzden bile biliyoruz ama onlar sanki doğuştan eksik algılılarmış gibi anlatmak, tıpkı Julia’daki ve kitaptaki diğer kadınlardaki gibi, doğru olmamış.
E sen, “tüm umut proleterlerdedir.” diyorsun kitapta. Ama işçiyi böyle görürsen, kadınları böyle görürsen, elbette kitabı böyle korkuyla, karamsarlıkla tamamlarsın. Tarihin en karamsar kitabı bu kitap.
Bir diğer hata unsuru “eleştirilecek” rejimin yapısını en uç noktaya taşımasından kaynaklanıyor. Yani eleştirdiği şeyi olduğu haliyle değil, hayali 30-40 sene sonra en en kötü versiyonu ile ele alıyor. Bu baştan bir haksızlık yaratıyor. Büyük yazarlar bunu yapmaz. Dostoyevski ne yapardı, eleştireceği fikrin en iyi versiyonunu koyardı kitabına, en iyi temsilcisini koyardı. Mesela “Raskolnikov”. Nihilizmi mi materyalizmi mi neyi eleştirecekse artık. Sonra bu en iyi temsilcisine karşı hikayesini yazar, eleştirisini yapar, sonucuna ulaştırırdı.
Az önceki proleterler mevzusu, kitapta proleterlerin denetlenmeye gerek kalmayacak kadar pasifize olduğu bir anlatı var, bir yandan da tek kurtuluş tek isyan kaynağı onlar deniyor. Şimdi bu rejim neden bu kadar serbest bıraksın bu proleterleri? Orwell olarak tek cevabın, proleterlerin sınıf olarak aptal ve sinik oluşu mu? Halbuki o rejim, o rejim değil işte. Bunu o da biliyor. Proleterleri aptallaştıran sindiren rejim hangi rejim, sosyalist rejim mi? Devletin özgürlükçü olup, işçilerin grev yapmasına izin vermesi değil ki olay. İşçilerin, sendikalar, kooperatifler aracılığıyla devletin grev yapmalarını engelleyemeyeceği kadar sosyal ve ekonomik güce sahip olmaları. Hangi rejim sendikaları sindiriyor, işçiyi sosyal ve ekonomik güçten hangi rejim alıkoyuyor? Bu bi kere yanlış.
Bir de O’Brien, her şeyi iktidarda kalmak için yaptıklarını söylüyor. Bu da diğer rejimler için geçerli bir şey. Kişisel çıkarlar, sınırsız-kuralsız yaşam, parti sayesinde edinilen menfaatler, tapular… Bunlar için iktidarda kalınır. Ama söz konusu rejim, Büyük Birader rejimi, sınıf gücü yok, ekonomik gelişme sağlamıyorlar, menfaat desen yok, bu parti üyeleri bu işkenceleri niye yapsın? Sadece güç için, iktidar için demek sığ kalıyor işte. Stalinist rejimde bile (bürokratik kolektivizmde) toplumu büyük bir hızla sanayileştirmeye çalışma amacı vardı, rakip emperyal devletlerle ölüm kalım mücadelesi vardı, bürokratik ayrıcalıklar da vardı tamam. Yani iktidarlıklarını rasyonelleştirmek adına bi şeyler vardı. Bunların hiçbiri olmadan, yalnızca iktidar için iktidarda olmak hani sürdürülebilir bir şey değil. Bu kadar açık işkence yapıyorken, bu kadar açık kötülükler yapıyorken parti üyelerinin bu sıkı bağının altı boş. Hiçbir rejimde böyle bir parti üyeliği, böyle bir bağlılık olamaz. O’Brien’ın varlığı imkânsız yani.
Cinsellikte de aynı hata vardı. Amaç cinsel arzuyu tamamen yok etmek ya. Winston’ın karısı da parti görevi diyordu. Mecburi sevişmelere. Mesela bu da gerçek hayatta olmayacak bir şey. Tasvir ettiğin toplum zaten aşırı sıkıcı bir toplum. Bi kere bu toplumda cinsel aktiviteye daha büyük bir açlık olur. Yasak olması da zevkini daha çok artırır. Dürtülerden bile silinmesi mevzusu mümkün olan bir şey değil. Sonuçta bu temel bir dürtü, acıkmak gibi susamak gibi. Parti açlığı ve susuzluğu denetleyebilir mi? Partiye bağlıyım artık acıkmıyorum gibi bir şey olabilir mi yani? Bunu denetlemeye kalkar mı bir parti? Kalkmaz. Cinsellikten alınan zevki de kimse denetleyemez. Yine Orwell’in eleştirilerini hayali en kötüye karşı yapması sebebiyle oluşan hatalardan biriydi bana göre bu da.
Ve finali… Meşhur 101 nolu oda.
Herkes mutlaka birbirini satar.
Yani tarihte hiç mi görmedin yaa? Ne adamlar, ne kadınlar, bu kitaptakinden kat be kat büyük işkencelere direndiler.
Giordano Bruno, ne dedi kilisede anlattıklarınız doğru değil, evren sonsuz büyüklükte, yıldızlar başka güneşler, başka gezegenler de var dedi. Dünya evrenin merkezi değil dedi. Adama 7 yıl, kitaptakinin 10 katı işkence yaptılar. Yaktılar adamı diri diri. Sözünden dönmedi ama. 2+2: 5 demedi.
Valla siz herkesi Galileo sanmışsınız galiba. Hallacı Mansur, Socrates, Joan of Arc, Bilali Habeşi, hiçbiri bildiğinden dönmedi.
Bu kitap var ya, bu kitap inancı olanı da pasifize eder. Gençken okuduğumda ben de pasifize olmuştum hatırlıyorum. Ama şimdi yemiyorum yani. Mesela bir çocuğum var. Beni diri diri yaksalar da, farelere yedirseler de bana değil ona yapın bu işkenceleri, DEMEM.
Şu finalle, Orwell insanların hepsi en derinlerinde nihayetinde bencildir, demeye getiriyor. “Kestane ağacı altında, Sen beni sattın, ben de seni” diyor ya. Bence en büyük falsosu, bireyciliğin, kapitalizmin ekmeğine yağ süren en büyük falsosu da budur.
Yahu sen bunu yazdığında 1949, 4 yıl önce 1945, gözünün önünde Japonlara atom bombası attılar. Kalkıp İngsos diye hayali İngiliz sosyalizmi rejimini tehdit görüyorsun. Bugün de okul bombalıyorlar, hastane bombalıyorlar, çocukları aç bırakıyorlar. Asıl tehlikeyi göremediğin için seni kınamak istiyorum George Orwell.
2+2, her zaman 4’tür.
Okudumolarak işaretledi.
1984
1984
George Orwell
2/5 puan verdi
Can Yayınları · Çev. Celal Üster · 352 sayfa
heart
10 kişi
II.Meşrutiyet sonrasında azıcık özgürleşen fikir ortamında tanıdığımız Osmanlı materyalist ve anarşisti Baha Tevfik’e; İTC baskısı nasıl “İslamiyet ve Feminizm” bölümü yazdırıyor onu görüyoruz :)) Kendisinden 3 kitap daha okudum ve “en iyi feminizm islam şeriatındadır” nasıl dedirtebildiler hala inanamıyorum.
Okudumolarak işaretledi.
Feminizm Âlem-i Nisvân
Feminizm Âlem-i Nisvân
Odette Laguerre
Çizgi Kitabevi · Çev. Baha Tevfik · 125 sayfa
heart
8 kişi
Bildirimleri Aç Evet Aç!