Novicius




+5 Mesela Odin! Bugüne kadar yankıları yaşayan bir dinin, tabiatperestliğin ilahı Odin'in Karadeniz sahillerinden Fin iline akın etmiş bir Türk Beyi olduğu düşünülüyor. [...] Buda, evet Buda... O da Türk'müş.
Romandan önce “Cemil Süleyman’ı” kısa bir tanıyalım. 1886 İstanbul doğumlu. Babası Kaymakam. Dönem karışık bir dönem olduğundan babası bir sürgün, bir görev derken Beyrut – Halep – Sidon dolaşıyorlar ailecek. Ta ki Cemil Süleyman’ın Beyrut’ta TIP okumaya başladığı zamana kadar. O sene annesi kollarında vefat edip, babası da 2 ay bile olmadan akrabadan biriyle evlenince Cemil Süleyman’a Beyrut dar geliyor ve Tıp eğitimini İstanbul’a Mekteb-i Tıbbiye’ye aldırıyor.
Edebiyatla ilgili olduğundan İstanbul’da Servet-i Fünun ile yolları kesişiyor. Edebiyat hayatı böyle başlıyor. Ama Cemil Süleyman için hekimlik ve vatani görevler her şeyden önemli hele ki veba salgını varken. Cidde, Karaman, Hicaz, 1.Dünya Savaşı, Yanya, Arabistan, Batum, Kurtuluş Savaşı Antalya, Cumhuriyetten sonra Çanakkale, Samsun. Buralarda hem hekimlik hem askerlik yapmış, Harp Madalyası, Demir Salip Nişanı kazanmış… velhasıl görmüş geçirmiş bir adam.
Zaten işte bu doktor olmasından ve Servet-i Fünun dedik, Halid Ziya’dan etkilenmesinden sebeple romanlarında genelde hasta, vebalı karakterleri kullanmayı, karakterlerin psikolojik süreçlerini betimlemeyi seviyor. Siyah Gözler romanındaki Takıntılı, histerik karakterimizi de gayet iyi aktarmış. Özellikle bu romanı yazdığı sırada 1911, İstanbul’da çok meşhur bir kişi, çok meşhur bir yazar haline geliyor aslında ama işte az önce anlattığım askerliği, hekimliği derken İstanbul’dan epey uzak kalıyor yıllar boyunca. Bu da zamanla unutulup gitmesine neden oluyor. Bugün bile adını bilen kişi sayısı çok azdır. Onu 120 yıl sonra bulup okumak bile çok kıymetli benim için.
İstanbul’a ancak 1934’te 48 yaşındayken geri dönebilmiş. Edebiyatla değil ama denizyollarında çalışıyor, 3 yıl sonra bir gemide doktorluk yaparken kaza geçiriyor. Bir ayağı ampute ediliyor. Zaten ondan da 3 yıl sonra 1940’ta 54 yaşında iken vefat ediyor.
Bu bölümden sonrası sürprizbozan içeriyor ama kitap sadece 65 sayfacık okunup gelinebilir 🙂 Geçelim romanımıza;
Siyah Gözler romanında Cemil Süleyman, genç yaşlarında başından kötü bir evlilik geçmiş, 10 yıldır dul olan 30’lu yaşlarında bir kadını anlatıyor. Bu kadın kendisinden 10 yaş küçük gencecik bir delikanlı ile tanışıyor. Delikanlı, kadına ilan-ı aşk ediyor ve günlerce uğraşarak onu ikna ediyor. Yaşının, dul olmasının sorun olmadığını, onu bu haliyle sevdiğini, asla bırakmayacağını söylüyor ama kadın korkuyor. Delikanlı’nın yalan söylemesinden korkuyor, onu terk etmesinden korkuyor. İnsanların ne diyeceklerinden korkuyor ve sonunda bu korkular ikisini de mahvediyor. Delikanlı diyorum, Kadınımız diyorum çünkü isimleri yok romanda. Bu bana kalırsa Cemil Süleyman’ın onları, karakter olarak değil de “dul bir kadın” ve “genç bir erkek” olarak toplumsal kimlikleriyle anlatmak istemesinden kaynaklanan güzel bir detay. Çünkü hizmetçinin, aşçının bile ismi var romanda, bunların yok.
Roman neredeyse başından finale kadar kadın karakterimizin, içsel çatışmasıyla devam ediyor. Kadının dul olması, delikanlıdan yaşlı olması ile delikanlıya çok aşık olup onunla birlikte olmak istemesi büyük bir zihinsel çatışmaya dönüşüyor ve bilinci her kaydığında aşkı ve arzusu açığa çıkıyorken (rüyasında seviştikleri görüyor mesela), ahlakı, mantığı her devreye girdiğinde ayrılacağım, bitireceğim ilişkiyi şeklinde planlar yapıyor. Zaten bu freudyen çatışma bu dönem edebiyatında çok sık rastlanılan bir şey. Bir türlü karar verememesi yer yer sıkıyor bile okuyucuyu.
Bu arada kadın romanda kendisinden bahsederken “ben yaşlı bir kadınım” diyor ama Cemil Süleyman, roman boyunca kadından bahsederken “Genç kadın” diyor. Bu yazarın, karakterine bakışını gösteren çok güzel bir detaydı.
Şimdi, kadınımız ilişkiyi bir türlü bitiremediği gibi, bir de ormanda, daha sonra gizlice evine alarak, genç erkekle birliktelikler yaşayınca, kafasındaki çatışma, dulluk-bekarlık, gençlik-yaşlılık çatışması, yerini “evlenmek – ölmek” çatışmasına bırakıyor. Çünkü o bir dul kadındı. Onun ekstra namuslu, ekstra edepli olması giyinmesi lazımdı. Yani neredeyse toplumdan kaybolması gerekiyordu aslında. Genç erkekle tanışmadan önce nasıldı mesela? Yazar dul olduktan sonraki düzenini vermişti bize. Hiçbir arkadaşı yoktu. Hiçbir uğraşı yoktu. Evde aşçısıyla, hizmetçisiyle oturur, çok nadir parka çıkar, akşam olmadan eve gelirdi. Laf, söz olmasın diye sağla solla çok konuşmazdı. 10 yıl boyunca da böyle yapmıştı. Ama aynı kurallar eski kocası için geçerli değildi tabii. Beykoz çayırında ona buna mektup verip buluşma teklif eden diğer erkekler için de geçerli değil bu kurallar. Genç erkek, “gece evine gelirim.” cümlesini ne kadar rahat söylüyordu. Kadınsa ne kadar büyük korku yaşıyordu biri görürse ne yaparım diye. Yani bu roman, öyle söylendiği gibi bi kıskançlık krizi, bi paranoya bozukluğu romanı değil. Bu roman bi “cinsiyet” romanı.
Çok güçlü sahneler vardı, gizlice mektuplaşmaları, arabada yolculuk ederken konuşmaları, ormanda birlikte olmaları, geceleri gizlice evde buluşmaları, bu sahneler dönemler üstü yani 120 yıl sonra bile hala milyonlarca kadın benzer sahnelerle aynı çatışmaları, aynı baskıları yaşıyor.
Kadının çatışması, “evlenmek – ölmek” çatışmasına döndü demiştim ya. Çünkü eğer, genç erkeğin aşkı yalandıysa ve birlikte olduktan sonra kadını terk ederse veya ona ihanet ederse geriye “kirlenmiş namusu” temizleyecek bir tek ölüm kalıyor. “Gençlik – yaşlılık” – “dulluk – bekarlık” çatışmasının üstünden gelebilirdi belki ama bunlara eklenen “namus” çatışması genç kadının psikolojisine vurulan son darbe oluyor. Çünkü kadın tam da o andan itibaren paranoya yaşamaya başlıyor.
Şimdiiii, kitabı okuduysanız, siz nasıl gördünüz bilmiyorum. Mutlaka yorumlara yazarsınız. Okuyan bir çok kişinin genç erkeğin, kadını aldattığını düşündüğünü gördüm. Ben kesinlikle öyle düşünmüyorum bu arada. Birkaç şüphe var evet ama bu şüpheleri kadından dinliyoruz. Başka bir kadınla vapurda görüyor, mektup gibi bir kağıt verdiğini görüyor falan. Ancak bunlar erkeğin aldattığını göstermez çünkü Cemil Süleyman, erkek aldatıyor da böyle oluyor şeklinde düşünmermizi isteseydi bu aldatmaları net bir şekilde verirdi.
1.’si genç erkeğin aşkı asla durup dururken azalmıyor. Elbette ilk günkü gibi değil aşkı, ilgisi ama kimin ilişkisi ilk günkü gibi kalıyor? Kaç kez birlikte oldular, aylar geçti, alışma diye bir şey var sonuçta. Ayrıca genç erkek her zaman sevdiğini söyledi, hiç bırakmadı kadını.
Son sahnede bile kucağında yatarken aşkından bahsediyordu.
Kadının ters tavırları, sürekli kıskançlığı, yemeden içmeden kesilip aşırı zayıflaması, hastalıklı görünmesi başka birinin aşkını çoktan azaltacak şeyler olmasına rağmen genç erkek hep sevdiğini söyledi. Bu yüzden, ihanet vardı da kadın böyle oldu yorumunu kabul etmiyorum. Kadın ihanet yüzünden böyle olmadı, kadın kıskançlık belası yüzünden böyle olmadı.
Toplum, 30 küsür yaşında dul bir kadının, 20 yaşında genç bekar bir erkekle birlikte olmasına müsaade edemezdi, işte o yüzden kadın böyle oldu.
Kadının genci boğarak öldürmesi bile birlikte olmalarından daha kabul edilebilir bir davranıştı. O yüzden böyle oldu.
Zaten finalde yazarın betimlediği, cinayetten sonra kadında oluşan rahatlama anı,, tüm o çatışmaların, tüm o korkuların son bulduğunun iyi bir göstergesiydi. Taa ki, genç erkeğin “Siyah Gözler”indeki ışığın söndüğünü görene kadar.
https://ytbe.one/w7NuFJxyLh8
“Nüfuzlu ve kuvvetli bir devlete ihtiyacımız olduğunu söylüyorsunuz. Peki, nüfuzlu bir devletin kullanılış mahalli neresidir? Böyle bir hükümet nüfuzunu ve kuvvetini, harici düşmanlar üzerinde mi kullanır yoksa halk üzerinde mi?”
Bu sorunun cevabı belli değil mi özellikle 1984 kitabını okuyanlar için. Baha Tevfik bu sözü 1910’lu yıllarda hem Abdülhamid dönemi için, hem de, İttihad ve Terakki dönemi için söylemişti. Ancak tarihin tüm dönemleri için de söylenebilirdi ki yetkiyi ve gücü eline alan her rejim, bunu önce kendi halkı üzerinde kullanır.
Şimdi 1984 kitabı çok popüler bir kitap, ben bu kitabı inceleyeceğim evet ama daha önce söylenmiş ,ve çok da harika şekilde söylenmiş şeyleri tekrar etmek istemiyorum. Youtube’da bile bu kitap hakkında yapılmış mükemmel inceleme videoları var.
Portal kanalında var, Harun Çelik, BayKedi, Sokak Kedisi kanallarında var, yabancı kanallarda var, çok güzel videolar var. Dediğim gibi ben oralarda söylenenleri tekrarlamak istemiyorum. Ben, Orwell ne düşünüyordu, neyi eleştirmişti, bu eleştirisi doğru muydu, bu eleştirisi nerelerde kullanıldı? Daha çok bunları incelemek istiyorum.
Yazıldığı 1949 yılından bugüne, komünizmin eleştirildiği en popüler roman bu. Bugüne kadar da hep anti-komünist pencereden, liberal pencereden incelendi. Övüldükçe de övüldü. Bugüne kadar kötülendiğine pek şahit olmadım.
Halbuki George Orwell de bi Marksist-komünistti aslında. Yani başlarda kesin öyleydi,, ama hayatı boyunca hiçbir zaman sert çizgilere sahip olan bi adam olmadı zaten. Ateistti mesela ama kiliseye giderdi, dini ritüeller falan hoşuna giderdi. Anarşistti ama gelenek ve göreneklere bağlıydı. Yani Orwell’i bi kefeye koymak, bi gruba dâhil etmek biraz zor.
Mesela Orwell’ın bi kitabı var “Katalonya’ya Selam”… Diğerleri gibi popüler değil duymamış olabilirsiniz? 1938, Yani “Hayvan Çiftliği’nden” 7, 1984’ten 11 yıl önce. Bu “Katalonya’ya Selam” kitabında bizzat militan olarak katıldığı İspanyol İç Savaşı’ndaki gözlemlerini anlatıyor. Militanı olduğu örgüt de POUM yani Marksist İşçi Partisi. Aynı yıllarda Ernest Hemingway de İspanyol İç Savaşı’nda muhabir olarak bulunuyor, hani Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanında faşistlerle savaşan gerillalar var. Hemingway isim vermiyor ama o örgütün de POUM olduğu söylenebilir.
Orwell, Hemingway gibi de değil, direkt savaşın içinde, boğazından vuruluyor hatta. Hâlbuki giderken, askeri tecrübem yok, bünyem de zayıf, aslında sıcak savaşta bulunma isteğim yok demesine rağmen ortamdan etkileniyor demek ki bu kadar görüş birliği içerisinde, inançla, katılıyor savaşa.
Hani bi replik vardı ya ölümlü dünya filminde “sol zaten, kendi içinde fraksiyonlara ayrıldığı için bugün bu halde değil miyiz?” diye. İşte bu iç savaşta da birçok sol fraksiyon var. Sovyetlerde de “Büyük Tasfiye” dönemi. Yani Stalin yanlısı olmayan diğer komünist görüşlerin faşistler kadar hatta daha da kötü görüldüğü, dağıtıldığı, öldürüldüğü dönem. Zaten 1984 kitabında bu tasfiye döneminin etkisi çok büyük. Neyse İspanyol İç Savaşı’nın çok detaylarına girip kitaptan uzaklaşmayacağım. İsteyen “Barcelona Mayıs Olayları” yazarak detaylı araştırma yapabilir. Bizim Orwell’in örgütü “POUM” Stalinist olmadığı gerekçesiyle tasfiye ediliyor, yasaklı sayılıyor, bir sürü askeri tutuklanıyor diğerleri de kaçıyor Orwell gibi. Özetle Orwell ulan ne için geldik, faşistlerle savaşıyorduk, şu olanlara bak kıvamına geliyor. Özellikle Stalin’e karşı.
İşte kitaptaki Big Brother, pos bıyıklı lider, Joseph Stalin, bunu zaten herkes biliyor. O İspanya günlerinden sonra zaten, Orwell’in yazdığı tüm kötüler Stalin. Hayvan Çiftliği’ndeki domuzlar da Stalin. Onlar da tüm hayvanlar olarak birleşip insanları devirmişler ama sonra domuzların yönetime geçmesiyle (yani parti bürokratlarının yönetime geçmesiyle), diğer hayvanlara insanlardan beter muamele etmişlerdi. Tüm hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir muhabbeti oradan çıkmıştı.
Elbette haklı olduğu çok nokta var bu da onlardan biri, bi kere at nalı teorisi vardır 2002 yılında, aşırı sağ görüş ile aşırı sol görüşün nihayetinde birbirine daha yakın olduğu konusunda. Bu kitap aslında çok önceden bunu söylüyor. Aşırı sağ Hitler ile Aşırı sol Stalin’in totaliter yapılarının benzerliklerini gösteriyor. İkisi de korku, baskı, kontrol ve yasaklama üzerine çalışıyorlar. Zaten totaliter rejim tasvirinin en iyi yapıldığı kitap desek abartmış olmayız. Her okuyan nasıl da kendi devletinden parçalar yakalıyor değil mi? Hepimiz öyle olduk okurken.
Teleekran öngörüsü mesela çok başarılıydı. Haber kaynaklarını yönetmek, manipüle etmek, geçmişi silmek, hatta geçmişi değiştirmek ki iç partide geçmişi değiştiren bir bölümde çalışıyordu Winston, en önemli parçanın geçmişi değiştirmek olduğu kitapta çok açıktı. Bu konuda Stalin, Hitler’den daha yetenekli o yüzden o eleştiriliyor. Hitler, bilirsiniz kitapları yaktırıyordu. Stalin, tekrar yazdırıyordu.
Şimdi eleştirilerinin hedefi çok açık bir şekilde Stalin ve Sovyetler olunca, böyle şeyleri asla kaçırmayacak olan kapitalist, emperyalist Amerika ve İngiltere, bu romanlara resmen yapıştılar. Orwell’in kitaplarını yazı değil de, komünistlere fırlatacakları bi bomba gibi kullandılar. İlk yılında ABD ve İngiltere’de tam 400 bin kopya sattı 1984 kitabı. Aradan kaç yıl geçti, şu anda bile milyonlarcadır. Kitap kapaklarına Stalin koydular. İşte Orwell’in en büyük hatası, bunun önüne geçememiş olması. Çünkü öngörebilirdi bunu, özellikle Orwell gibi biri. Nasıl diyeceksiniz. Bakın Hayvan Çiftliği daha net, daha açık bir Stalin eleştirisi aslında ve 1984 kitabından daha önce yazıldı. O ilk yılında 400 bin basıldı mı? Yoook, yayıncı bile bulması çok zor oldu. Niye? Çünkü, 1945, Stalin o zaman müttefik, Stalingrad’da canlarını kurtardı Hitler’e karşı. O zamanlar kahraman gibi. Ne zaman Stalin rakip oldu, güçlendi, bu iki roman havada kapıldı.
Hatta, 1984 kitabını basacakları zaman Goldstein bölümleri var ya, bu Winston’ın Goldstein’ın kitabını okuduğu yerler. Yayıncılar oraları çıkartalım diyorlar. Big Brother Stalinse, Goldstein Troçki. Eski yoldaşı diyor ya eskiden yakınlardı diye. Troçki diyor aslında. Bu bölümü çıkartmak istiyorlar çünkü Goldstein’ın bölümlerinde kitapta komünizmin kendisine değil, stalinist bürokrasiye eleştiri yapıldığı biraz anlaşılabiliyor. Orwell bu bölümü çıkarttırmamayı başarmış ama anti-komünist propagandayı engelleyemiyor zaten çok kısa zamanda basımdan 1 yıl bile geçmeden ölüyor. Ölümüne çok yakın Francis Henson’a bi mektup yazıyor, orada da söylüyor hatta bu kitap Sovyetler Birliği’ne yönelik değil. Her yerde benzer şeyler olabilir diye ama iş işten geçiyor biraz. Çünkü yayıncılar bu kitabın en az 1 milyon oy değerinde olduğunu konuşuyorlar hatta propagandalarında Winston isminin de Winston Churchill’den geldiğini söylüyorlar.
Totaliter rejimi en iyi anlatan kitap olduğunu söyleyerek, överek başladım. Şimdi de eleştirilerimi söylemek istiyorum. Bi kere çok deterministikti, karamsar tamam ama kaderci bir karamsarlık vardı kitapta. Rüyaları hatırlayalım, Winston, rüyasında Julia ile seviştiğini görüyor, sonra gerçekte de sevişiyor. Winston rüyada O’Brien ile görüştüğünü görüyor, sonra gerçekte de görüşüyor. Yani zaten olacak olan oluyor, elimizden bir şey gelmiyor. Böyle bir kaderciliği ben edebiyatına da devrimciliğine de yakıştıramadım.
Sonra kadınlar konusu, Sahneyi hatırlayalım, Winston Goldstein’ın kitabını okuyor. Julia yanında, Julia diyor ki; sen oku yaa ben anlamam. Kadınların böyle şeylere aklı ermez fikrini Julia’ya söylettiriyor. Eski karısı aynı şekilde, partiye düşünmeden bağlıydı. Sayfa 16’da “Winston hiçbir kadından hoşlanmazdı.” Sayfa 110’da “Seni ilk gördüğümde öldürmek istedim.” “Kızların büyük kesimi böyle biliyorsun.” gibi cümlelerde de kadınların partiye daha kolay kandığı, öyle yüksek düşüncelerden anlamadığını hissettiriyor tıpkı kimler gibi, tıpkı proleterler gibi. Onları da kitapta bilinçsiz, dar görüşlü göstermiş. Yine sahneyi hatırlayalım, bara gidiyor. Barda eskileri hatırlayabilecek yaşta bir ihtiyar işçi var. Proleter sınıfından. “Ona soruyor, devrimden önce daha mı özgürdük?” Adam onun yerine, çocukluğundan saçma sapan şeyler hatırlıyor. Son sahnelerden birinde, camdaki proleter kadının doğurgan olduğunu, götünün büyük olduğunu, hiçbir şeyden habersiz olduğunu söyleyip övüyordu onu. Proleterlere neredeyse aptal hayvan sürüleri gibi bakıyor Winston.
Şimdi haklı diyenleriniz olacak ben eminim, eyvallah işçi sınıfına siyasi bilinci, özellikle sosyalist bilinci kazandırmanın ne kadar zor olduğunu günümüzden bile biliyoruz ama onlar sanki doğuştan eksik algılılarmış gibi anlatmak, tıpkı Julia’daki ve kitaptaki diğer kadınlardaki gibi, doğru olmamış.
E sen, “tüm umut proleterlerdedir.” diyorsun kitapta. Ama işçiyi böyle görürsen, kadınları böyle görürsen, elbette kitabı böyle korkuyla, karamsarlıkla tamamlarsın. Tarihin en karamsar kitabı bu kitap.
Bir diğer hata unsuru “eleştirilecek” rejimin yapısını en uç noktaya taşımasından kaynaklanıyor. Yani eleştirdiği şeyi olduğu haliyle değil, hayali 30-40 sene sonra en en kötü versiyonu ile ele alıyor. Bu baştan bir haksızlık yaratıyor. Büyük yazarlar bunu yapmaz. Dostoyevski ne yapardı, eleştireceği fikrin en iyi versiyonunu koyardı kitabına, en iyi temsilcisini koyardı. Mesela “Raskolnikov”. Nihilizmi mi materyalizmi mi neyi eleştirecekse artık. Sonra bu en iyi temsilcisine karşı hikayesini yazar, eleştirisini yapar, sonucuna ulaştırırdı.
Az önceki proleterler mevzusu, kitapta proleterlerin denetlenmeye gerek kalmayacak kadar pasifize olduğu bir anlatı var, bir yandan da tek kurtuluş tek isyan kaynağı onlar deniyor. Şimdi bu rejim neden bu kadar serbest bıraksın bu proleterleri? Orwell olarak tek cevabın, proleterlerin sınıf olarak aptal ve sinik oluşu mu? Halbuki o rejim, o rejim değil işte. Bunu o da biliyor. Proleterleri aptallaştıran sindiren rejim hangi rejim, sosyalist rejim mi? Devletin özgürlükçü olup, işçilerin grev yapmasına izin vermesi değil ki olay. İşçilerin, sendikalar, kooperatifler aracılığıyla devletin grev yapmalarını engelleyemeyeceği kadar sosyal ve ekonomik güce sahip olmaları. Hangi rejim sendikaları sindiriyor, işçiyi sosyal ve ekonomik güçten hangi rejim alıkoyuyor? Bu bi kere yanlış.
Bir de O’Brien, her şeyi iktidarda kalmak için yaptıklarını söylüyor. Bu da diğer rejimler için geçerli bir şey. Kişisel çıkarlar, sınırsız-kuralsız yaşam, parti sayesinde edinilen menfaatler, tapular… Bunlar için iktidarda kalınır. Ama söz konusu rejim, Büyük Birader rejimi, sınıf gücü yok, ekonomik gelişme sağlamıyorlar, menfaat desen yok, bu parti üyeleri bu işkenceleri niye yapsın? Sadece güç için, iktidar için demek sığ kalıyor işte. Stalinist rejimde bile (bürokratik kolektivizmde) toplumu büyük bir hızla sanayileştirmeye çalışma amacı vardı, rakip emperyal devletlerle ölüm kalım mücadelesi vardı, bürokratik ayrıcalıklar da vardı tamam. Yani iktidarlıklarını rasyonelleştirmek adına bi şeyler vardı. Bunların hiçbiri olmadan, yalnızca iktidar için iktidarda olmak hani sürdürülebilir bir şey değil. Bu kadar açık işkence yapıyorken, bu kadar açık kötülükler yapıyorken parti üyelerinin bu sıkı bağının altı boş. Hiçbir rejimde böyle bir parti üyeliği, böyle bir bağlılık olamaz. O’Brien’ın varlığı imkânsız yani.
Cinsellikte de aynı hata vardı. Amaç cinsel arzuyu tamamen yok etmek ya. Winston’ın karısı da parti görevi diyordu. Mecburi sevişmelere. Mesela bu da gerçek hayatta olmayacak bir şey. Tasvir ettiğin toplum zaten aşırı sıkıcı bir toplum. Bi kere bu toplumda cinsel aktiviteye daha büyük bir açlık olur. Yasak olması da zevkini daha çok artırır. Dürtülerden bile silinmesi mevzusu mümkün olan bir şey değil. Sonuçta bu temel bir dürtü, acıkmak gibi susamak gibi. Parti açlığı ve susuzluğu denetleyebilir mi? Partiye bağlıyım artık acıkmıyorum gibi bir şey olabilir mi yani? Bunu denetlemeye kalkar mı bir parti? Kalkmaz. Cinsellikten alınan zevki de kimse denetleyemez. Yine Orwell’in eleştirilerini hayali en kötüye karşı yapması sebebiyle oluşan hatalardan biriydi bana göre bu da.
Ve finali… Meşhur 101 nolu oda.
Herkes mutlaka birbirini satar.
Yani tarihte hiç mi görmedin yaa? Ne adamlar, ne kadınlar, bu kitaptakinden kat be kat büyük işkencelere direndiler.
Giordano Bruno, ne dedi kilisede anlattıklarınız doğru değil, evren sonsuz büyüklükte, yıldızlar başka güneşler, başka gezegenler de var dedi. Dünya evrenin merkezi değil dedi. Adama 7 yıl, kitaptakinin 10 katı işkence yaptılar. Yaktılar adamı diri diri. Sözünden dönmedi ama. 2+2: 5 demedi.
Valla siz herkesi Galileo sanmışsınız galiba. Hallacı Mansur, Socrates, Joan of Arc, Bilali Habeşi, hiçbiri bildiğinden dönmedi.
Bu kitap var ya, bu kitap inancı olanı da pasifize eder. Gençken okuduğumda ben de pasifize olmuştum hatırlıyorum. Ama şimdi yemiyorum yani. Mesela bir çocuğum var. Beni diri diri yaksalar da, farelere yedirseler de bana değil ona yapın bu işkenceleri, DEMEM.
Şu finalle, Orwell insanların hepsi en derinlerinde nihayetinde bencildir, demeye getiriyor. “Kestane ağacı altında, Sen beni sattın, ben de seni” diyor ya. Bence en büyük falsosu, bireyciliğin, kapitalizmin ekmeğine yağ süren en büyük falsosu da budur.
Yahu sen bunu yazdığında 1949, 4 yıl önce 1945, gözünün önünde Japonlara atom bombası attılar. Kalkıp İngsos diye hayali İngiliz sosyalizmi rejimini tehdit görüyorsun. Bugün de okul bombalıyorlar, hastane bombalıyorlar, çocukları aç bırakıyorlar. Asıl tehlikeyi göremediğin için seni kınamak istiyorum George Orwell.
2+2, her zaman 4’tür.















