Discipulus




+6 Belinski babam ağır ateistti. Dostoyevski’de Tanrı işi önemli abi. Bunu hep aklımızda tutalım.
Netoçka’ya gelirsek, Netoçka’nın Dostoyevski’nin daha önce yapmadığı ve bir daha asla yapmayacağı şeylere sahip olması okurken çok keyiflendirdi beni.
Yetim çocuk romanları popüler bir şey gerçi. Charles Dickens’tan Oliver Twist falan. O popüleriteye bir roman da Dostoyevski koymak istemiş herhalde. Netoçka’yı babası terk etmiş, Kaderin cilvesi midir nedir, istemeden de olsa Dostoyevski de terk etmiş Netoçka’yı çünkü romanı yazarken tutuklanmış ve 10 yıl sonra geri döndüğünde de romanına devam etmemiş. Yarım bırakmış, yetim bırakmış. Yine de kafasındaki finali Netoçka’yı mükemmel bir ses sanatçısı yapmakmış. Zaten sürekli sonra anlatacağım, bunları daha sonra anlatacağım gibi cümleler var kitapta.
Dostoyevski Netoçka’dan sonra bir daha hiçbir romanının adını karakterin adı yapmamış ve hiçbir romanda çocukluktan alıp eğitip geliştirip büyütme mevzusunu yapmamış. Bildungsroman diye geçiyor bu mevzu, bir daha hiç o şekilde yazmamış veeee bir daha hiçbir romanında ana karakterini kadın yapmamış :dd …
Ev Sahibesi ve Beyaz Geceler’e oranla çok daha iyiydi. Özellikle ilk bölümün psikolojik derinliği, ikinci bölümün cesur sahneleri keyifli okuttu kendini. İki sorun vardı bence ilki çok kopuk, bu roman bi kere eksik, yarım bile denmez yani çeyrek falan sanırım. Bu çeyrekte bile birbiriyle hiç alakası olmayan 3 bölüm var. İlk bölümde müzisyen üvey babası var zaten, 2.bölümde prensin kızı Katya ile ilişkisi var bunlara detaylı değinicem, üçüncü bölümde de Prensin büyük kızı ve kocası arasındaki geçimsiz bir evlilik ve bu evliliğin ardındaki sırlar. Yani bunlar bambaşka hikayeler.
İkinci sorun da çok gereksiz detaylar vardı, günlük rutinler, alelade karakterlerin uzun uzun anlatılan geçmişleri çok yoruyor bazen insanı. Hikayeye bir katkısı olsa amenna. Ama yok yani küçücük bir davranışı bile açıklıyor olsa o geçmişini bilmek yine okur tamam derim ama hiçbir katkısı yoktu ya. Prensin teyzesi, köpeği falan. Hani belli ki çok uzun bir roman olarak tasarlamış kafasında.
İlk bölüm. Netoçka ailesini, evini tasvir ederken diyor ki; suratlar asık, birbirleriyle konuşmuyorlar, evde bir sessizlik var sürekli. Bunu sana sormak istiyorum. Gerçekten de “aşırı ciddi aileler, hiç kahkahanın atılmadığı evlerde büyüyen çocuklar var.” Aaah ah, babanın aşırı ciddi olduğu evlerin bokluğu pisliği diyorum…
İlk bölümde gördüğümüz şey; yetenek – çalışma çatışması. Ben bu çatışmaya şahitlik etmeyi seviyorum. Hep de çalışmanın yanında olmak istiyorum. Amadeus filmini bilirsiniz. Mozartla, Salieri arasında yine aynı çatışmayı anlatıyor. Mozart müthiş deha müthiş yetenek. Salieri hırs azim çalışma ve Salieri çok kıskanıyor Mozartı. Ne kadar çalışsa da onun kadar olamıyor. Ben o filmi izlerken Salieriyi tutuyorum 😄 Adam gece gündüz ciddiyetle çalışırken Mozart sarayda kız kovalıyor. Sayfa 34’te Yefimov’un arkadaşı da Yefimova şöyle diyor bak;
“Bana gelince, geleceğimden korkum yoktu. Sanatın hamallığını yapacağımı, büyükler arasına karışamayacağımı biliyordum. Ama müziği ölesiye seviyordum. Doğanın bana verdiği yeteneği tembellik edip köreltmediğim; tersine, yüz kat yükselttiğim için gurur duyuyorum. Müzik tekniğimi övüyorlar, ustalığıma şaşırıyorlarsa, bunu durmadan dinlenmeden çalışmama borçluyum.” Ama sen öyle değilsin sende doğal bir yetenek var tek bir kitap okumana zahmet göstermene gerek bile olmuyor diyor.
Filmi sevmedim demiştim ya bu kitabın Yefimov kısımlarını sevdim çünkü Yefimov’un kendisiyle yüzleşmesini çok iyi veriyor. Yıllardır kendisini harika bir kemancı sanan Yefimov. Şehre S. isimli bir usta kemanistin geleceğini duyunca afallıyor. Kafasında hep o aynı takıntı. S mi daha büyük sanatçı, o mu? Korkudan eline keman alıp da deneyemiyor çünkü sayfa 72; “Niçin biliyor musunuz? Çalmaya başlayınca bir sanatçı değil, bir sıfır, bir hiç olduğunu anlayacak da ondan. Şimdiyse keman bir kenarda dururken bunun doğru olmadığı umudu var içinde.” Yefimov edebiyatın Emre Moru
Şimdi sürprizi tamamen bozmayalım okumak isteyenler olabilir bu yüzleşme Yefimov’u çıldırtıyor ve sonunda Netoçka anasız babasız kimsesiz kalıyor. Bir prens onu kendi çocuklarıyla birlikte yetiştirmek için evine alıyor.
Netoçkamızın prensin kızı Katya ile olan ilişkisi… Sayfa 122; “Sözün kısası -okuyucu deneyimimi hoşgörsün- tutulmuştum Katya’ma. Evet, aşktı bu. ”
126; “Katya’ya olan sevgim bir tuhaf yapmıştı beni. Bir gün mendilini, başka bir gün düşürdüğü kurdelesini aldım gizlice. Birkaç gece sabahlara kadar gözyaşlarımla ıslatarak öptüm, öptüm. ”
İkisi de kız olması biraz eşcinsellik andırıyor ama o yıllarda hele ki Dostoyevskiden böyle bir alt metin hiç sanmıyorum yaa. Keşke olsa, keşke o kadar cesur bir roman olsa bu ama cık. Daha çok Netoçkanın sevgi açlığını göstermek için, aşka çok yakın bir kadın dostluğu olarak yazdığını düşünüyorum ben. Bir de çocuk-ergen aralığı tam. Sevgi açlığını mesela… iki yerde başkasının suçunu üstüne alıyor. Biri babasının parayı çalması sırasında, diğeri Katya’nın. Bunları da sevilmek için yapıyor. Katya ile Netoçkayı izleyen herkesin bi okuyup kendince yorumlamasını isterim ama. Neyse Dostoyevski de uzun tutmamış ve bu ikiliyi ayırmış. Prenses Katya gidiyor ve bir daha ancak 8 yıl sonra görüşüyorlar.
Son bölümde Netoçkanın gelişimine tanıklık ederken kitap bitiyor.
Öyle yani kitabı daha yazıyorken tutukluyorlar adamı.
Dostoyevski bir şafak operasyonu ile evinden alınıyor ve siyasi tutukluların olduğu kaleye götürülüyor. Çarlık Rusyasında idam cezasını son anda affetme gibi bi psikolojik işkence yöntemi var ve bence hiç de Gün Zileli’nin düşündüğü gibi tatlış falan değil Çarlık Rusya. İdamı son anda affetmek, hayatın benim bir sözüme bakar demek tamamen bir güç gösterisi, bir sindirme politikası. Dostoyevski 5-6 ay zindanda kalıyor idam cezası çıkıyor alıp götürüyorlar bir 6-7 kişiyi. Beyazları giyiyorsun direğe bağlıyorlar. Davullar askerler silah doğrultmuş. İdam cezan okunuyor. Belki affedilme diye bir şey duydun ama bilmiyorsun ki sen affedildin mi? Dostoyevski de 4.sırada, ölümüme 1-2 dakika kaldı diyor. O sırada abisini düşünmüş bu arada abisiyle arasını diğer eserlerinde incelemek istiyorum. Birden bir haberci cezan affedildi 4 yıl kürek cezası. Deliren var yaa böyle. Nikolay grigoryev diye bi teğmen var. Satrançcı olan değil aynı isimle.. petraşevskilerden bi teğmen delirmiş mesela bu idam muhabbetine.
Şimdiii bir daha ancak 1959’da bir şeyler yazabiliyor tam 10 yıl sonra. Bu 10 yılda kürek cezası ve sürgün dönemi var. Bunu da daha detaylı olarak “ÖLÜ EVİNDEN NOTLAR” kitabında incelemek istiyorum çünkü tam bu dönemi anlatıyor zaten. En kısa zamanda bu kitabı da okuyup geleceğim bakalım.
Mesela Odin! Bugüne kadar yankıları yaşayan bir dinin, tabiatperestliğin ilahı Odin'in Karadeniz sahillerinden Fin iline akın etmiş bir Türk Beyi olduğu düşünülüyor. [...] Buda, evet Buda... O da Türk'müş.
Romandan önce “Cemil Süleyman’ı” kısa bir tanıyalım. 1886 İstanbul doğumlu. Babası Kaymakam. Dönem karışık bir dönem olduğundan babası bir sürgün, bir görev derken Beyrut – Halep – Sidon dolaşıyorlar ailecek. Ta ki Cemil Süleyman’ın Beyrut’ta TIP okumaya başladığı zamana kadar. O sene annesi kollarında vefat edip, babası da 2 ay bile olmadan akrabadan biriyle evlenince Cemil Süleyman’a Beyrut dar geliyor ve Tıp eğitimini İstanbul’a Mekteb-i Tıbbiye’ye aldırıyor.
Edebiyatla ilgili olduğundan İstanbul’da Servet-i Fünun ile yolları kesişiyor. Edebiyat hayatı böyle başlıyor. Ama Cemil Süleyman için hekimlik ve vatani görevler her şeyden önemli hele ki veba salgını varken. Cidde, Karaman, Hicaz, 1.Dünya Savaşı, Yanya, Arabistan, Batum, Kurtuluş Savaşı Antalya, Cumhuriyetten sonra Çanakkale, Samsun. Buralarda hem hekimlik hem askerlik yapmış, Harp Madalyası, Demir Salip Nişanı kazanmış… velhasıl görmüş geçirmiş bir adam.
Zaten işte bu doktor olmasından ve Servet-i Fünun dedik, Halid Ziya’dan etkilenmesinden sebeple romanlarında genelde hasta, vebalı karakterleri kullanmayı, karakterlerin psikolojik süreçlerini betimlemeyi seviyor. Siyah Gözler romanındaki Takıntılı, histerik karakterimizi de gayet iyi aktarmış. Özellikle bu romanı yazdığı sırada 1911, İstanbul’da çok meşhur bir kişi, çok meşhur bir yazar haline geliyor aslında ama işte az önce anlattığım askerliği, hekimliği derken İstanbul’dan epey uzak kalıyor yıllar boyunca. Bu da zamanla unutulup gitmesine neden oluyor. Bugün bile adını bilen kişi sayısı çok azdır. Onu 120 yıl sonra bulup okumak bile çok kıymetli benim için.
İstanbul’a ancak 1934’te 48 yaşındayken geri dönebilmiş. Edebiyatla değil ama denizyollarında çalışıyor, 3 yıl sonra bir gemide doktorluk yaparken kaza geçiriyor. Bir ayağı ampute ediliyor. Zaten ondan da 3 yıl sonra 1940’ta 54 yaşında iken vefat ediyor.
Bu bölümden sonrası sürprizbozan içeriyor ama kitap sadece 65 sayfacık okunup gelinebilir 🙂 Geçelim romanımıza;
Siyah Gözler romanında Cemil Süleyman, genç yaşlarında başından kötü bir evlilik geçmiş, 10 yıldır dul olan 30’lu yaşlarında bir kadını anlatıyor. Bu kadın kendisinden 10 yaş küçük gencecik bir delikanlı ile tanışıyor. Delikanlı, kadına ilan-ı aşk ediyor ve günlerce uğraşarak onu ikna ediyor. Yaşının, dul olmasının sorun olmadığını, onu bu haliyle sevdiğini, asla bırakmayacağını söylüyor ama kadın korkuyor. Delikanlı’nın yalan söylemesinden korkuyor, onu terk etmesinden korkuyor. İnsanların ne diyeceklerinden korkuyor ve sonunda bu korkular ikisini de mahvediyor. Delikanlı diyorum, Kadınımız diyorum çünkü isimleri yok romanda. Bu bana kalırsa Cemil Süleyman’ın onları, karakter olarak değil de “dul bir kadın” ve “genç bir erkek” olarak toplumsal kimlikleriyle anlatmak istemesinden kaynaklanan güzel bir detay. Çünkü hizmetçinin, aşçının bile ismi var romanda, bunların yok.
Roman neredeyse başından finale kadar kadın karakterimizin, içsel çatışmasıyla devam ediyor. Kadının dul olması, delikanlıdan yaşlı olması ile delikanlıya çok aşık olup onunla birlikte olmak istemesi büyük bir zihinsel çatışmaya dönüşüyor ve bilinci her kaydığında aşkı ve arzusu açığa çıkıyorken (rüyasında seviştikleri görüyor mesela), ahlakı, mantığı her devreye girdiğinde ayrılacağım, bitireceğim ilişkiyi şeklinde planlar yapıyor. Zaten bu freudyen çatışma bu dönem edebiyatında çok sık rastlanılan bir şey. Bir türlü karar verememesi yer yer sıkıyor bile okuyucuyu.
Bu arada kadın romanda kendisinden bahsederken “ben yaşlı bir kadınım” diyor ama Cemil Süleyman, roman boyunca kadından bahsederken “Genç kadın” diyor. Bu yazarın, karakterine bakışını gösteren çok güzel bir detaydı.
Şimdi, kadınımız ilişkiyi bir türlü bitiremediği gibi, bir de ormanda, daha sonra gizlice evine alarak, genç erkekle birliktelikler yaşayınca, kafasındaki çatışma, dulluk-bekarlık, gençlik-yaşlılık çatışması, yerini “evlenmek – ölmek” çatışmasına bırakıyor. Çünkü o bir dul kadındı. Onun ekstra namuslu, ekstra edepli olması giyinmesi lazımdı. Yani neredeyse toplumdan kaybolması gerekiyordu aslında. Genç erkekle tanışmadan önce nasıldı mesela? Yazar dul olduktan sonraki düzenini vermişti bize. Hiçbir arkadaşı yoktu. Hiçbir uğraşı yoktu. Evde aşçısıyla, hizmetçisiyle oturur, çok nadir parka çıkar, akşam olmadan eve gelirdi. Laf, söz olmasın diye sağla solla çok konuşmazdı. 10 yıl boyunca da böyle yapmıştı. Ama aynı kurallar eski kocası için geçerli değildi tabii. Beykoz çayırında ona buna mektup verip buluşma teklif eden diğer erkekler için de geçerli değil bu kurallar. Genç erkek, “gece evine gelirim.” cümlesini ne kadar rahat söylüyordu. Kadınsa ne kadar büyük korku yaşıyordu biri görürse ne yaparım diye. Yani bu roman, öyle söylendiği gibi bi kıskançlık krizi, bi paranoya bozukluğu romanı değil. Bu roman bi “cinsiyet” romanı.
Çok güçlü sahneler vardı, gizlice mektuplaşmaları, arabada yolculuk ederken konuşmaları, ormanda birlikte olmaları, geceleri gizlice evde buluşmaları, bu sahneler dönemler üstü yani 120 yıl sonra bile hala milyonlarca kadın benzer sahnelerle aynı çatışmaları, aynı baskıları yaşıyor.
Kadının çatışması, “evlenmek – ölmek” çatışmasına döndü demiştim ya. Çünkü eğer, genç erkeğin aşkı yalandıysa ve birlikte olduktan sonra kadını terk ederse veya ona ihanet ederse geriye “kirlenmiş namusu” temizleyecek bir tek ölüm kalıyor. “Gençlik – yaşlılık” – “dulluk – bekarlık” çatışmasının üstünden gelebilirdi belki ama bunlara eklenen “namus” çatışması genç kadının psikolojisine vurulan son darbe oluyor. Çünkü kadın tam da o andan itibaren paranoya yaşamaya başlıyor.
Şimdiiii, kitabı okuduysanız, siz nasıl gördünüz bilmiyorum. Mutlaka yorumlara yazarsınız. Okuyan bir çok kişinin genç erkeğin, kadını aldattığını düşündüğünü gördüm. Ben kesinlikle öyle düşünmüyorum bu arada. Birkaç şüphe var evet ama bu şüpheleri kadından dinliyoruz. Başka bir kadınla vapurda görüyor, mektup gibi bir kağıt verdiğini görüyor falan. Ancak bunlar erkeğin aldattığını göstermez çünkü Cemil Süleyman, erkek aldatıyor da böyle oluyor şeklinde düşünmermizi isteseydi bu aldatmaları net bir şekilde verirdi.
1.’si genç erkeğin aşkı asla durup dururken azalmıyor. Elbette ilk günkü gibi değil aşkı, ilgisi ama kimin ilişkisi ilk günkü gibi kalıyor? Kaç kez birlikte oldular, aylar geçti, alışma diye bir şey var sonuçta. Ayrıca genç erkek her zaman sevdiğini söyledi, hiç bırakmadı kadını.
Son sahnede bile kucağında yatarken aşkından bahsediyordu.
Kadının ters tavırları, sürekli kıskançlığı, yemeden içmeden kesilip aşırı zayıflaması, hastalıklı görünmesi başka birinin aşkını çoktan azaltacak şeyler olmasına rağmen genç erkek hep sevdiğini söyledi. Bu yüzden, ihanet vardı da kadın böyle oldu yorumunu kabul etmiyorum. Kadın ihanet yüzünden böyle olmadı, kadın kıskançlık belası yüzünden böyle olmadı.
Toplum, 30 küsür yaşında dul bir kadının, 20 yaşında genç bekar bir erkekle birlikte olmasına müsaade edemezdi, işte o yüzden kadın böyle oldu.
Kadının genci boğarak öldürmesi bile birlikte olmalarından daha kabul edilebilir bir davranıştı. O yüzden böyle oldu.
Zaten finalde yazarın betimlediği, cinayetten sonra kadında oluşan rahatlama anı,, tüm o çatışmaların, tüm o korkuların son bulduğunun iyi bir göstergesiydi. Taa ki, genç erkeğin “Siyah Gözler”indeki ışığın söndüğünü görene kadar.
https://ytbe.one/w7NuFJxyLh8

















