Kitap İncelemesi
1.0/5
Bu çok eski bir incelememdi ancak biraz sonra paylaşacağım “Siyah Gözler” romanına yapacağım yorumlama için bu incelemede anlattığım “namusun psikolojik yansıması” bölümü, çok önem arz ediyor. Romanda olan olayları es geçiyorum, okuyan biliyordur zaten. Asıl değinmek istediğim yer hikayenin kendisi değil, hikayede bahsedilen ve kökeni çook eskilere dayanan namus kavramı. “Namus kelimesi, dilimize Arapça’dan geçmiş, “bir toplum içindeki ahlak kurallarına, ve toplumsal değerlere bağlılık” anlamında kullanılan bir kelime. Ama Arapça’ya da eski Yunancadan geçmiş ve “yasa, düzen, bölüm, otlak yani, bir erkeğin sahip olduğu otlaklar” anlamına gelen nemein köküne sahip. Bu bağlamda namus, bu topraklar civarında, -erkeğin “tohum”, kadının “toprak” şeklinde sembolize edildiği bu topraklarda- “sınırları belirlenmiş bir arazi” şeklinde kullanılmaya, erkeğin sahip olduğu, himayesi, koruması altına aldığı şeyler, anlamında kullanılmaya başlanmış. Kadın da,, bu şeyler arasına, “sınırlarının çizilip, sahiplenilip, tarla gibi, koruma altına alınan şeyler“ arasına dahil edilmiş. Hatta şu an namus denildiğinde ilk akla gelen şey, kadın. Bu “tohum-toprak” sembolizasyonu kuran’da bile geçer. Bilenler bilir… (Bakara 223) Hem toprağın hem de kadınların, erkekler tarafından muhafaza altına alındığı bu sosyal düzenin, kadınlara ve erkeklere olan etkisine bir bakalım. Şimdi, çook uzun zaman boyunca içselleşmiş, kolektif bilincimize yerleşmiş bu sosyal düzen, doğal olarak kendi bünyesinden “ideal erkek” ve “ideal kadın” kavramlarını çıkarıyor. Ve her iki cinse de “namus”, “onur”, “şeref”, “utanç” gibi sorumluluklar yüklüyor. Evine girilmiş, toprağı çalınmış, kadını alınmış ama sessiz kalmış bir erkek, toplumca feci şekilde yadırganıyor, namussuz, onursuz, şerefsiz görülüyor. Şimdi bu erkeğin, toplum tarafından tekrar kabul edilebilir bir statüye gelmesi için, yani tekrardan namuslu, onurlu, şerefli olması için, toprağını çalanı, kadınını alanı ve/veya kirlenmiş kadını öldürmesi gerekiyor. Yani kendinin hiçbir yanlışı olmadığı halde, bir şekilde, “koruyuculuk” görevinde acizlik gösterdiği düşüncesiyle, katil olması ve geride kalan kimseyi düşünmeden hapse veya ölüme gitmesi bekleniyor bu erkeğin. Geçen haberlerde de vardı, bir polis memuru, bu şekilde kendisini aldatan eşini ve adamı öldürmüştü. Gidip bakalım yorumlara, bir tane bile kötü bir şey bulamayız. Ancak, adam için de ne kadar büyük bir trajedi var ortada. Katil oldu, hayatı bambaşka olacak şimdi, çocukları var mı bilmiyorum varsa ne haldelerdir bi düşünmek lazım… Hal böyle olunca, bu toplumlardaki erkekler, neredeyse paranoyakça aşırı korumacı bir ruh haline itiliyor. Karısını, kızını sokağa bile çıkartmak istemiyor. Onlarla temasa geçen herkese, şüpheyle yaklaşmak zorunda kalıyor. Ben bunun, “ideal” erkek üzerindeki yükünü anlattım. “İdeal” kadın üzerindeki yükünü de tahmin etmek hiç zor değil. Gelelim kitaptaki örneklere: Bakın sayfa 38’de, Leyla’nın kocası Paşalı, Yeniçeri’ye diyor ki; “Bu karı sizi buraya kabul etmekle benim namusumu ayaklar altına almıştır.” Hem evi için, hem kadını için diyor. “Ancak, onu da, senin gibi bir yiğidi de, öldürmek istemiyorum. Gel dışarı çıkalım, sen dışarıda bekle, ben bu kadını boşayayım, sonra ne yaparsanız yapın.” Çok net görüldüğü gibi, demek istiyor ki; ben bu evin ve bu kadının koruyuculuğunu, sen saldırmadan önce bırakayım, o zaman namusum, kirletilmemiş olur. Bilinçdışında yatan, az önce detaylıca anlattığım bu fikir, ne kadar garip bi harekete zorluyor Paşalı’yı. Yeniçeri de, girdiği yerden dışarı çıkmayı gururuna yediremediği için, Paşalı onları öldürmek zorunda kalıyor. Bakın sayfa 37’de yine Paşalı, “Erkeklerin arasında karının söz söylemeye hakkı yoktur.” Diyor. Sayfa 43’te “Ah hınzır aşüfte, Asıl sebep sen oldun. Ben, bu dağ gibi kahramana kıyar mıydım?” Neden böyle neredeyse homoerotik cümleler ediliyor sizce? Çünkü Paşalı, bir, “ideal erkek” olarak, Yeniçeri ile empati kurabiliyor. Yani o gerizekalı, taş kafalı adamla bile empati kurup onun erkekliğini övebiliyor ama kadınla, asla empati kuramıyor. Bu bölümler, bilişsel anlamda çok çarpıcı bölümlerdi. Burada Leyla’nın, Yeniçeri’nin, Paşalı’nın, dolaptaki Behram Ağa’nın, davranışlarını yorumlarken, aslında Ahmet Mithat’ın kafasının içini de yorumluyoruz. O zaten, bu toplumsal düzene nasıl sıkı sıkı bağlı, onu cam gibi görüyoruz. ” Demem o ki, kadın-erkek kimlikleri, tohum-toprak sembolizasyonunda görüldüğü müddetçe bu sorunlar ve bu şiddetler, asla bitmeyecek. Kadınlar, yıllardan beri süren mücadeleleriyle, artık ayrı bir birey olma haklarını kazanmışlardır. Toprak statüsünden çoktaaan çıkmışlardır. Öncelikle ve özellikle kadınların, sonrasında da erkeklerin, bu konudaki farkındalıklarını artırmaları “kendi akıl sağlıkları, kendi bedensel sağlıkları için” elzemdir. Romandaki Leyla’nın yaptıklarını aklamak için söylemiyorum bunları. Ancak Leyla, Ahmet Mithat Efendi’nin suçladığı gibi, hiç kimsenin namusunu falan kirletmemiştir. Olsa olsa, “toplum içindeki ahlak kurallarına bağlılık” anlamına gelen kendi namusunu kirletmiştir. Paşalı’yı da kandırmıştır, aldatmıştır, arkasından iş çevirmiştir, velhasıl kötü bir insandır Leyla. Ancak, bunun cezası, iki insanı öldürmek, olmamalıdır. Daha da kötüsü, iki insanı öldüren Paşalı’yı , kahraman gibi kaleme almak, olmamalıdır. Eli şu an yoruma gidecek, bana kızacak olanlarınız vardır elbette. Çünkü başta anlattığım, toplumda, “ideal erkek” olarak var olma durumunu, tehdit eden bir şey söyledim sanılabilir. Ancak, aldatanları öldürmeyi yüceltiyorsanız, tamamen aynı mantıkla davranan; boşanan eşini öldüreni de, sevgilisiyle yakaladığı kızını öldüreni de, başkasına kaçan ablasını öldüreni de, yüceltiyorsunuz hatta ve hatta azmettiriyorsunuz, demektir. https://youtu.be/YM9qMVgWed4
heart
7 kişi
    Bu gönderiye henüz yorum yapılmamış!