Barışmaz Gümüşoluk
@Barismaz
2 Takip2 Takipçi
552 Puan
"Novicius"Novicius
Fujimehmet_akif
Anlak sayrısı.
Akış
Kitaplarım
Alıntılar
İncelemeler
Okuma Durumu
Yazıları
Hakkında
Medya
Topluluklar
Ellerimle yontup imal ettiğim, sonra da iman ettiğim balbalım.
Barismaz 1780632415
heart
lol
11 kişi
Caroline Helstone’un Viktorya dönemi İngiltere’sinde evlenememiş orta sınıf kadınların sosyal hayatta sığ ve ekonomik hayattan izole kalmasını, dikiş nakış gibi dar bir alana sıkıştırılmasını eleştirdiği ve kız babalarına kendi zihninden seslenerek yürüttüğü iç monoloğu. (Not: Ek yorum yazma işi cidden zormuş, yarım saat cümleyi kurmaya uğraştım, silip tekrar yazdım, cımbızla kelime çekip tekrar ekledim. Biraz Joseph Grand titizliği gösterdiğim doğrudur.)
“Kimse,” diye devam etti, “kimseyi suçlayamam geldiğim durum için, bunun farkındayım ve üzerine ne kadar düşünürsem düşüneyim, bu durumu nasıl düzelteceğimi bilemiyorum; fakat bir yerlerde bir şeylerin ters gittiğini hissediyorum. Bekâr kadınların yapabileceği daha fazla şey olması gerek —şimdi sahip olduklarından daha ilgi çekici ve faydalı meşguliyetler karşılarına çıkmalı. Bunları söylerken, kelimelerimin Tanrı’ya hakaret sayılacağını düşünmüyorum kesinlikle; ne saygısız ne de sabırsızım, dinsiz ya da günahkâr değilim. İnsanın kulaklarını tıkadığı ya da aciz bir nefretle küçümsediği birçok acı dolu yakarışı Tanrı’nın duyduğunu, birçok ıstırabı şefkatle karşıladığını düşünerek teselli buluyorum. Aciz bir nefret diyorum çünkü toplum, çaresini hemen bulamadığı her ıstırabın dile getirilmesini yasaklıyor, hem de aşağılama pahasına; bu aşağılama, kendi şekli bozulmuş zayıflığını gizleyen süslü bir elbiseden ibaret. İnsanlar, iyileştirmeyi başaramadıkları ya da istemedikleri yaraların kendilerine hatırlatılmasından nefret eder. Bu, onlara kendi yetersizliklerini ya da daha da kötüsü, hiç istemedikleri bir çaba sarf etmekle ve rahatlarını bozarak kendinden memnun hâllerini sarsmakla yükümlü olduklarını hatırlatır. Evde kalmışlar, tıpkı evsiz ve işsiz yoksullar gibi, dünyada kendilerine bir yer ve iş bulmaya çalışmamalıdır; bu talepleri mutlu ve zengin kimseleri rahatsız eder —ebeveynleri rahatsız eder. Bu mahalledeki sayısız genç kadını düşünün —Armitagelar, Birtwhistlelar, Sykeslar. Bu kızların erkek kardeşleri, her türlü işe ya da uğraşa ellerini atmış; yapacak bir şeyleri var. Kız kardeşlerinin ise ev işleriyle ilgilenip dikiş dikmekten başka hiçbir dünyevi gayeleri, faydasız ziyaretlerden başka zevkleri ve hayatlarının kalanı boyunca bu durumun düzeleceğine dair en ufak bir umutları yok. Hayatlarının bu durağanlığı, sağlıklarını gittikçe bozuyor. Asla sıhhatli değiller, zihinleri ve bakış açıları müthiş bir darlığa indirgeniyor. Her birinin en büyük dileği, yegâne amacı evlenmek; fakat büyük çoğunluğu bunu asla yapamıyor; nasıl yaşıyorlarsa öyle ölecekler. Entrikalar çeviriyor, planlar yapıyor, kapanlarına koca kıstırmak için süslenip püsleniyorlar. Beyefendiler onlarla alay ediyor, onları istemiyor, basit buluyorlar. Diyorlar ki —birçok defa küçümseyen gülüşlerinin arasında bu sözlerini duydum— evlilik pazarı fazla doluymuş. Babalar da benzeri sözler ediyor, kızlarının manevralarını yakaladıklarında onlara kızıyorlar —evde kalmalarını emrediyorlar. Evde kalıp ne yapacaklar? Sorarsanız verecekleri cevap belli: Dikiş dikmek ve yemek yapmak. Tüm hayatları boyunca, sanki başka hiçbir şeye akılları ermezmiş gibi bunu ve yalnızca bunu, mutlulukla, daima, en ufak bir şikâyet etmeden yapmalarını bekliyorlar —bu düşünce, babalarının akıllarının yalnızca kızlarının yaptığı yemekleri yemeye ya da diktiği elbiseleri giymeye yettiğini söylemek kadar mantıksız. Bir erkek böyle yaşayabilir mi? Bundan usanmaz mı? Sıkıntılarından hiçbir kurtuluş olmadığını, yalnızca ufak tezahürleri karşısında serzenişte bulunabileceklerini fark ettiklerinde bu usanmaları zamanla cinnet geçirmelerine sebep olmaz mı? Gencecik hizmetlilerinin arasında, gecenin bir yarısı kendi etrafında dönen Lucretia ve Süleyman’ın erdemli kadını, onların deyimiyle ‘kadın cinsinin’ nasıl olması gerektiğine dair birer örnek sayılır. Bilmiyorum. Açıkçası Lucretia’nın kuzenim Hortense Moore kadar saygıdeğer biri olduğuna inanıyorum, fakat hizmetlilerini gecenin bir saati ayakta tutmuş. O genç kadınların arasında olmak istemezdim. Eğer elinde olsa Hortense, beni ve Sarah’yı benzer bir şekilde çalıştırırdı ve ikimiz de buna dayanamazdık. Fakat ‘erdemli kadın’ da evdeki herkesi gecenin geç saatinde uyandırmıştı; sabah birden önce, Mrs. Sykes’ın deyimiyle, ‘kahvaltıyı hazır etmiş’ ama onun kendi etrafında dönmek ve ev halkına yiyecek vermekten başka işleri de vardı. Bir imalatçıydı —güzel kumaşlar yapar ve satardı; ziraatçıydı —tarlalar satın alır ve üzüm bağları dikerdi. O kadın bir yöneticiydi. Buradaki muhterem hanımefendilerin ‘zeki kadın’ dediği türdendi. Genel olarak konuşmak gerekirse, onu Lucretia’dan çok daha fazla seviyorum; fakat Mr. Armitage ya da Mr. Sykes’ın herhangi bir tartışmada onun üstesinden gelebileceğini düşünmüyorum —yine de onu seviyorum. ‘Güç ve onurla kuşanmıştır; geleceğe güvenle bakar. Ağzından bilgelik akar; dili iyilik öğütler. Çocukları önünde ayağa kalkıp onu kutlar; kocası onu över.’ İsrail Kralı! Sunduğun örnek kadın, ismini hak ediyor! Fakat bu zamanlarda biz böyle mi yetiştiriliyoruz? Yorkshire’ın erkekleri! Sizin kızlarınız bu asil noktaya ulaşabilir mi? Ulaşabilirler mi? Ulaşmalarına yardım edebilir misiniz? Zihinlerini kullanıp geliştirebilecekleri bir alan tanıyabilir misiniz onlara? İngiltere’nin erkekleri! Zavallı kızlarınıza bir bakın, çoğu etrafınızda eriyip gidiyor, ya veremden ya da hastalıktan çöküyor; daha da kötüsü ruhu ekşimiş kız kuruları hâline geliyorlar —kıskanç, arkadan bıçaklayan, kötü kalpli oluyorlar, çünkü hayat onlara kurumuş; hepsinden de kötüsü neredeyse asla iffetli olamayan cilvelerle ve küçültücü kurnazlıklarla bekârlara sunulmayan bu konumu ve izanı evlilikle kazanmak için varlarını yoklarını veriyorlar. Babalar! Siz tüm bunları değiştiremez misiniz? Belki bir anda yapamazsınız, fakat bu konu karşınıza getirildiğinde enine boyuna dinleyin, üzerine düşünmeye değer bir konu olarak görün; manasız bir alayla ya da erkekliğinize yakışmayacak bir hakaretle bir kenara itmeyin. Kızlarınızla gururlanmak istersiniz, sizi utandırmalarını değil; o halde onları çapkınlardan, oyunbazlardan, fitne fesatçılardan kurtaracak bir ilgi alanı ve meşgale bulmaya çalışın. Kızlarınızın zihinlerini dar ve kelepçeler altında tutarsanız sizin üzerinize bir veba ve dert olup çökecek, kimi zaman sizi rezil edecekler. Onları geliştirirseniz —büyüyebilecekleri, çalışabilecekleri bir alan sunarsanız sağlığınızda en yakın dostlarınız, hastalığınızda en nazik bakıcınız ve yaşlılığınızda en sadık desteğiniz olacaklardır.”
heart
5 kişi
I pray thee,
let me be set at liberty,
no more plea,
just set me free…
Barismaz 1778708961
heart
6 kişi
Not: Metnin İngilizce aslında “yarı aptal” değil, “half doll, half angel” (yarı oyuncak bebek, yarı melek) ifadesi kullanılıyor. Yani vurgu aptallıktan çok, kadının nesneleştirilmesi üzerine. (Bölüm XX -Ertesi Gün-)
“Eğer erkekler, bizi gerçekten olduğumuz gibi görebilselerdi şaşkına dönerlerdi; fakat en zeki, en dikkatli erkek bile söz konusu kadınlar olunca bir yanılsamaya kapılıyor. Onları gerçek halleriyle göremiyorlar; yanlış anlıyorlar, iyisiyle kötüsüyle. İyilik atfettikleri kadınlar bir tuhaf, yarı aptal yarı melekler; kötü dedikleri kadınlar ise neredeyse her zaman bir zebaniyi andırıyor. Bir de birbirlerinin kurmacalarını düşünüp kendilerinden geçmeleri yok mu? —şu şiirin, bu romanın, o oyunun kadın kahramanına tapınıyorlar— çok müthiş, kutsal olduğunu sanıyorlar! Müthiş ve kutsal olabilir, fakat çoğu zaman gayet yüzeysel kalıyor —en güzel şapkamdaki gül kadar yapay. Bu konuda tüm düşündüklerimi söylesem, üstün eserlerdeki bazı üstün kadın karakterler hakkındaki gerçek fikirlerimi dile getirsem başıma neler gelirdi? Yarım saate kalmaz, intikam hırsıyla bana fırlatılan bir yığın taşın altında ölürdüm.” —Shirley Keeldar
heart
5 kişi
Sanayi Devrimi’nin etkilerini arka planda tutarak iki zıt kadın karakterin dostluğunu, gelişimini ve çatışmasını anlatan, din adamlarından proleterlere kadar farklı kesimlerin, kadınların mülkiyet sahipliği veya patron olması hakkındaki görüşlerini okuduğumuz (Yazar onların görüşlerini eleştirse de bunu hissettirmeden yapar, fikri kendi yorumlamak yerine karakterlere yorumlatır.), yer yer boğucu, yer yer canlı, realist zeminde ilerleyen ama romantik tonlara da kayan bir roman. (Sanırım ilk kez bir roman hakkında yorum yapıyorum, acemiliğimi bağışlayın.)
Okuyorumolarak işaretledi.
Shirley
Charlotte Brontë
349. sayfada%54 · 641 sayfa
Yedi Yayınları · Çev. Tünde Ecem Kutlu · 641 sayfa
heart
7 kişi
İngilizce ve Türkçedeki ilginç bir paralellik.
Türkçede “yay” ilkbahar anlamına gelir, ayrıca ok atmaya yarayan veya bazı düzenekler için kullanılan helezonik esnek mekanizmaya (zemberek?) da yay denir. İngilizceye baktığımızda ise “spring” sözcüğü hem ilkbahar anlamına gelir, hem de Türkçede olduğu gibi esnek, yaylı parçaya denir. Kökensel bir bağı yoktur eminim ancak anlam evrimi paralellik gösteriyor olabilir.
heart
10 kişi
Az önce aklıma, bana göre sesletimi güzel bir sözcük geldi: “katakomb(p)” – Bu sözcüğü “Monte Cristo Kontu”nu okurken görmüş ve sözlükten anlamına bakmıştım, sözlüğe göre “yeraltı mahzeni / kilisesi / mezarlığı” anlamlarına geliyor. Sözcük hoşuma gittiği için kökenini de araştırdım ve şöyle bir etimolojik evrimi var: Latince ‘tumba’ (mezar) sözcüğüne ‘+kata’ (aşağıya doğru / kapalı) öneki eklenerek oluşturulmuş. Biraz ilginç bir paylaşım olabilir ama paylaşmak istedim, böylece ilk paylaşımımı da yapmış oluyorum. Herkese esenlikler.
heart
5 kişi
Bildirimleri Aç Evet Aç!