Paul Valéry’nin Monsieur Teste‘si erken modernist novellalarda öncüsü olmayan bir eserdi. Klasik anlamda bir bilinç akışından ziyade bilincin kendisine dönük bu eser edebiyat tarihinin ürettiği en ilginç yaratığını-ucubesini ortaya koydu: Mösyö Teste. Mösyö Teste nedir? sorusu eser boyunca peşimizi bırakmaz. Bazıları onu bir vaka olarak görür. Evet, Valéry’nin Teste’si bir vakadır. Fakat bu vaka kavramı Teste’nin kendisini değil onun yarattığı etkiyi içerir. Peki nedir Teste? Onu bir Kahraman, karakter ya da tip olarak ele almamın önünde ciddi bir engel var. Onu bir düşüncenin vücut bulmuş hâli olarak gördüğümden bir figür, başından bir olay geçmemesi ve sürekli bir biçimde kendi düşüncelerinin tanığı olmasından ötürü de reflektif-figür olarak tanımlamayı daha uygun görüyorum. Eser bitmiş değildir. Valéry’nin ömrü boyunca bitiremediği ve bitirmesinin niçin imkânsız olduğu, kitabın kendisinde açığa vurulmuştur. Hatta Valery’nin bu Teste’yi tekrar tekrar yaratmaya dönmesine Teste döngüsü deniliyor. Bu bakımdan bitmiş bir eser artık sonlanmıştır. Oysa Teste sonu gelmez bir biçimde kendine yönelik fenomenolojik bir bakışı temsil eder. Teste niçin bir karakter değildir? Çünkü karakterden anladığım, son tahlilde bir özü olan ve hikâye boyunca o özünü inşa eden kişidir. Yani klasik anlamda karakter bir şeye varmış ve olmuş kişidir. Oysa Monsieur Teste’nin bir özü var mıdır? Tartışmalıdır bu soru. Eser boyunca Mösyö Teste’nin ne olduğu, nasıl düşündüğü, ötekiler tarafından nasıl algılandığını görürüz. Bu soruların cevapları kesinlikle kolay değildir. Onu tanımladığımız anda o çoktan değişmiştir. Öyleyse Mösyö Teste ne değildir? Belki bu bakımdan baktığımızda açığa çıkan şey, onu biraz olsun algılamamıza yardım edebilir.
Paul Valéry niçin böyle bir şey ortaya koydu? Niçin ömrü boyunca ona tekrar döndü? Onun ömrü boyunca taktığı mesele edebi eserlerin ortaya çıkma süreci olmuştur. Hatta bu yüzden 20 yaşında şiir yazmayı bırakıp saf düşünceye yöneldi. Bu arada Valéry, Türk edebiyatının önemli kalemlerinden Ahmed Hamdi Tanpınar’ı ciddi biçimde etkiledi. Tanpınar da ömrünün sonuna kadar Teste’yi çevirmeyle uğraştı. Onun yarım kalmış çevirisi dahi mevcuttur. Ondan etkilendiğini itiraf eder hatta Valery’nin yaşadığı şehirde kalır mezarını ziyaret eder. Valery’nin Teste’yi bir tür düşünce deneyi olarak yirmili yaşlarında, bir düşün krizi sırasında Auguste Comte’nin kaldığı odada yarattığını biliyoruz. Kitabın önsözü eseri algılamak adına mühimdir. Paul Valéry, her şeyi anlama gayesiyle yarattığı Monsieur Teste için “kendisinden bir parça olarak” bahseder. Ayrıca Teste’yi bir ucube-sapkın olarak tanımlar. Ona göre zaten tüm ilginç düşünceler böylesi tohumlardan peyda olmuştur. Ayrıca eseri anlamanın, hele çevirmenin oldukça zahmetli olduğunu söyler. Kitabı bölüm bölüm olarak izah etmenin daha elverişli olduğu kanaatindeyim.
İlk bölüm olan Monsieur Teste ile Bir Akşam, esasen Teste’nin etkisinde kalan anlatıcının önce kendisini, sonra onu ya da onunla ilgili hatıralarını bize aktardığı bölümdür. Teste’den evvel o, güçlü kişileri tanımamızı sağlayan ilk hatalarından bahseder. Burası önemlidir çünkü Teste kimsenin ilgisini çekecek hatasını ifşa etmez biri gibidir. Bölümün girişi Descartesvari bir yaşam olarak başlar. Teste duygulardan ya da daha doğrusu yüce ya da alçakça olan şeylerden nefret eder ve her şeyin ilkeleriyle ilgilidir. Bedensel, duyusal ve belirsiz olan şeylerle ilgilenmez. Neyi bilmediğini bilen bir adamdır. Onun onaylanmaya ihtiyacı yoktur; bu bakımdan bir monolog hâlinde konuşur. Konuşması sessiz ve hızlıdır. İnsanî olan alışkanlıklara nadiren özenir. Borsadan geçinen Teste orada da ölçülüdür. Ne yaşlı ne gençtir. Gülmez ve birçok kelime, bilhassa belirsiz kelimeler onun ağzından çıkmaz; yasaklı kelimeleri vardır. Tiyatro sahnesinin anlatıldığı yer bir kutuya benzetilir. Mekân ve seyircilerin birer biçime-forma dönüştürülerek aktarılması, Teste’yi anlamak açısından mühimdir. Teste’nin bakışı bir makine bakışı gibidir, çözümlemek ve esas ilkelere ulaşmak için bakar. Teste insanları mest eden şeylerle ilgilenmez. Dediğim gibi, o daima olan biten şeylerin ilkeleriyle ve kendisini dönüştürmekle ilgilidir. Adımları ritmiktir. Çok geçmeden anlatıcı, Teste’nin evine konuk olur ve odasını tasvir eder. Son derece geometrik bir nokta olarak tarif ettiği oda anlatıcıya korkunç gelir. Teste âdeta hiçliğin içinde yaşar. Neden geometrik ve son derece sade soyut bir odadır burası? Çünkü o dikkati dağıtan her şeyi özgürlüğüne yani kendine dönük yaşamına bir tehdit olarak bakar. Tüm ideolojik dikkat bozucu nesneler ona bir tehdittir. Odası çırılçıplak bir odadır. Çektiği acıyı anlamlandırmaz çünkü anlam da duygular da ona belirsiz gelir; o sayılarla ve ilkelerle ilgilidir. Bedeninde oluşan acılarına yabancılaşmış bir biçimde, o bedeninde bir coğrafi mekân gibi bahsederek anlatır. Teste bölümün sonunda kendisini istemeden olsa açar: “Olmakta olanım ben, kendimi görmekte olanım; kendimi görürken görenim.” Panoptikon kendi tinine yönelmiş hatta panoptikon kendi kendine dönmüştür. Onun düşünceleri klasik anlamda düşünce değildir; o düşünceden çok potansiyel fikirler hakkında septikçe kavramlar inşa eder. Yani düşünce onun için dışarıdaki gerçeklikle uygunluk manasında değildir. Ve bu anlamda düşünerek uykuya dalar.
İkinci bölüm Madam Emile Teste’in Mektubu’nda, bu defa Edmond Teste’yi daha yakından tanımaya başlarız. Madam Teste, Mösyö’yü anlatmasını istemiş olan anlatıcımıza bir mektup yazmıştır. Bu bölümde dikkat çeken ilk şey, Madam Teste’nin de Mösyö’nün etkisinde kaldığını ve biraz alık gösterildiğidir. “Herhangi bir şeyin onun gözünden kaçıp kaçmadığını veya tam tersi, bütün dünyayı gördüklerinin basit bir ayrıntısı, sizi rahatsız eden ama varlığı belli olmayan uçan bir sinek gibi göründüğünden” bahsederken bile Emile Teste, söylediklerinden sürekli bir biçimde emin değildir. Teste’nin baktığı nesne şüphe ile yokluğa indirgenir. Bir kelimeyle aklınızı yok eder, diye anlatır Mösyö’yü. Diğer insanlardan onu ayırır zira o, diğer insanlar gibi düşünmeyi kendine bir yük, bir oyalanma olarak benimsememiş ve kendisinden bir haber değildir. Madam Teste, Mösyö’yü tanıyamadığını ve bunun iyi bir şey olduğunu söylerken Tanrı’yı da görmektense inanmayı tercih ettiğini belirtmekten geri durmayarak Teste’ye bir tür tanrısallık atfeder. Hatta kocası için Bay Papaz’a tanrısız bir mistik der. Fakat onun için söylenen her şeyin şüpheyle yok edildiğini ısrarla vurgular. Bu bölümde tuhaf bir biçimde Madam’ın kocası tarafından çağırma biçimine vurgu yapılmıştır. Zira Mösyö Teste eşini çağırma amacına göre değişecek biçimde seslenirken, geneldeyse “Varlık”, “Şey” veya “Vaha” gibi adlarla çağırır. Buradan biz onun dünyayı algılama biçimini görürüz. Zira o nesnelerin anlamlarına değil biçimlerine, özlerine odaklanır. Botanik bahçesinde gördüğü bitki türlerinin sırf Latince isimleri kulağa hoş geldiği için zevkle söyler. Kadın, eşinin gözünde kendisini bir sinek gibi hisseder ve onun aklı tarafından yönetilir. Onun karşısında tamamen şeffaftır. Teste onu olduğu gibi tüm çıplaklığıyla görür. Teste’yi kalpsiz, duygusuz bir insan olarak görürüz. Zira o yüce olan şeyleri avamâ has bulur. Onunla ilgili belki de en ilginç yorumu Bay Rahip yapar. Teste’nin sayısız yüzü olduğunu, iyilik ve kötülükten uzak, kendine dönük bir hayatı olduğunu görürüz. Tanrısız bir mistik olan Teste, eşi Emile’nin dualarını anlatmasını ister ve Madam’ın dualarının aydınlığa çıkmasını sağlar. Onda umuttan zerre yoktur. Umut bir inanma biçimi olduğu için Teste umut gibi dışarıya bağlı bir duyguyu benimseyemez. O zaten süreklişimdide yaşar. Ayrıca potansiyele dönmüş biri zaten her şey olabilir düşüncesiyle var olduğundan umut onun için gereksizdir. Ya da yetersiz.
Kitabın üçüncü bölümü olan Monsieur Teste’in Seyir Defterinden Seçmeler hem Teste’yi tanımamız açısından önemli hem de eserin en zor kısmını ihtiva ediyor olması bakımından dikkatli okumayı gerektirdiği kanaatindeyim. Bu bölümde biz doğrudan Teste’nin zihninin seyrine geçeriz. O daima boşlukları, gölgeleri, eksiklikleri arayan bir hakikat arayıcısıdır. Aklını putlaştırmıştır ve duası şöyledir: “Acı çekmek, yararlanmak, anlamak ve yanılmak için gereken her şeyle donatıldım, eşit olmayan ihsanlar. Verin! Ey Karanlık! Yüce düşünceyi verin…” O zihnini saf hâle getirmek ister. Kaldırın görebileceğim her şeyi ortadan! der. Zira görmek, bilmek, duyumsamak ona yüktür. Mühim olan bilmedikleridir, görmedikleridir. Saf bir entelektüel yaşamın figürüdür. Düşünmek, sorgulamak bilgiden daha önemlidir. İnsanların düşüncelerini cam kavanozda sürekli aynı yerde dönüp dolaşan Japon balıklarına benzetir. O, adaletsizliği, onu uykusundan uyandıran hakareti, kendisini yeniden inşa etmesine yarayan tüm olumsuzlukları kendini yeniden inşa için bir araç olarak görür. Kendi zihninin yasalarına ulaşmak adına daima yıkar ve inşa eder. Zihni devamlı bir şantiye alanıdır. Teste duyguları, arzuları tesadüf olarak görür. Neden birinden nefret edip ya da birini sevdiğinin merakı vardır içinde. Gücü, şekli olmayan belirsiz gücü kabul etmekten ileri gelir. O hiçliğin denizinde -ki bu deniz belirsiz, bilinmez karanlık bir yerdir- istediği yere oltasını atar, yaratım aşaması bu bakımdan acı doludur. Burada artık anlarız ki Teste kendi kendini çözümlemeye adamış biridir. Kendisine iltifat edenleri küçümser; övülmek onun için bir nitelemedir. Oysa o belirlenmek değil belirlemek ister. Onun zihni âdeta bir imkânlar tapınağı veya genelevi gibidir.
Bir Dostun Mektubu olan bölümde de Teste’nin etkisinde kalmış dostunun Paris’e yolculuğu anlatılır. Yoğun fizikötesi anlatımda tren, şehir birer özneye dönüştürülerek anlatılır. Bu bölümde Parisliler, Paris’in birer nesnesiymiş gibi aktarılır. Bu bakımdan Valéry’nin edebî tarzının var olan her şeyi birer canlı, iradî bir biçim-formmuş gibi aktarmak olmuştur. “Parti binaları, okullar, salonlar, kafeler, her yer kendini duyuruyordu” der. Böylece entelektüel bir bakışın verdiği hâller bu dostu rahatsız eder. Bu arada Dost, “Entelektüel” kelimesini şöyle açıklar: “Bu ışık tutkunlarını” der, “üzmek ne haddime. Beni aydınlık çeker yalnız. Ama, yazık ki, dostum, sizi temin ederim ki neredeyse zerresini bulamıyorum.” Devamında, “ancak hiçbir şey araştırmayanların hiçbir zaman karanlıklarla karşılaşmadıklarını ve insanlara sadece bildiklerini sunmak gerektiğinifısıldar bana” der. Böylece kendisinin entelektüelden anladığı “Bildiğim şey beni cahil yapar” ile birleşir. Entelektüel karanlığı yok sayamaz, saymamalıdır. Zira cehalet bilgiden önce gelir. Tüm bilinenler şüpheyle kanıksanır. “Bütün kelimelerden çekinirim, çünkü en küçük tefekkür onlara güvenmenin saçmalığını gösterir.” Sonunda bu fizikötesi anlatıdan bir Amerikalının farkında olmadan dostun ayağına basmasıyla çıkılır. Buradan sonra Valéry’nin Teste için ileride bir gün kullanırım düşüncesiyle tuttuğu notların taslakları kalır. Dolayısıyla eser tamamlanmış bitmiş bir eser değildir.
Fakat bu notlar Valéry’nin Teste’sini anlamak açısından önemlidir. Mesela Bir Gezinti adlı başlıkta Teste’yi yazar kendisinin ötekisi ya da bir gölgesi olarak görür ve izlenimlerini aktarır. Daha girişte gazetelerde yazanları değil de yazmayanları düşündüğünü anlattıktan sonra izlenimlerini anlatırken müthiş sembolik anlatımlara yer verir. Şehir ve sokak dile gelir, canlı hâle gelir. Teste’yle Diyalog ise kendi içindeki saf aklı temsil eden bölümdür. Bilimin, kendisi üzerine düşüncelerini sorduğu hayali Teste, “Düşünce nedir bilir misiniz?” der şu: “Dünya yanlış biliniyor.” Bu bakımdan her şeyin eksiksiz olduğu zamanlarda düşünme başlamaz. Bilimin doğuş sebebi her şeyin göründüğü gibi olmamasıdır. Düşünmek daima gördüklerimizden şüphe etmekle başlar. Ve düşünen, dünyanın yanlış bilindiği varsayımıyla düşünmeye başlar. İnsanlar arasında iki ilişkinin olduğunu ve bunun da kanıt ve savaştan ibaret olduğunu söyler. Bizi ilgilendirmeyen meseleleri yüklenip durduğumuzu ve bunların kanıt istemeden sanki doğal şeylermiş gibi olduğunu, bu bakımdan yüce zannedilen aptalca şeylerin peşine düştüğümüzü söyler. “Kanıt isteyin!” der. Bu bakımdan insan bir tür savaşın içindedir ve namuslu kalabilmek için kanıt istemeyi şart koşar.
Şüphesiz Teste bir filozof değildir. Çünkü o klasik filozofların uğraş alanı olan nesnelerin varlığını ve onları nedenselliklerini epistemolojik bir temellendirmeyle uğraşmaz. Yani ontolojik bir hakikat arayıcısı değildir. O kendi zihnine dönmüştür. Bir yeraltı adamı olarak toplum dışı kalıp toplumu eleştiren biri de değildir. Dediğim gibi o yalnızca kendisiyle ilgilidir. Yani Teste dışlanmış bir öteki olarak görülemez. O geometrik herhangi bir noktada olan odasında yaşar. Yaşamı askıya almıştır. Buradaki geometrik oda onu zamandan ve mekândan münezzeh bir şeye dönüştürmüştür. O Husserleci fenomenolojik özne de değildir çünkü Teste yalnızca görmek ve tanımlamakla uğraşmaz; o aynı anda kendini dönüştürür. Yönelimselliği özünde kendinedir. O verileri kendini dönüştürmek için bir araç olarak kullanır. Yani Husserleci anlamda dünyayı anlamak istemez; o kendi içine, bilincine dönmüş bir biçimde kendini tüketir. Yani Teste felsefenin bizzat kendine yönelmiş vücut biçimidir. Fakat o bir performans öznesi de değildir. Ne kendini ifşa eder ne de sergiler. Var olanları biçimsel olarak görür, içselleştirir, septik bir biçimde tekrar aynı işlemi yapar. Kendini yıkarak yaratan bir tür Ouroboros‘tur. Onun asla sabit bir benliği yoktur. Belki de Bay Rahibin dediği gibi sayısız benliği vardır. O bir yapay zekâ da değildir. Zira yapay zekâ kendine dönemez, kendini tüketemez, şüphe edemez, kararsız kalamaz; yapay zekâ verileri düzenleyip dışa saçarken Teste içe gömülür, bozar ve yapar. Hatta o verileri alma biçimlerini, ilkelerini dahi daima dönüştürerek biçimlendirir. O daima bilmediğine odaklanır. İmkânsız bir biçimde o kendinin sonuna varmak, nihai düşünceye ulaşmak ve kendini olduğu biçimde görmeyi arzulamakla meşguldür. Bu bakımdan devamlı ve sonsuz bir biçimde kendini inşa eder. “Bildiğim ölçüde cahilim” der. Bilgi, varlığın üzerinde bir bulut gibi sürekli dönüşür. Bu bakımdan Teste yüceyle ve aşağılık olanla ilgilenmez. Kendini taklit eder ve bu inşa-yıkım onun doğal hâlidir. O yönünü dünyaya değil, DUVAR‘a çevirmiştir. Duvara kendini yansıtmış ve orada bilmediği şey yoktur. Teste bunu yaparken kendini projelendiren Varoluşçu birey de değildir; onun dönüşümü anlık ve hızlıdır. Duvar’a dönük yaşamında acaba hiç sormuş mudur? “Duvarın ötesinde ne var?” diye?
Peki Teste niçin imkânsızdır? Çünkü bu sürekli refleksiyon, yani düşünce üzerine düşünme, düşünmenin ilkelerini inşa edip yıkma hâli (bazıları onu Kartezyen Meditasyon olarak adlandırır) sonsuz hızda devam ederken bir silinme yaşanır. Yani kendine bakarken yok olan bir göz… Aşırı hız ve geriye dönme içinde düşünce kendini taşıyamaz. Düşünce kendine bu kadar yakından baktığında ifade edebilmek için ihtiyaç duyduğu zaman ve uzamı yok eder. Yani Teste insanın talihsizliğidir. Çünkü o daima kendisinde olmayanı, bilmediğini, imkân dâhilinde olana takılmıştır. Bu bakımdan imkânın tahakkümü altındadır. O gerçekliğin kendisine değil, potansiyeline yönelmiştir. Fakat bu potansiyel onda bir kaygı yaratmaz. O kendi sonuna ulaşmaya çalışır. “Bu kadar uzaklardan nasıl geriye dönülür?” der. Duvara yönelmiştir. Sürekli bir biçimde bildiğini organize etmek, kenara bırakmak ve onu aşmak durumundadır.
Monsieur Teste‘in sonu ise son derece mühimdir. Zira onun sonu “Sıfırdan sıfıra geçmektir. Hayat bu der: Bilinçsiz ve duyarsız olandan, bilinçsiz ve duyarsız olana.” Buradan sonra görme ile varlık arasında ince ayrımı aktarır. Çünkü bir görme biçiminin sonudur hayat. Teste’nin kendine dönük görmesi bu bakımdan önemlidir. Zira görme için varlık şarttır fakat varlık için görme şart değildir. Bu bakımdan görme bir bilinç eylemiyken varlık bağımsız ontolojik bir durum olarak görülür. Fakat görme devamlı değildir. Hafızada oluşan imge ile kesintiye uğrar. Bu kesintiyle gerçek ile algı arasındaki fark oluşur. Bu kesinti olmadan görme olsaydı, kesintilerin farkına da varamayacak, yani içe dönemeyecek, her görme o anda kalacaktı. İşte Teste’nin kendine şahit olma biçimi onu nihayetinde tüketmeye götürür. Çünkü Normal şartlar görme için varlık şarttı, varlık içinse değildi öyleyse kendi varlığını gören göz olarak bu sürekli bakış onu nihai düşünceye, kendi sonuna yani bir tükenmenin sonunda ölüme götürür. Teste esasen düşünürün o tuhaf bakışıyla tükenir. Kendine bakışa… Düşünürün tuhaf bakışı, hafızasındaki imgesine teslim olmamış, hatırlayıp bilmeyi kaybetmiş o can çekişen adamın bakışıdır. “Bir insan ne yapabilir?” der. Bu kadar potansiyelin, imkânın içinde Teste bir olanaktır. Bu düşüncenin mitolojik kahramanı sonunda veda eder ve bu vedası da şüphelidir. Şöyle der: “Biraz sonra, belki son bulmadan önce, bu önemli anı yaşayabileceğim ve belki de dehşetli bir göz açıp kapama süresince kendimi bütün tutabileceğim. Mümkün değil. Entelektüel son. Düşüncenin ölüm yürüyüşü.”
Yararlanılan Kaynaklar
Paul Valery- Monseieur Teste çev. Fahrettin Arslan ve Ayberk Erkay çevirisi
Byung Chul Han- Palyatif Toplum (Acının Anlamsızlığı)
Jed Deepman- Re-Presenting Paul Valery’s Monsieur Teste
Anne N. Mairesse – Return to Monsieur Teste?, or “What is a man capable of?”: Valery, Anthropologist of Modernity
Ernest Bevan, Jr. – Dialogue with the Self: Paul Valéry and Monsieur Teste
Kathryn M. Grossman- Monsieur Teste As Modem Parable
Adem Polat- Tanpınar’ın Batılı Bir Çelişkiyi Temellükü: Monseieur Teste ve Yahya Kemal
Hakan Soydaş- Tanpınar’ın Pol Valeri ilgisi ve Mösyö Teste Mukaddimesi Çevirilerine Dair Bir Değerlendirme
İbrahim Şahin- Ahmet Hamdi Tanpınar ve Paul Valery
https://sanatkritik.com/yazilar/paul-valerynin-m-testei-ve-tanpinar/
https://www.newyorker.com/magazine/2024/12/16/paul-valery-would-prefer-not-to
https://musilattempts.blogspot.com/2012/07/monsieur-teste.html








Yorumlar (0)