Şüphesiz ki günümüzde edebiyat ve teknoloji ilişkisi önemli bir konu. Çünkü teknoloji gelişiyor ve edebiyat diye bir şey var ve aynı zamanda teknoloji çağındayız. Değişen onca şey arasında insan gibi hissedecek bir şeyler arayarak koca bir ömür geçiriyoruz. Hatıralarımız uçucu ve tukmak için verdiğimiz çabalar boşuna. Değişen bu pratikler sonucu bir çok şey kendini yeni çağa taşıdı bir çoğu da yok olup gitti ve elbette edebiyat da bundan nasibini alacaktı.
2000’ler edebiyat tarihi açısından, internet çağıyla matbu çağ arasında gidip gelen melez bir devre gibi görünüyor. Basılı kitaplar hala ana omurgayı oluştursa da, alternatifler hiç hafife alınacak gibi değil. Özellikle kitaplar üzerine kurulu sosyal medya ağları bile var. Kitaplar üzerine konuşuyorsun, edebiyatı yıkıp geliştiriyorsun bir de flörtöz ihtiyaçlarını karşılıyorsun. “Hepsi tek pakette! Üstelik biraz da insan topladıysan etrafına üst lige yani matbu hayata katılabilirsin, yazı yazmıyorsan üzülme, sana özel defter, ajanda gibi şeyler tasarlarız onlarla anılırsın” Neyse çok da abartmayalım konumuza devam edelim.
Bu iki zıt yapı karşı karşıya görünse de tam anlamıyla bir rekabet içinde çalıştıklarını söyleyemeyiz. Daha çok bir sürecin farklı parçaları, farklı ihtiyaçların kişiye göre değişen çözümlerini sunuyorlar. Her iki tarafta da yoğun ve insanüstü bir edebi üretim şüphesiz var. İrili ufaklı onca yayınevi dergiler, fanzinler, internet platformları ve tabi sosyal medya kanalları ve hepsine göre de değişmesi gereken bir şeyler var, değişen bir şey ise yok.
Geçmiş çağlarda edebiyatla ilgilenen çevrelerin belirli mekanlarda ve bölgelerde takılması ortak bir edebi faaliyet gütme ihtiyacıyla ilgiliydi. Mesela 19. yüzyılda eli kalem tutan biriyseniz ülkenizin büyük şehirlerindeki edebiyat çevrelerinin arasında olmak bir zorundalıktı. Bu zorunluluk bir piyasa işleyişinden ziyade varlığınızı bir başkasına kanıtlamakla ilgiliydi daha çok çünkü sizden başkası yoksa edebiyat da olmaz. Sonuçta ortada doğal bir platform vardı ve yazar enflasyonu yüksek değildi. Günümüzde bu yapıların yerini sosyal medya aldı dersek abartmış olmayız. Bunda elbette şaşılacak bir durum yok nihayetinde çağın pratikleri sanatı etkilemek ve biçimlendirmek zorundadır yani gerekirse tuvalette Mozart dinleyeceksin gerekirse çılgınca alışveriş kutuları açacaksın gerekirse de “miş” gibi yapmaya alışacaksın. Çağa uyum sağlamak lazım, zaten eski yazarlar da para için yazıyormuş.
Ancak bu çağın gerçek bir problemi var ki onu ortadan kaldırmak mümkün görünmüyor; Camcı dükkanına giren filler…
Uzun süredir dijital camianın içindeyim ve şunu söyleyebilirim ki burada bahsedilen edebiyat, en azından mevcut gerçeklikte yok. Bunu en iyi şöyle temellendirebilirim; herhangi bir politik veya toplumsal magazin olmaksızın tartışılan kaç edebiyat tartışması görüyoruz? En son Orhan Pamuk gündem olmuştu peki edebi bir konu üzerinden mi tartışıldı, yoksa tepedeki evi tırmıklarla basan köylüler gibi miydik? arada bir wattpadçiler giriyor birbirine oradaki konu da “Sen yapay zeka kullandın, sen bundan çaldın minvalindeki beşinci sınıf yazar sorunları” İşi bilen insanlar da diğer işi bilen insanların paçasından tutup çekme derdinde, bir kısmı da zaten atı alıp üsküdarı geçmiş kendi çalıp kendi oynuyor. Doğa etkinliklerinde kaymak tabakaya feminizm dersleri falan. Evrene enerji göndermek önemli, neyi istersek onu buluruz hatta Orhan Veli de demiş;
“Düşünme,
Arzu et sade !
Bak, böcekler de öyle yapıyor. ”
Okurların büyük çoğunluğu en ufak bir gerekçe olmaksızın peşine düştüğü edebi dogmaların izinde kendilerine bir şey katmaya veya daha kötüsü bir sıfat kazanmaya çalışıyor. Çağlar öncesi tartışılan görüşlerin kültür içerisindeki çarpık yansımalarını hakikat yerine koyarak sayfalarca okunan o kadar metin ve zihinlerde gerçekleşen edebiyat katliamları. Elbette ki aksini yapan insanlar var fakat sesleri çıkmıyor işte çünkü biliyorlar ki çıkarsa da anlaşılmayacak. Kişiler arasındaki tartışmalar disiplinel veya sanatsal düzlemin çok dışında cepheden cepheye ilerliyor. Sadece gösterilmiş yöne ateş etmesi emredilen askerler gibiler. Ne nereye ateş ettiklerini biliyorlar ne de neden ettiklerini. Yanlış anlaşılmasın “edebiyat bu haldedir işte” falan demiyorum, diyorum ki; kalabalıkların içselleştirdiği edebiyat bu… en azından dijital camiada böyle. Algoritmalara mahkum var olan gönderiler, yazılar, düşünceler, eğer edebiyatsa diyecek bir şey yok elbette. Biz camcı dükkanına giren fillere dönelim.
Bu durum sanıyorum hızlı modernleşmenin bir cilvesi. Çözümün, inşanın ancak yıkım sonrasında gerçekleşebileceği ön kabulünü içselleştirmekle ilgili. Modernist edebiyat koca bir Avrupa tarihinin yıkımı, sorgulanması ve baştan düşünülmesidir ancak unutmamak gerekir ki sonucu meşrulaşmış anlamsızlıktır. Modernistler bir noktada özgün ve biricik eserler ortaya koymaya çalışırken sanatın ve edebiyatın biricikliğinin yok olmasına zemin hazırlamıştır aynı zamanda. Bu karşı çıktığım bir şey değil fakat durum bu ve bir takım sonuçları var. Mesela insanlar bilmedikleri şeyleri yıkarak bir devrim tetikleyeceği inancıyla ve salt bir öfkeyi beraberinde taşıyarak önüne gelen her şeyi paramparça etmeye çalışıyor, yaptıkları saçmalık yüzlerine vurulduğunda da “e çekiçle yapıyoruz, artık yeni bir soluk gelmesi lazım” tarzında çocuksu cümlelerle oyunlarını meşru zemine oturtuyorlar. Sadece gülüyorum ve üzülüyorum. Çünkü objektif bir gözle baktığınızda yıktıkları şeyin ne olduğunu bile bilmiyorlar çünkü merak etmemişler, çünkü merak ederlerse bilmedikleri bir ton şeyin olduğu gerçekliğiyle yüzleşir ve narin egolarını zedelerler. Sonra da ne olur? “Bu ülkede edebiyat olmaz” kervanına kapılıp beceremediklerini, becermeye çalışan insanları deccal ilan edip sefil hayatlarına devam ederler. Kızmamak gerek, hiçbir şey ortaya koymamış olmanın getirdiği özgüven diyelim. Merak ediyorum sadece, bu insanlar gerçekten çok satan bir kitap yazdıklarında o kitabı edebiyata ters düştüğü gerekçesiyle imha mı edecekler yoksa birden emek-değer denklemini hatırlayıp küçük servetlerinin tadını mı çıkaracaklar? Doğru, kişiden kişiye değişiyordu edebiyat, o yüzden meşru olmayan hiçbir şey yok. Atış serbest! sonuçta babamızın malı. Oyuncaksız kalan çocuklar da duvarlara resim çizmeye başlar günün sonunda, işsizlik büyük problem.
Tarihe karşı çok hassasız, besmelesiz konuşmak hoş karşılanmaz. Ancak iş edebiyata gelince de son derece esnek ve genişiz. Keşke padişah hikayelerini koruduğumuz kadar kendi hikayelerimizi de korusak. Gerçi tarih bilim nihayetinde edebiyat öyle değil… tabi koskoca krallara, şanlı savaşlara, zekice tasarlanmış kıyım politikalarına, oturup da birileri tarafından yazıldı diyemeyiz sonuçta tarih yazıcılığı da tanrı kelamı.
Denilebilir ki; ne yani tutup da yüzyıllar öncesi yazılmış kitaplara göre mi edebiyat yapacağız? bu adamlar yıkılmayacak mı? Joyce tesadüfen mi yazdı Ulysses’i, Sartre tesadüfen mi “Varoluş özden önce gelir” dedi? Burada mesele eskinin yıkılması değil, eskinin göz ardı edilmesi, küçümsenmesi ve bilinmeden reddedilmesi. Eğer edebiyat ezberlenmiş bilgilerle ve yankı odalarında var edebilseydi kendini, papağanların da mütevazi bir edebiyat tarihi olurdu. Kelime haznemize bakacak olursak bu pek de uzak değil.
Dijital çağ diyorduk. Hiç kimseleri biricik hissettiren ve biricik olmayan yerde biricik yaratma mücadelesi verdiğimiz, lego evleri yıkıp yeniden yapmayı devrim sandığımız, çakma filozofların el birliğiyle çökerttiği çağın kıyamet sonrası ilk çağındayız. Sevdiklerimiz iyi, sevmediklerimiz kötü sanki bir dijital engizisyon kurmanın zamanı gelmiş gibi.
Soracaksınız, peki çözümü ne tüm bunların?
Basit
Camcı dükkanına girmeden önce bir toprağa basın. Fazla elektriğinizi alsın.








Eline emeğine sağlık. Güzel bir yazı olmuş.
teşekkürler Yunus Hocam
Hocam gayet güzel bir yazı olmuş, kaleminize sağlık
Abi dünkü yayında yazdığın öykü, şiirler, sardunya ve çarpık diyarlar olsun, kaliteli içerik üretmen olsun her konuda kendini daha da geliştiriyorsun. Kendini sınırlandırmıyorsun. Harbiden kalemine sağlık
Eyvallah canım teşekkür ederim
Hocam söylemiştim, ben gayet güzel buldum yazınızı, kaleminize sağlık. Sadece “çok satan kitabın edebi değeri olmadığı gerekçesiyle yazarın pişmanlık duyması” kısmını pek anlayamadım açıkçası. Bir de metin maNga’nın şarkılarına benziyor sanki… tamam tamam şaka 🙂