Karanlığın şefkatli kollarına bırakmıştı kendini dünya, sağ omzuna yaslanmış, derin uykudaydı. O ise, uykunun en kırılgan anında yavaşça yokladı cebini. Parmakları arasında kaybolan, solgun hatıra gibi duran boz kesesi, geçmişin küllerini taşıyor gibiydi. Karşısında alevleri sönmeye yüz tutmuş şöminede yanıp sönen kor, kalbindeki kararsızlığı yansıtıyordu sanki. O, korların dansına dudaklarından dökülen sessiz şarkıyla eşlik ediyordu. Mevsimlerin acımasız döngüsünü, titrek alevlerde görüyordu.
Yatağında üşüyen ayak parmakları soğuk çarşafın arasında kaybolurken, bedeni hüzünlü melodi gibi bir o yana bir bu yana kıvrılıyordu. Sonra zamanın durduğu an geldi. Gözü, camda donakalmış su damlasına takıldı. Akşamın koyu nefesi, hasta sevdanın ciğerlerine dolmuştu. Ve O, sabahı bir çığlık gibi dışarı bırakmayı başardı.
Anılar, unutulmuş aşkların solgun fotoğrafları gibiydi; boş duvarlara asılan, hüzünlü güzellik sunan. Kaybolmuştu işte:Ruhunun rengi, öpüşlerinin tadı, fısıltılarının sesi… Önce yatak odasının loş karanlığında aradı kendini. Uzun, yalnız paltolarının derin ceplerinde, kırık sandığın sakladığı buruşuk mendillerin altında, sararmış düş dantelinin kenarında. Banyodaki aynanın buğusunda, geçmiş zamanlarda umutla sıkılmış diş macunu tüpünün derin maviliğinde. Kalbi buruk,telaşla mutfağa yönelirken, en büyük korkusuyla yüzleşiyordu: Ya kendini bulamazsa?
Bensizliğin soğukluğuna alışamadım. Ne elmanın tutkulu kırmızısında, ne de portakalın sıcak sarısında bulabildim kaybettiğim parçayı. Renksiz, kokusuz, tatsız hayalet gibiydim artık. Sahipleri tarafından terk edilmiş, anılarıyla baş başa kalmış, kimsesiz apartman dairesiydim. Beş katlı sevimsiz binanın yedinci katında, kapıları ve pencereleri artık hiçbir yeni umuda açılmayan küçük minicik kutuydum sanki. O sessizlikte, kalbimin kırık sesinden başka bir şey duyamıyordum.








Yorumlar (0)