En çok da buna kırılıyordu. Karşısındaki adamın gözünde, verdiği onca emek sıradan bir şeymiş gibi duruyordu. Oysa kız, bazı günler sırf o üzülmesin diye kendi üzüntüsünü içine gömmüştü. Bazı geceler sırf kavga büyümesin diye haklı olduğu cümleleri yutmuştu. Bazı zamanlar sırf ilişki zarar görmesin diye kendi gururundan vazgeçmişti. Bunları anlatmaya çalıştığında ise aldığı cevap hep aynı kapıya çıkıyordu: “Yapmasaydın.”
Ne garipti. İnsan bir başkası için gösterdiği çabadan dolayı suçlu hissettirilebilir miydi? Kız bazen bunu düşünüyordu. Sonra karşısındaki adamı izliyordu. Adam hâlâ kendini mağdur sanıyordu. Hâlâ en büyük fedakârlıkları kendisinin yaptığını düşünüyordu. Ve en kötüsü de buydu. Kırılmak değil. Anlaşılmamak. Bir insanın seni hiç duymadan cevap vermesi. Sana değil, kendi haklılığına konuşması.
Kızın içinde gün geçtikçe büyüyen şey öfke değildi. Öfke daha kolaydı. Onun içinde büyüyen şey yorgunluktu. Çünkü insan, sevmediği biri tarafından kırıldığında toparlanabiliyordu. Ama sevdiği biri tarafından sürekli kırıldığında ne yapacağını bilemiyordu. Gitmek istemiyordu. Kalmak da canını yakıyordu.
İşte bu yüzden bazı geceler sessizce tavana bakıyordu. Aklından tek bir cümle geçiyordu:”Ben bunca zamandır seni anlamaya çalışırken, sen beni anlamayı hiç denedin mi?”






