(Önceki bölümü okumak için tıklayın)
ANDOLYA’NIN YOLUNDA
Yuvalarından ayrılmak alışkın olmadıkları bir şey değildi. İçmek, tatlı han kızları, ufak tefek hırsızlıklar, avcılık numarası… tüm bunlar hayatlarının değişmez parçalarıydı. Her ne yaparlarsa yapsınlar, dönüp dolaşıp Kamanalarının kulübesine döner, bataklık gölde yıkanır ve bu döngü böyle devam ederdi. Hiçbir zaman nereye gittiklerini bilmedikleri bir yolculuğa çıkmadılar. İlger kulübenin hemen yanındaki ağaçlığın, hikayelerde hayranlıkla dinlediği Ağlayan Orman olduğunu bilmiyordu. Barlas ormanın diğer tarafının Andolya denilen masal diyarına açılan bir yola çıkacağını aklının ucundan dahi geçiremezdi. İki arkadaş gölgelerde yürümeye öylesine alışkındı ki, birer etten gölgeye dönüştüler, görmüyorlar ve görünmüyorlardı.
Bir kayalık kenarında dinlenirken karşılarına çıkan, seyyah kafilesiyle birlikte yola devam ettiler. Onlar da Andolya’ya gidiyorlardı. Yol boyu Andolya’nın zengin ormanlarını, çeşit çeşit hayvanlarını konuştular. Barlas yorgundu ve bu hikayeler hiçbir zaman gerçekçi değildi. İlger anlatılan her hikayeden sonra coşkuyla ve şehvetle sorular dizerken Barlas ona ters ters bakıp durdu.
Nihayetinde Andolya topraklarına giriş yaptılar. Sık ve parlak yeşil ağaçların arasından uzayan patikanın kenarında yaşlı bir ağacın serin gölgesinde dinleniyorlardı. İlger birkaç gün önce kaldıkları handan aşırdığı birkaç parça tavuk budu ve mısır ekmeğini çıkartıp çimlerin üzerine koydu, Barlas hevesi kaçmış gibi somurttu. “Bakma öyle” dedi İlger “yemek işte.”. Barlas kafasını ağacın gövdesine yaslayıp gözlerini kapattı, “O tavukları kaç gündür nerende saklıyorsun?” İlger ağzında dolanan mısır ekmeğini püskürterek “Çantamda.” dedi ve afiyetle yemeye devam etti.
“Aslında biraz da şarap alacaktım ama adamları oyalayamadın.”
Barlas dikildi,
“Ben mi oyalayamadım? Adamın kızına sulanacağım diye bütün dikkati üzerine çeken sendin.”
“Ben adamın dikkatini dağıtacaktım, sen de şarapları alacaktın işte.” Barlas tekrardan arkasına yaslandı, “Biz hiçbir zaman böyle yapmayız. Sen genelde adamların kafalarını şişirirsin, sonra da beni ucube olarak tanıtırsın. Eninde sonunda onlar benden korkar ve ellerinde ne varsa verirler.” İlger Barlas’a bakıp gülümsedi, “Ama Hancının kızı çok güzeldi, eğer tekrar dönersek ona yazdığım şarkıyı söyleyeceğim.” Barlas yüzünü ekşitti, “Şarkı mı yazdın?” İlger heyecanla kafasını sallayıp mırıldanmaya başladı. “Yeterli” dedi Barlas keskince, “O hana tekrar dönmeyeceğiz, Andolyalı kızlara söylersin artık.”
İlger yemek artıklarını patikanın ilerisine fırlatıp geri döndü. Uzun zamandır yürüyorlardı ve ayakları kopacakmış gibi ağrıyordu. İlger kendini çimenlerin üzerine bırakıp derin bir nefes çekti, “Keşke hayatımız hep böyle geçse…” Barlas homurdandı, “Zaten böyle geçti” İlger hiç umursamadan devam etti, “İki özel kahramanın muhteşem maceraları… Biri yılanlar tarafından kutsanmış, diğeri ise turnaların efendisi… Kadim soyun son fertleri!” Barlas gülümseyerek “Hanlardan ekmek çalarak yaşan iki piç.” diye ekledi. İlger yerden bir dal alıp ayaklandı ve zafer kazanmış bir asker gibi havaya kaldırdı, “Yüzyıllar boyunca dudaklar bizi fısıldayacak! Kan İlger ve sağ kolu Yiğit Barlas!” Barlas daha da gülerek İlger’e dal parçası fırlattı “Ben niye sağ kolun oluyorum?” İlger bilgece sopasını havadan indirip “Çünkü bana kazık atarsan fark ederim.” diye cevapladı. Barlas yavaşça ayaklandı “İyi, yeter bu kadar, yola çıkıyoruz.”
Patikayı bitirdiklerinde karşılarına devasa bir ova çıktı. Barlas ovayı uzunca izleyip İlger’e “Hancının kızı patikanın sonu Andolya’ya varıyor dememiş miydi?” İlger mahcup bir gülümseme fırlatıp kafa salladı, “Belki burada patika ve ova aynı şeydir.” Barlas burnundan soluyarak “Yanlış anladın değil mi kızı?” diye çıkıştı. İlger kem küm ederken kulaklarına şarkı söyleyen bir adamın sesi dokundu.
Gezer dururum ülke diyar
Bir kel kafam, bir kara keçim
handa hamamda değildir gözüm
Ey bir de olsa yanımda ahu yar!
Ovanın üzerinde kara bir keçiye binmiş tuhaf şapka takan güler yüzlü adam, şarkı söyleye söyleye ilerlerken Barlas bağırdı “Arkadaş baksana bir!” Kara keçili adam kendini şarkıya kaptırmışken titrek bacaklı hayvancağız da dili dışarıda ilerlemeye çalışıyordu. Barlas adamın yanına yürüyüp göz göze gelene kadar el salladı. Adam, Barlas’ı gördüğünde kocaman gülüp keçisinden indi, “Aman duymamışım kusuruma bakmayın!”. Barlas adamı şöyle bir süzdü ,“Biz Andolya’ya gidiyoruz da ne tarafta kalıyor?”. Adam kikirdeyerek güldü, “Andolya zaten burası ya!” Barlas ovaya baktı, “İnsan, şehir, han… Hiçbir şey yok mu burada?” adam yine kikirdedi “Öyle desene canım… Aha ne arıyorsan şu ovanın arkasında.” Barlas yerde dinlenen keçiye baktı, “Bu hayvan seni nasıl taşıyor?” Adam keçisinin başını okşayıp göğsünü kabarttı, “Öyle göründüğüne bakma… Güçlüdür, inanır mısın bilmem ama az önce iki kurdu birden tek toslamayla deviriverdi. Ondan bu kadar yorgun zaten.” Barlas yüzünü ekşitti ve İlger’e dönüp gelmesini söyledi. “Siz Andolya’da ne yapacaksınız?” Barlas homurdandı, “Gezginiz biz”. Adam heyecanla haykırdı, “Vay benim yol arkadaşlarım… Ben de gezginim. İnanır mısınız rüyamda gördüm sizi. Sizinle koca bir devi alt ediyorduk!” Barlas kaşlarını çattı, “Ne devi?” Adam gözlerini büyüttü, “Ben diyim gökyüzüne, sen de onun da ötesine kadar uzanan koca bir dev!” Birden yüzü düştü, “Elinde masum çocuklar var, pişirip pişirip yiyormuş onları. Eğer onları kurtarabilirsem Şah da bana kızını verecek. Tabi siz olmadan yapamam. Dedim ya rüyamda gördüm sizi.” Barlas şaşkınlıkla adamı izlerken İlger konuştu, “Devler burada da var mı?” Adam tekrardan devmiş gibi davranarak şişti, “Var tabi, hem de kocamanından!” Barlas araya girdi, “Devler zaten büyük olur.” Adam hiç bozmadı, “Canım daha büyük işte… Siz bana yardım edecek misiniz, etmeyecek misiniz?” Barlas, İlger’e bakıp adama döndü, “Sen de bize yardım edersen, ederiz” Adam kocaman gülüp “Etmem mi yol arkadaşlarım!” dedi ve tuhaf şapkasını çıkartıp elini uzattı “Benim adım Keley.” Barlas’ın gözü adamın kafasına takıldı. “Çocukken kaynar su dökülmüş, ondan saç çıkmıyor. Ben de şapkasız gezmiyorum ki insanlar kaçmasın.” İlger’e eğilip gülümseyerek fısıldadı, “Özellikle de kadınlar…” Tek tek tanışıp tokalaştılar. “E ne bekliyoruz!? Gidelim de şu çocukları kurtaralım!”
Keley yol boyu başından geçen olayları düzenli düzensiz anlattı. Sonunda devin yaşadığını söylediği mağaranın girişine geldiklerinde durdu, keçisini bağladı ve çantasındaki şişeden koca bir yudum aldı. “Aha da şurada yaşıyor! Sessizce görünmeden gireceğiz, önce çocukları alacağız sonra da ödülümüzü!” Barlas şaşırdı, “Ödül mü?” Keley kıkırdadı ve yanmış kafasına şaplak vurdu, “Benim kel kafam! Nasıl da söylemeyi unutmuşum, Andolyalı birkaç adam devi öldürmem karşılığında bir iki şişe şarap vereceğini söyledi.” İlger korkuyla atıldı, “Biz devi nasıl öldüreceğiz?” Keley ciddileşti, “Siz beni kelim, keçiyle geziyorum diye bostan korkuluğu mu sandınız! Ben toprakları kanla ıslanmış diyarlarda doğmuşum, yürümeye başladığımdan beri de gezer dururum! Şimdiye kadar neleri neleri öldürdüm? Çilbacılar, devler, araçurlar… Siz beni takip edin!” Eğilimli bir tepeyi aştıklarında mağaranın geniş ağzına vardılar. Keley eliyle sus işareti yapıp mağaranın içine baktı ve arkasını dönüp ciddiyetle fısıldadı, “Şimdi siz içeriye gireceksiniz, biriniz devin parmağındaki altın yüzüğü alacak, diğeriniz de mağaranın içindeki çuvallardan birini sırtlayacak, sonra da buradan kaçacağız. Eğer dev uyanırsa ben size haber veririm.” Barlas Keley’in yakasına yapıştı ve dişlerini sıktı, “Sen alay mı ediyorsun?” Keley içtenlikle gülümsedi, “Yok canım, ben de yiğidimdir ama sizler kadar değil. Sizin gibi asil savaşçılar varken bana laf düşmez diye dedim.” Barlas silkeledi, “Seni mağaraya sokarım, avazım çıktığı kadar bağırım ve arkama bile bakmadan defolup giderim!” ve sertçe yakasını bıraktı. “İlger yürü, gidiyoruz!” İlger ses çıkartmadan takip etti, Keley arkalarından fısıldayarak seslendi, “Aman dostlar, bırakmayın beni bu cani devin elinde! Hem istediklerini vermezsem köylüler derimi yüzer.” Barlas arkasını dönd,ü “Öldürürüm demeseydin sen de! Hem kılıcın da yok, nasıl öldüreceksin sen devi?” Keley kıkırdadı, “Tuzağa çekeceğim, sonra da var gücümüzle uçurumdan aşağıya ittireceğiz.” Barlas yüzünü ekşitti, “Çok akıllıcaymış, sana bol şans.” Keley ısrarcıydı, “Bakın! Eğer bana yardım ederseniz sizi şehre de götürürüm, karnınızı da doyururum. Sonra gelsin şaraplar, güzel Andolyalı kadınlar… Şahlar gibi geçinir gideriz” Barlas kaşlarını çattı. Tam konuşacaktı ki mağaranın karanlığından korkunç bir kükreme yankılandı. Üçü de birbirinin bembeyaz suratlarına bakakalmıştı. Barlas bir an kaçmayı düşündü ancak daha fazla dikkat çekmemek için “Kıpırdamayın.” diye fısıldadı.
Devin ayak sesleri ve hırıltılı nefesi mağaranın ağzından duyuluyordu. “Gösterin kendinizi!” diye kükredi. Deve, kara keçi karşılık verdi. Keley bedenini mağara girişinin yanındaki duvara yapıştırmış, gülümseyerek dudaklarını ısırıyordu. Dev, keçiye yaklaşınca Keley aniden devin önüne atıldı:
“Merhabalar efendim, size ne kadar teşekkür etsem az.”
Barlas ve İlger’in yüzü buz kesmişti.
“Ben de köşe buçak Karakaçanımı arayıp durdum.”
Dev başını eğip Keley’e baktı. Yüzü alnına kadar seyrek kıllarla kaplı, koca ağızlı, kırık dişli; yaşlı ama güçlü bir savaşçıyı andırıyordu. Boyu Keley’in bahsettiği kadar büyük değildi ancak en az beş adam boyundaydı. “Canına mı susadın sen insan! Hangi cesaretle evime ayak bastın?!” diye kükredi. Keley nazikçe güldü, “Canım napayım ben senin evini? Karakaçanım ipinden kurtuldu, buraya kadar kaçtı. Anacığımdan kalan tek mirasımdır, hem de can yoldaşımdır. Aman dev efendim sakın yeme onu!” Dev ağaca bağlanmış keçiye baktı, “İpinden kaçtıysa niye bağlı?” Keley düşünmeden cevapladı, “Karakaçanım zekidir, kendi ipini çözüp kaçar, hoşuna giden bir ağaca da bağlar.” Dev bir an duraksadı, “Korkmuyor musun sen benden?” Keley kıkırdadı, “Aman, ne diye korkacakmışım? Sanki kötü bir şey mi yaptım?” Keley eliyle Barlas ve İlger’i gösterdi, “Dostlarım da ben de kimseyi kimseden farklı görmeyiz!” Dev tedirginlikle arkasını döndü ve karşısında bembeyaz kesilmiş taş gibi duran iki surata baktı, “Sizin suratınız niye kireç gibi? Hasta mı oldunuz?” Keley lafa girdi, “Başka diyardan geliyor onlar, Andolya havası çarpmıştır.” Barlas ve İlger zorla gülümseyip kafa salladı. Dev tekrar Keley’e döndü, “Siz diğer insanlar gibi değilsiniz, sevdim sizi. Bu geceyi bende geçirin, yiyelim içelim… Sonra da yolunuza gidersiniz.” Keley yüzündeki endişeyi gülümsemesiyle örtmeye çalıştı, “Hiç rahatsızlık vermeyelim biz…” Dev lafını kesti, “Gelin!” Üçü birden devin mağarasına titrek adımlarla girdiler.
Mağara oldukça genişti ancak dev küçük bir yerine bir çok eşyasını yığmıştı. Geniş bir yatak bir masa ve birkaç dolapla beraber sıradan bir eve benzetilmeye çalışılmış tuhaf bir evdi. Eşyalar olması gerektiğinden çok daha büyüktü. Dev onlara masayı gösterdi ve önlerine, birer tas çorba birer tabak da et bıraktı. Barlas çorbanın içinde yüzen et parçalarına bakıp İlger’e kaş hareketiyle hayır dedi. Keley çorbayı afiyetle içerken “ee..” dedi “dev efendim sen neler yapıyorsun buralarda” dev ağırca ve hırıltıyla “yaşıyorum” diye karşılık verdi. “Şu ovanın sonunda bir köy varmış biliyor musun orayı” dev dişlerini gıcırdatıp hırladı “İnsanları sevmem, gelip beni rahatsız ederler, görünce de kaçıp giderler. Evimden çıkar bir bakarım ki, çığlık çığlığa ağlayan küçük insanlar… sopamı bir savururum uçar giderler…” Keley birden kıpkırmızı oldu, İlger atıldı “Küçük insanları yiyor musun?” Dev homurdadı “İnsan yemem ben” herkese derin bir rahatlama çöktü. “Tatları acıdır bir de sert olurlar ki sorma gitsin.” Keley kikirdedi “e madem çorbalar insandan değil afiyetle içebiliriz.” dev sırıttı “Sahi dev efendim yemek ne etinden?” Dev “çığlık atan at” dedi. Keley ağzındaki sert et parçasını ezmeye çalışarak “o neymiş öyle” diye homurdandı dev koca bir budu kavrayıp kemikten sıyırdıktan sonra “daha küçük oluyor, çığlık atar gibi bağırıyor” İlger “eşek” diye fısıldadı. Keley yine kıpkırmızı oldu “e doydum ben de zaten, eline sağlık olsun dev efendim. Dev kalınca geyirip, şarap dolu koca bardağını tepelemesine içti “Siz nereden geliyorsunuz, kimsiniz?” Keley koca bir gülümsemeyle kafasını örten şapkasını çıkardı “Benim adım Keley, aha dışarıdaki arkadaşımın adı Karakaçan. Bu tatlı yüzlü, güzel dilli dostum İlger, yanındaki de Barlas… biraz soğukkanlı, aksi ama iyidir. Gerçi sen çıkmadan önce dev efendim, yakama yapıştıydı ama olsun. Nereden geldiğimi soruyorsan, toprağı kanla sulanmış, asil savaşçıların, acımasız efsunbazların ve tabi mayalı sütün diyarından geldim! Bozkırdan gerçi artık adında Kantamam gibi bir şey diyorlar ama olsun…” Barlas araya girdi “Bozkır mı? Biz de oralıyız” Keley çoşkuyla kikirdedi “Canım desene hem arkadaşız hem de kardeş, baştan niye söylemediniz?”
Dev konuştu, “Ben bir tek burayı bilirim, bir de yalnız kalmayı severim. İnsanlar beni rahatsız eder, bu yüzden de onları sevmem. Ama sizi sevdim, siz istediğiniz zaman yanıma gelebilirsiniz.” Herkes nazikçe teşekkür etti, “Şimdi söyleyin bana, benden ne istersiniz?” Keley devin parmağındaki kalın yüzüğe baktı, “Çok bir şey istemeyiz ama parmağındaki yüzük de pek güzelmiş… Sen bize onu ver.” Dev elini sakladı, “Olmaz! Kocamın yüzüğü o!” Barlas öksürü ve dev ters bir bakış attı. Keley hiç bozuntuya vermeden, “O zaman şu çuvallardan birini ver, hani içinde parıl parıl altın olan!” Dev ayağa kalktı ve altın çuvalını bir kese gibi tutup Keley’in önüne attı, “İnsanlar parlak şeyleri seviyor, ben de severim ama sizi daha çok sevdim, alın sizin olsun”. Barlas ayaklandı, “Biz artık kalksak iyi olur.” Dev itiraz eder gibi oldu ancak İlger araya girdi, “Senin için köydeki insanlara bir daha buraya gelmemelerini söyleyeceğiz, seni bir daha rahatsız etmeyecekler.” Dev kocaman bir gülümseme attı, “Teşekkür ederim insan İlger.”.
Ovaya tekrar indiklerinde Keley kuşağından koca bir tırnak parçası çıkardı, “Bakın, devden ne aşırdım!” Barlas tiksintiyle tırnağa baktı, “Ne yapacaksın onu?” Keley kikirdedi, “Köylülere devi öldürdük diyeceğiz ve ödülümüzü alacağız.” İlger Keley’in sırtındaki altın çuvalını gösterdi, “Aldın ya ödülünü.” Keley surat astı, “Fazla mal göz çıkartmaz, hem bu çuval nedir ki? Şehre bir varalım da bak bakayım ertesi gün tek bir altın kalıyor mu?” Barlas ses çıkartmadan sessizce yürümeye devam etti.
Hava kararmasına yakın köye vardılar. Çamur ve saman karışımından yapılmış kırık dökük evler ve önlerinde bağlanmış cılız hayvanlarla beraber acınası bir yerdi. İnsanlar bitkin görünüyordu ve gördükleri üç yabancıya dönüp bakmayacak kadar meraksızlardı. Keley evlerden birinin kapısını çalıp geriye çekildi ve yüzüne ciddi bir ifade takındı. Kapıyı açan adam çok yaşlı değildi ama öylesine zayıf ve yorgundu ki her an ufalanıp toz olacakmış gibi duruyordu. Keley, adama devin tırnağını uzattı ve “Devi öldürdüm, bu da tırnağı. Artık çocuklarınızı kurban etmenize gerek yok!” dedi. İlger ve Barlas birden gözlerini büyütüp Keley’e döndüler. Adam tırnağı eline alıp baktı “Nereden bileceğim deve ait olduğunu?” Keley öfkeyle parladı, “Aha şu çuvalda da kafası var, korkudan düşüp bayılmayacaksan ve içindeki kötü varlıklardan korkmuyorsan gösterebilirim.” dedi. Adam cömertçe özür dileyip “Getiriyorum hemen” dedi ve iki şişe şarap, bir bayat ekmek ve birkaç çürük meyveyle geri döndü. “Altınımız çıkışmadı, elimizde kalanlar bunlar, lütfen kabul edin.” Keley ters ters adamın elindekilere baktı, “Böyle anlaşmamıştık ama napalım. Bu seferlik hoş görüyorum ama bir dahakine acımam.” dedi. Adam tekrar özür diledi. Barlas adamın verdiklerini geri verip “Al bunları” dedi. İlger tehditkar bakışlarla Keley’i izliyordu “Sadece bir daha devin mağarasına yaklaşmayın yeter.” Adamın gözleri parladı birden, “Teşekkür ederim efendim, sayenizde kurtulduk bu beladan.” Barlas gülümseyip Keley’in koluna yapıştı, “Sakın hareket etme, paramparça ederim seni.” diye fısıldadı. Keley gülümsüyordu.
Köyden uzaklaştıklarında Barlas palasını çekip Keley’in boğazına dayadı. Keçi çıldırmış gibi meliyordu. “Sen fakir insanları mı dolandırıyorsun?” Keley korkuyla kikirdedi, “Yok canım ne dolandırması, onların işini hallettim. Karşılığında da üç beş parça bir şey alacaktım işte…” İlger araya girdi, “Dev uyanmasaydı eğer, içeriden bir şey alıp ‘devi öldürdüm’ diye insanları kandıracaktın. Onlar da tekrar devin mağarasına gittiğinde öleceklerdi!” Keley “şşş” diyerek Karakaçanını sakinleştirdi, “Yahu altı üstü iki şişe şarap, bir iki çürük meyve… ne olacak sanki.” Barlas dişlerini sıkıp palasının oval ucunu hafifçe bastırdı, “Çocuklarını kurban ediyorlarmış!” Keley gülümsedi, “Ben mi dedim sanki? Hem bir çuval altınımız oldu fena mı? Gelin aramızdaki buzları eritelim, şehir merkezi hemen tepenin arkasında.” İlger Keley’le ilk karşılaştıkları patikaya baktı, en fazla elli adım uzaklıktaydı ve sinirle “Şehir merkezi uzak demedin mi bize?” diye sordu. Keley kikirdedi, “Ben Bozkır’dan ölçerek uzak dedim.” Barlas yumruğunu kaldırdı, Keley kafasını eğince vurmadı. “Yürü” dedi, “En yakın hana gidiyoruz.” Keley müthiş bir çoşkuyla Karakaçanın ipini tuttu, “Başım üstüne yol arkadaşlarım, başım üstüne.”
***
Şehre vardıklarında kalabalık sokaklardan geçip geniş bir meydana ulaştılar. Ay, en parlak halinde olmasına rağmen ortalık hala kalabalıktı. İlger göğüsleri dışarıya fırlamış kadınlara bakmadan duramıyordu, hatta öyle ki Keley en sonunda uyarmak zorunda kalmıştı. “Pardon” dedi, “Kantoman’da pek böyle giyinmezler.” Keley onları şehrin en tanınan hanına götürüp güzel bir masaya oturttu. Barlas ilk başta tedirgin olmuştu ancak handa yiyip içen insanların dönüp bakmadığını fark edince rahatladı. Keley altın dolu çuvalı masaya bırakıp çoşkuyla “Hancı efendim! Bize en tatlısından birer testi şarap getir!” dedi.
Barlas ve İlger gelen şarap testilerini tepelerine diktiler. İlger’in birden gözleri parlamıştı, “Bu neymiş böyle! Hikayelerde duyardım da böylesini beklemezdim!” Bir yudum daha aldı ve sakince şarabını yudumlayan Barlas’a baktı, “Sen niye şaşırmıyorsun? İlk defa içmemişsin gibi.” Barlas “İçtim daha önce.” diye mırıldandı. İlger şaşkınlıkla “Nasıl?” diye sormuştu ancak Barlas umursamadan Keley’e döndü.
“Kantoman’danım dedin, buralarda ne işin var?”
Keley gülümsedi.
“Canım söyledim ya! Gezginim ben, diyar diyar dolaşırım.”
Barlas arkasında bağıra bağıra şarkı söyleyen adamlara kulak kabarttı ve sesinin duyulması için masaya eğildi.
“O zaman baya hikaye biriktirmişsindir.”
Keley gururla şarap testisini kaldırdı.
“Biriktirdim tabi… Ama sadece işime yarayanları hatırlarım.”
Barlas tehditkar bir gülümseme fırlatıp testisinden koca bir yudum aldı.
“Kamanaları biliyor musun?”
Keley’i birden öksürük tuttu, İlger sırtına birkaç tokat vurduktan sonra Keley kendine geldi ve zorla sırıttı.
“Bir kaç bir şey duydum, özellikle de çocukları kaçırıp yediklerini.”
İlger yüzünü ekşitti.
“Neden sevilmeyen her yaratıkla ilgili bir çocuk yeme hikayesi var?”
Keley kıkırdadı.
“Ee, bunun nedeni mi var? Adamları öldürmek kahramanlıktır, kadınları acizler öldürür… Oysa çocukları öldürebilen her şey adamları da kadınları da korkutur.”
Barlas, İlger’in konuşmasına fırsat vermeden başka soruya geçti:
“Kan Toman hakkında ne biliyorsun?”
Keley nispeten ciddileşti ama yüzü hala gülüyordu.
“Hakkında birkaç şarkı dinlemiştim ama pek bilmem, söylenene göre iblislerle oturup kalkarmış.”
İlger şaşırdı.
“Büyücüleri öldürtmemiş miydi?”
Keley şarabını yudumladı.
“Evet, hiçbir hükümdar kontrol edemediği şeylere karşı sevgi hissetmez”
Barlas boşalmış testisini masaya vurdu.
“Üç Kız Kardeş hikayesini biliyor musun?”
Keley yutkundu.
“Yok, hiç duymadım.”
Barlas kaşlarını çattı.
“Emin misin?”
Keley altın çuvalını kavrayıp gülümsedi.
“Ben artık kalkayım dostlarım, hem yolum uzun… Size bol şans!”
Barlas omzundan sertçe tutup oturttu, börkünü çıkartıp alnını kapatan saçlarını geriye fırlattı. Ters üçgen izi güneş gibi ortaya çıkmıştı.
“Seninki kapanalı uzun zaman olmuş herhalde dedi.”
Keley şaşkınlıkla bakakaldı.
“Bir de bana kurnaz derler.”
Barlas yenilenen testiden sağlam bir yudum aldı.
“Kaçtın değil mi?”
Keley başıyla onayladı.
“Ama Kamanalar yakaladı, sonra kafama kızgın yağ döküp Kantoman’dan kovdular.”
İlger sırtını sıvazladı.
“Niye kaçtın?” diye sordu Barlas.
“Aşıktım…” dedi Keley, “Toman’ın kızına. Onu alıp gidecektim ama olmadı, beceremedim. Çarpıkdağ’a varmadan Kamanalar yakaladı.”
İlger hüzünle sordu.
“Kıza ne oldu?”
Keley şapkasını çıkartıp yanık dolu kafasında elini gezdirdi.
“Toman kızı diri diri gömdürttü…”
“Seni niye öldürmediler?”
Keley’in kucağına bir damla gözyaşı damladı.
“Bilmiyorum, kafamı yakıp kovdular. Merak da etmedim, sadece yürüdüm…”
Barlas, Keley’e uzun uzun bakıp ikinci testisini bitirdi. Bir an başından geçenleri Keley’e anlatmayı düşündü, sonra da vazgeçti.
Keley bir müddet Barlas’a bakıp
“Arkanda şarkı söyleyen bir adam var, o buraların en tecrübeli ozanıdır. Üç Kardeş hikayesini ona sor, biliyor olabilir.” dedi ve çuvaldan avuç dolusu altın çekip masaya bıraktı, ardından çuvalı sırtladı “Artık bana müsaade dostlar, belki yine karşılaşırız.” Yüzündeki ciddiyeti yok edip kikirdedi “Eğer karşılaşırsak birer testi daha ısmarlarım ödeşiriz.” İlger masada parıldayan altınlara baktı, “Nereye gideceksin?” Keley yine kikirdedi “Kel kafam nereye isterse oraya…” Barlas ve İlger onu yolcu edip şaraplarını yudumlamaya devam ettiler. İlger gözüyle ozanı işaret etti, “Kalkıp konuşalım.” Barlas kadehin içinde dalgalanan kan kırmızı şarabın yüzeyinden yansımasına baktı, “Yanındakiler kalksın, gideriz.”
Ozan yalnız kaldığında kalkıp yanına gittiler. Cömertçe selamlaşıp yanına oturmak için müsaade istediler. İlger, elindeki tuhaf çalgıyı sordu, kopuza benziyordu ancak çok daha fazla teli vardı ve gövdesi şişmandı. Ozan enstrümanına aşkla bakıp “Bunu uzak diyarlara yaptığım bir yolculukta buldum… Orada adına lavta diyorlardı ama ben fahişe diyorum!” Barlas yüzünü ekşitti, “Neden?” Ozan ağzının kenarından damlayan içkiyi koluna silip güldü, “Bakire ve masum kadınlar sadece destanlarda güzeldir, gerçek hayatta tutkusuzdur. Fahişeler ise sanatçıdır, bilmem anlatabildim mi.”
Barlas lafı uzatmadan konuya girdi.
“Biz Kantoman’dan geliyoruz ve öğrenmemiz gereken bir hikaye var, adına Üç Kız Kardeş diyorlar.”
Ozan hafızasını yokladı ve gülümsedi “Evet, buna benzer bir hikayem var ama adı Üç Kız Kardeş değil. Kadim Hanımlar.” Ozan fahişe adını verdiği çalgıyı alıp akordunu yaptı, boğazını temizledi ve hikayesine başladı…
KADİM HANIMLAR
Karanlıkla boyanmış eski bir zamanda
Bir kadın çıkageldi kaynar denizden
Şarap gibi dökülen saçları
Bir çift güneş gibi parıldayan gözleri
Birbirini kemiren insanlığa bir armağandı
Kucak açtı onlara, Asil Alkaris!
Onun ellerinden dökülen bereketle
Karınlarını doyurdular
Dudaklarında uğuldayan ninnilerle
Huzurlu uykulara daldılar
Göğüslerinden akan sütle
Kendi tohumlarını beslediler
Kucak açtı onlara Asil Alkaris!
Kendi efendilerini seçtiler
Evler, hanlar yükselttiler
Kılıçları için demir erittiler
Topraktan ağaçlar fışkırdı
Dallarından yiyecekler
Kucak açtı onlara Asil Alkaris!
Bir tane şeytan tohumu istedi
“Alkaris yok olsun”
Uyurken taştan evinde
Alçakça kirlettiler masum bedenini
Tohumlardan hastalıklı çocuklar doğdu
Toprak öldü
Denizler buz kesti
Terk etti onları Asil Alkaris!
Andolya’da bir kuyunun dibinde
Bir mağarada buldu onu
Anlattı olan biteni
“Kudretli Meran yardım et bana!”
Meran’ın gözyaşları toprağa döküldü
Yılanlar fışkırdı!
Alkaris’in bedenini sardılar
Şükürler Olsun sana Kudretli Meran!
Çıkıp kuyudan dışarı
Karanlık denizlere gittiler
Henüz maviye boyanmadan önce
Balkes yaşardı bütün masumiyetiyle!
İnsanlığın bu yaptıklarına inanamadı
Azgın dalgalar yolladı
Vahşi balıklar gönderdi
Şükürler olsun sana Parıltılı Balkes!
Güçlenip insanlıkla yüzleştiler
Yok edip baştan var ettiler
Yeryüzünü üçe bölüp
Kendilerine ev ettiler
İnsanlığa baştan şans verdiler
Uluların gücünü alıp arkalarına
İkinci çağın çocuklarını doğurdular
Şükürler olsun size!
Ozan şarkısını birden sonlandırıp çalgısını masaya bıraktı. “Eee…” dedi Barlas. Ozan içkisinin son yudumunu mideye indirip bir tane daha söyledi “Geri kalanını hatırlayamadım ama hikayeler üzerine çalışma yapan birini tanıyorum, isterseniz ona sorun…” Barlas dikkatlice ozanın ağzından çıkanları dinleyip kafasına not aldı, ardından “Teşekkür ederiz…” deyip kalktı.
Hancıya oda için ödeme yapıp üst kata çıktılar. Oda kapısının önünde İlger gülümseyerek “Ben başka odadayım, sabah görüşürüz.” dedi. Barlas koridorun sonunda bekleyen genç kadına baktı ve kafa sallayıp odasına çekildi.
İlger aniden uyandı, telaşla etrafına bakınıp nefesini düzenledi. Yanındaki kadında çıt yoktu, sessiz adımlarla Barlas’ın odasına girip uyandırdı.
“Rüya gördüm.”
Barlas tek gözü kapalı homurdandı.
“Hep görüyorsun…”
İlger telaşını dizginleyememişti.
“Barlas! Uyan, bu farklı, gitmemiz gerekiyor!”
Barlas yatakta doğrulup ters ters İlger’in buz kesmiş suratına baktı.
“Ne gördün yine?”
İlger bir müddet duraksadı.
“Kamana… Burada…”
Barlas ayağa kalktı ve yüzünü ovuşturdu.
“Seninle anlaşmadık mı? Onun konusu bir daha açılmayacak demedik mi?”
“Bu farklı dedim sana! Gitmemiz lazım.”
Barlas duraksadı, ardından hiddetle eşyalarını toplamaya başladı.
“Dua et gördüğün rüya gerçek olsun!”
Handan ayrıldıklarında henüz güneş doğmamıştı. Sokağın kenarında yalanan tüylü bir kedi dışında da kimse yoktu. Barlas, İlger’e nereye gideceklerini sorduğunda İlger devin mağarasından bahsetti ancak “Mağaraya gidene kadar rüyayla ilgili tek bir soru sorma.” diye de tembihledi. Barlas yol boyu tek kelime etmemişti.
***
Mağaraya yaklaştıklarında İlger durdu ve korku dolu gözlerle Barlas’a baktı. “Kamana devin yanına gitmemizi ve orada beklememizi söyledi.” Barlas tedirginlikle mağaraya baktı, “Bu işte bir şey var, geri dönelim!” İlger hayır anlamında kafasını sallayıp mağaraya giden tepeciği tırmanmaya başladı. Dev, evinin önünde oturmuş iki kalın odunu birbirine sürtüyordu. Hızlı adımlarla yaklaşan dostlarını görünce gözleri parladı, “Hoş geldiniz.” dedi ve odunları bırakıp ayaklandı. İlger’in suratındaki tedirgin ifade sinirle karıştı ve devin şaşkın yüzüne bağırdı “Zulsan’ı nereden tanıyorsun?!” dev bu tavır karşısında şaşırmıştı, Barlas’la göz göze geldi ancak onda da tık yoktu, “Anlamadım..” diye homurdandı. Barlas daha kararlı bir ifadeyle soruyu yineledi “Büyücü Zulsan! Nereden tanıyorsun?”
Ağaçların arasından orta yaşlı bir kadın sesi duyuldu, “Kamanayı hep zorla söyledin değil mi?” Şaşkınlıkla kafalarını çevirdiler, orta yaşlı siyah saçlı esmer bir kadın ağaçların arasından usulca yaklaşıyordu. Deve ters bir ifadeyle “Sen evine gir.” dedi. Yaratık başını eğip mağarasına çekildi.
“Sen kimsin?” dedi Barlas, bir eli palasının kabzasında.
Kadın hafif bir kahkaha attı.
“O kör paladan hala vazgeçmedin mi?”
Barlas kadının yüzüne dikkatlice baktı ve İlger’e döndü, İlger kafa salladı.
“Ee, kamananızı özlemediniz mi?” dedi Zulsan.
“Nasıl?” diye homurdandı Barlas.
Zulsan tiz bir kahkaha daha patlattı ve alaycı bir tavırla ,“Sana yazıklar olsun Barlas! Benim lafımı hiç dinlemezdin ama o bunak Varga’nın tek bir lafıyla buraya kadar geldin.” diye çıkıştı.
Barlas palasını sıkıca kavrayıp kınından çıkardı ve ucunu Zulsan’a doğrulttu.
“Sen o değilsin!”
Zulsan gülümsedi.
“Görünüşüm mü? Büyücüler yaşlanmaz.”
Barlas’ın aklına Ana Varga geldi.
“Yalan söylüyorsun!”
Zulsan zarif parmaklarını şıklattı ve yaşlı bir hale büründü. Ardından gülümseyip tekrar şıklattı ve gençleşti.
“Yeterince akıllıysan doğaya hükmedebiliyorsun işte…”
İlger süzülen gözyaşlarını silip Zulsan’a yaklaştı, Barlas onu tutmak istedi ancak İlger durmadı ve içtenlikle “Öldün sandık Kamanam.” dedi. Zulsan onu kollarıyla sarıp çenesini başına dayadı, “Sen en saf olanıydın ve en özeli… Bana kamanam deyişin dinlediğim en güzel şarkıydı.” Kafasını kaldırıp İlger’in gözlerine baktı. Barlas’ın bütün bedenine bir ürperme girdi. Zulsan, İlger’in saçını okşayıp alnına bir öpücük kondurdu, “Hep meraklıydın ama bu sefer bilmemen gerekenleri öğrendin, daha fazla rüya görmene müsaade edemem.” dedi. Barlas’ın gözleri kocaman oldu, “Hayır!” diye haykırdı ve palasını kaldırdı. Zulsan, pala inmeden İlger’in boynunu tek hamlede kırmıştı. Barlas taş kesilmiş gibi bakakaldı ve palası elinden kayıp düştü. “Olmaz” diye fısıldadı gözlerinden yaşlar sızarken. Nefes alışı gittikçe sıklaşıyordu. Kendini İlger’in yanına attı, kafasını avuçlarının arasına alıp sıkıca salladı “Uyan!” ufak tokatlar vuruyordu, “İlger uyan dedim!” Barlas kafasını İlger’in morarmış boynuna gömdü, “Lütfen” diye inledi. “Gitme, yalvarırım gitme!” Kafasını kaldırıp tekrar baktı, göz yaşları cansız yüzüne akıyordu. “Gitmeyelim dedim, içimde kötü bir his var dedim.” kafasını kucağına koydu, “İlger uyan lütfen uyan.” Zulsan titrek ama öfkeli bir sesle, “Uyanmayacak” diye bağırdı. “Senin yüzünden sonsuza kadar uyanmayacak! O ayinden sağ çıktıktan sonra Toman’a götürülmeniz gerekiyordu! Bir gün daha geçirmek istedim sizinle ama sen her şeyi mahvettin!” Barlas gözlerini arkadaşından ayırmadan boğuk bir sesle mırıldandı, “Her şeyi biliyor muydun?” Zulsan daha da öfkelendi, “O hana gitmeseydiniz o gün Toman’a verilecektiniz ve tüm bunlar olmayacaktı!” Barlas aynı boğuk sesle mırıldandı, “Peki ölüm numarası?” Zulsan öfkeli bir kahkaha attı, “O beceriksiz sizi yakalasın diye basit bir yanıltma numarasıydı ama işe yaramadı.” Barlas, İlger’in alnını öptü ve başını nazikçe toprağa bıraktı. “Benim ondan başka kimsem yoktu” diye söylendi ayağa kalkarken. Başını eğdi ve gözlerini kapattı, “O bir turna gibi uçup gitti, ben ise yılan gibi sürüneceğim…” Zulsan bağırdı, “Toman’a gideceğiz!” Barlas arkasını döndü, “Bizi hiç sevmedin değil mi Kamana! Sana hiçbir zaman güvenmedim!” sesi tekrar boğuklaştı, “Ama o hep güvendi, her zaman seni sevdi…” Barlas ellerini iki yana açtı ve bağırdı “Sen de Toman da artık ölüsünüz!” Zulsan çalılardan, topraktan, taşlardan gittikçe yükselen tıslama sesleri işitti, “Barlas” diye uyardı. Barlas gözlerini açtı, gözbebeği sapsarı bir çizgi gibi parlıyordu. Gülümsedi, ağzının içinde aynı bir engereğinki gibi ucundan siyah renkli sıvı damlayan iki sivri diş uzamıştı. Çalıların arasından sürünerek gelen yüzlerce engerek Barlas’ın bacaklarından gövdesine doğru süzüldü ve kollarına dolandılar. Zulsan “Barlas dur!” diye bağırdı ancak Barlas çoktan kollarındaki yılanları birer ok gibi Zulsan’ın üzerine fırlatmıştı. Kadının bedenini yağlı urgan gibi saran onlarca yılan sivri dişlerini geçirip zehirlerini boşalttılar. Zulsan’a yaklaştı ve şeytanice gülümsedi “Yiyin!” dedi ve arkasını döndü. Zulsan zorlukla fısıldayarak “Yapma” dedi. Barlas omzunun üzerinden baktı ve eğilip dostunu kucakladı. Ağır adımlarla İlger’in cansız bedeniyle ağaçların arasından kayboldu, güneş hala doğmamıştı.
Palasıyla saatlerce toprağı kazdı ve İlger’i açtığı çukurun içine bıraktı. Toprağı elleriyle sürükleyerek üzerini kapattı ve başından çıkartmadığı koyun derisinden yapılma börkü mezarına çaktığı tahta kazığa bıraktı. Dizlerinin üzerine çökmüş öylece bekliyordu. Kendisine yaklaşan koca ayak seslerini umrusamadı, “Git buradan” diye mırıldandı sadece. Dev “Üzgünüm.” dedi. Barlas gözlerini silip deve döndü “Gitti…” dedi ağlayarak, “beni bırakıp gitti…” Dev eliyle Barlas’ı kendine çekip sarıldı ve ağlamasına ortak oldu. “Ben varım dost Barlas, üzülme…” Barlas geriye çekildi ve öfkeli bakışlarla deve hesap sordu “Onu nereden tanıyorsun?” Dev, öfkesini olgunlukla karşıladı “Tanımıyorum.” Barlas dişlerini sıktı “O zaman niye İlger’i kurtarmadın?” Dev başını eğdi, “Cadılar güçlü, devler onlara hizmet etmek için yaşar.” Barlas burnunu çekip etrafına baktı, “Buralarda başka büyücü var mı?” Dev eliyle dağın tepesini gösterdi “Oradaki evde var.” Barlas hiçbir şey demeden yürümeye başladı. Dev arkasından “Kendine dikkat et dost Barlas.” diye seslenmişti ama cevap alamadı. Yalnızca intikam istiyordu ve bunun için ihtiyacı olan tek şey bilgiydi, ufacık bir bilgi.








Yorumlar (0)