Asabiyet Kavramının Soysuzlaşması: Bir Çöküşün Sebebi mi Tezahürü mü?
İbn Haldun’un kavramsallaştırdığı Asabiyet kelimesini “toplumun ruhu” olarak anlayabiliriz. Günümüzde toplumların asabiyetinin çözülmesini dış güçlerin faaliyetlerine bağlamak gibi bir anlayış türedi. Bu görüşte bir problem yok fakat meseleyi inşa ederken Halduncu kavramların kullanılması doğru değildir. İbn Haldun asabiyetin çözülmesini hep içeride aradı. Mukaddime eserini okuyan herkes bilir ki toplumsal çözülme içerideki bir problemden kaynaklanır dışardan değil. İbn Haldun’dan önce bu kavram- bugünle ironik bir benzerlik içeren- “aynı kandan, soydan olan kişilerin her ne şartta olursa olsun birbirini tutması” manasında kullanılıyordu. Bu bakımdan İslam telakkisinin tam karşısında bir kelimeydi. Dolayısıyla müşriklerdeki asabiyet anlayışına karşı İslam dini “dini birlikteliği” esas alan bir asabiyet mefhumu türetti. Fakat bu mefhum kayıtsız şartsız bizden olanı destekleme manası taşımazdı. Bu makale asabiyet kavramının tarihsel bir analizini yapmayı hedeflemekte ve devletlerin yıkılması sorunsalının zahiri tarafı olan asabiyetin yetersiz bir tespit olduğunu aslında temel sorunun iktidarın devri problematiği olduğunu göstermeye çalışmaktır. Görülecektir ki asabiyet kavramı içlem itibariyle devletlerin hem yıkım hem de kurulmasının müsebbibi değil sadece Haldun’un gördüğü olsa olsa bir tezahürdür.
İbn Haldun Mukaddime adlı eserinde sıklıkla devletlerin yıkılma süreçlerini açıklarken bu asabiyet kavramını kullandı (1). İbn Haldun’a göre dış güçler (dışarıdaki başka bir asabiyet), bir devleti ancak o devlet içeriden çürüdüğü zaman yıkabilir. Dolayısıyla bir devletin yıkılmasına sebep olan en temel nedenleri -bugün anlaşıldığının aksine- o içeride görür. Haldun’a göre devlet biyolojik bir organizma gibidir. Bir organizma nasıl ki bağışıklığı düştüğünde dışarıdaki bir mikrop tarafından öldürülürse, devlet de asabiyeti zayıfladığında dışarıdaki “taze” bir asabiyetin kurbanı olur. Yani bir devleti düşmanı yıksa bile bu asli neden değil olsa olsa tamamlayıcı bir sebep olabilir.
Peki Haldun’a göre bir devlet niçin yıkılır? Kendisi de birçok kez devlet görevinde bulunmuş olan İbn Haldun’a göre en hayati neden “teraf” yani lüks ve refahtır (2). Haldun, Göçebeliğin (Bedavet) sertliğinden kopup yerleşik hayatın (Hadarayet) getirdiği aşırı konfora gömülmeyi asabiyetin bozulmasının en temel nedeni sayardı. Halbuki hükümdarların lüks ve şatafatı iktidarlarının doğası gereği zorunluydu. Çünkü hükümdarların iktidarını kime devredeceği belli değildi. Onu iktidara taşıyan asabından daha tehlikeli bir güruh da yoktu. Asabiyetle zorlukları katetmiş ilk nesilden sonra iktidarda kalmak isteyen hükümdar kendine sadık adamları tayin etmek zorundaydı. Bu durum da kaçınılmaz olarak onu saraya itmiş olacaktı. Artık hükümdar hiç kimseye güvenemeyecek ve bu güveni parayla sağlamak zorunda kalacaktı. İkinci büyük sebep ise inkisardı. İnkisar toplumsal bağların gevşemesine işaret eder. Bu durumun sebebi de hükümdarın saraya mahkûm olma halinin bir sonucuydu. Başta birbirlerine güvenerek başlattıkları iş hükümranlığın doğası gereği paranoyaya ve şüpheye dönüşecekti. Üçüncü ise meşhur istibdat. Hükümdar ister istemez iktidara geldiği grubu kendinden uzaklaştırarak grubun asabiyetini elinden alır. Çünkü iktidarın devri yasalara tabi değildir. Yasalar hükümdarları çoğunlukla bağlamaz. İşte bu ayrışmaya sebep olur. Haldun bir diğer yıkım sebebini adalet olarak gösterir. Zira iktidar tekelleştikçe zulüm kaçınılmaz olacaktır. İtikkal ise bir toplumun kendi güvenliğini kendisi sağlamak yerine dışarıdan paralı asker tutmasına denir. Bu ise hükümdarın kendisini iktidara getirenleri birer tehdit olarak görmesinden kaynaklı olduğundan paralı askerliğe yani kullara itibar etmesine sebep olacaktır. İşte tüm bunlar bir devleti yıkıma götüren sebepler olarak görülürdü. Haldun bu süreci adeta deterministik bir biçimde izah eder. Devletlere biçtiği ömür 120 yıl gibi bir süredir. Öyle ki eseri Mukaddime bir dönem Sultan II.Abdulhamid döneminde yasaklandı. Peki ne oluyordu da asabiyet bozulmak zorunda kalıyordu?
Klasik İslami devletlerin genel çöküşleri Haldun’un dayandırdığı sebeplere dayandırılabilir. Esasında Türk devletlerinin yıkılma süreçlerine de bu nazardan bakılabilir. Lakin burada Haldun’un gösterdiği esas mesele devletlerin yıkılması değil çürümesi olduğu gözden kaçmamalı. O, dışarıdan etkileri temel neden olarak görmedi. Dolayısıyla asabiyetin bozulmasının asli amili düşmanlar değildir. Bu huzursuzluğun temel sebepleri yukarıda işaret edildi. Haldun haklı olmasına haklıydı. Esasında Orta Çağlarda iktidarın devri İslam dünyasında çözüme ulaşamadığı için bu yıkım neredeyse kaçınılmazdı. Hükümdarlar kendilerinin dayandıkları gücün bir gün yıkımın sebebi olacaklarını çok iyi bildikleri için monarşiyi güçlendirecek “sadık” memurlara ihtiyaç duydular. Zira iktidar halktan değil gökten meşruiyet alıyordu. Osmanlı imparatorluğu bu sadık memurlar meselesini öylesine geliştirdi ki daha öncesinde hiçbir İslam Türk devletinin yapmadığı bir şeyi -kendi reayasından çocukları devşirme” yapmaya başladı (3). Bu sistemi nasıl ve kimlere uygulanacağı, kimlere uygulanmayacağı kanunlarla özenle belirlenmişti. Öyle ki padişahların nikah akdine bile ihtiyaç duymayacakları kölelerle izdivaç etmelerinin sebebi de buydu. Hatta bu devşirme erkeklerle devşirilme cariyeler birbirleriyle evlendirildi. Mutlak iktidarı ellerinde tutmak zorunda kalmalarının temel nedeni iktidarın devrinin yapılmasının bir yasaya tabi tutulmamış olmasıydı.
Haldun’un asabiyetin bozulmasını lükse dayandırması ve asabiyetin zorluklarla güçlenmesi tezi tesadüf değildir. Ona göre göçebeler asabiyet olarak daha güçlüdürler. Peki neden şehirde bu asabiyet bozuluyordu? Lüksten. Aslında mesele şehirde mitlerin işe yaramıyor olmasıydı (4). Mitler göçebelerde ve kırsalda kullanışlı olsa da şehirde geçerli olan şey kanundur, yasadır. Şehire çöken muktedir göçebelerin bir süre sonra bozulmasının sebebi şehrin doğasında vardı Kırsalda oluşan bağlar şehirde birbirinden farklı insanlarla oluşmuyordu. Yasa gerekliydi ama hükümdar güven duyamadığı bu ortamda ancak parayla satın alabileceği sadık kullara ihtiyaç duyuruyordu. Dolayısıyla asabiyet burada işe yaramıyordu. Haldun’un teorisini deterministik kılan unsur belki de şehirleşmenin getirdiği ve asabiyetin tek başına çözemeyeceği yasal ve kurumsal gereklilikleri tam olarak hesaba katmamış olabilir mi? (5). Esasen İbn Haldun şehir yaşamında yasanın önemini bilir lakin şehirdeki yasaların şehirlileri boyun eğmeye iten bir ahlaka sürüklemesini anlatırken medeniyetin kendisine bir kadermişçesine yaklaşır. Çünkü lüks ona göre insanoğlunu atalete ve boyun eğemeye sürükler. Hz. Musa’nın kavmini kırk yıl çöllerde dolaştırması bile bu ataleti ve boyun eğmeyi sonlandırmaya yönelik olarak okur.
- yüzyıla gelindiğinde hem İran’da (6) hem Osmanlı imparatorluğunda (7) bu mesele- iktidarın devri- anayasal maddelerin içerisine girdi. Fakat iki imparatorlukta da darbeler devrimler eksik olmadı.-Günümüzde de bir şey değişmiş değil- Her iki ülkede de devlet başkanın nasıl değişeceği ile ilgili yasalar sürekli değişmektedir. Hatta bu mesele sadece devletleri değil şirketleri bile içine alan bir meseledir. Mesele iktidarın devrinin insan için son derece yıkıcı bir olgu olmasıdır. Zaten asabiyet Haldun’a göre mülk edinme amacıyla vardı. Ve bu mülkün elde tutulması ister istemez asabiyetin yıkımına sebep oluyordu. Asabiyetin belki de var olma amacı mülk olduğundan yıkıma mecburdu. Çünkü amacı itibariyle sıkı sıkıya bağlı bir toplumsal ruh istiyordu. Bu da ister istemez onu cahiliye Araplarının “ne olursa olsun kabileden olanı tutma” eşiğine yani hizip haline getiriyordu. İşte bu sebeple toplumsal ruh çözülüyordu. Üstelik zaten muktedir olma hali ister istemez karar vermeye muktedir olma demektir. Dolayısıyla bu kararlar mutlak surette sizi iktidara getirenlerden bir kısmını size düşman edecekti. Bu da hem asabiyeti zayıflatacak hem de istibdata sebep olacaktı.
Görüldüğü gibi devletleri bir arada tutan harç zamanla çürümeye doğası gereği mahkumdu. Zira toplumları bir arada tutan harçlar zaten sanılara dayanırlar. Toplumlar tarihin hiçbir döneminde akla mantığa dayanarak inşa olmadılar. Bu bakımdan tüm devletler mitle kurulur dersek yanlış söylemiş olmayız (8). Bu anlatılar akla mantığa vurulduğu anda çökmeye mecbur kaldılar. Çünkü hiçbir anlatı doğru olma iddiasında değildi. Anlatıların maksadı mülkü elde tutmaktı. Hükümdarlar kendilerine soylar soplar icat ettiler. Yetmedi tanrısallık atfettiler. Ama her biri çöktü. Esasen çoğu zaman anlatılar yeni anlatılarla çöktü. Haldun devletlerin kurulma ve yıkılma sebeplerini bu asabiyet kavramına dayandırsa da aslında asabiyet yıkımın sebebi değildi. O yıkımın ya da kuruluşun görünen tezahürüydü. Görüldüğü üzere asabiyetler dışardan yıkılmıyordu. Asabiyet Haldun’un çözümünü bulamayıp ama çözümlediği yıkım-inşanın ruhunu işaret ediyordu. Ama mefhumun kendisinin iki anlama geliyor olması şüpheyi üzerine çeker. Bir devletin kuruluşunun sebebini toplumsal ruhla açıklamak velev ki doğru olsa bile o ruhun çözülmesi yıkımına neden olmak zorunda değildir. Bu tarihsel süreç birer ilkeymiş gibi görünse de esasında insanoğlunun çözemediği iktidarı devredememe problemine işaret eder. Nihayetinde bu tarihsel döngü bizleri tekrar tekrar insanoğlunun en temel siyasi açmazlarından birine iktidarı barışçıl bir şekilde devretme sorununa götürüyor.
Kaynakça
- İbn Haldun – Mukaddime çev. Halil Kendir
- Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ.
- Eliade, M., Mitosların Özellikleri.
- Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma.
- Abrahamian, E., Modern İran Tarihi.
- Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma (Anayasal süreçler).
- Eliade, M., Mitosların Özellikleri (Devletlerin mitolojik inşası).








Yorumlar (0)