YIKIM BAŞLATAN
Taht, Andolya’nın ortasında kurulmuş, çevresi geniş arazilerle çevrili, birkaç yüz adımda bir asker kışlası ve kazılmış hendeklerle dolu korunaklı bir şehirdi. Barlas yakılmış evlere ve yanık ağaçlara bakıp eski hallerini hayal etmeye çalıştı. Yağmaların arasından erzak ve alet bulmaya çalışan insanları gördü. Birbirlerini izleyen huzursuz gözler, taşların arasında yenmeye değer bir şeyler ararken, bir kedi gibi dikkatliydi ancak yorgun görünüyorlardı. Sarı saçlı küçük bir kız çocuğu, yerde bulduğu ezik şeftaliyi sevinçle annesine götürüp devamını almak üzere harabeye geri döndü. Barlas çocuğun kaldırmaya çalıştığı tahtayı kaldırıp altındaki un çuvalını çıkarmasına yardımcı oldu. Çocuk buz kesilmişti, birden annesinin yanına koşup zayıf kadının bacaklarına sarıldı. Çuvalı kapıp genç kadının yanına gitti ve uzattı.
“Burada ne oldu böyle?”
Kadın günlerdir uyku uyumuyor gibi yorgun görünüyordu.
“Gördüğün gibi, Andolya yok edildi.”
“Kim yaptı?”
“Kantomanlılar. Geldiğiniz yerde konuşulmuyor muydu?”
“Duymadım, şehri kim yönetiyor?”
“Kan Toman’ın Başı Ertek! Kocamı öldürdüler, büyük kızımı da esir olarak aldılar.”
Barlas omuz çantasından Keley’den kalan altınlardan beş tane çıkarıp kadına uzattı. Kadın parlak altınlara bakıp gülümsedi ve elindeki ezik şeftaliyi gösterdi.
“Bu şeftali altından daha değerlidir, altın karşılığı alabileceğin bir çöp bile kalmadı.”
Sakin adımlarla şehre doğru ilerlerken kadın arkasından seslenip durdurdu.
“İyi birine benziyorsunuz, en iyisi arkanızı dönüp gidin! Kendinizi öldürtmeyin.”
“Siz neden gitmiyorsunuz?”
Kadın’ın gözleri doldu,
“Kızımı almadan gidemem bir yere.” dedi. Barlas cevap vermeden şehre doğru yürümeye devam etti.
Şehrin ana kapısının önünde bekleyen kürk zırhlı Kantoman askerlerini görünce duraksadı. Kalbi çarpıyordu, başını eğip sakince yürümeye devam etti. Kapıya ulaşmadan birkaç adım önce askerler ellerini kılıçlarına koyup önüne geçtiler.
“Yavaşla, kimsin?”
“Seyyahım, kalacak bir han arıyorum.”
Asker süzdü.
“Kör müsün sen? Kale istila edildi, içeride bulacağın tek şey ölü insanlar!”
Barlas kadının kabul etmediği altınları çıkartıp askere uzattı
“Belki yaşayan birileri vardır?”
Asker altınlara bakıp kahkaha attı.
“Andolya altını mı? Diyar artık Kan Toman’a ait!”
“Almayacak mısınız beni içeriye?”
Asker kılıcını yarıya kadar çıkardı,
“Biraz daha konuşursan kelleni alacağım! Yıkıl karşımdan!”
Devin mağarasına gitmekten başka pek bir seçeneği yoktu. Yapabileceği tek şey hislerine güvenmekti ve hisleri Zabşed’e gitmesinden başka bir şey söylemiyordu. Yol boyu yapabileceği her şeyi düşündü. Anahtar Alkaris denilen kadındı, onu bulmak zorundaydı.
Mağaraya girdiğinde devin Kızkarga’ya yemek yedirmeye çalıştığını gördü, “Lütfen ye Barlas’ın dostu” diyordu ancak Kızkarga arada bir inleyip sonra tekrar tepkisizleşiyordu. Barlas usulca yaklaşıp devden müsaade etmesini istedi. Kızkarga’nın çökmüş yüzüne bir müddet baktı.
“Görüyorum, iyi hissetmiyorsun ama kendine gelmek zorundasın! Taht Şehrinden geliyorum, oranın durumu çok daha kötüydü. Bir şeyler yapmamız gerekiyor… Yılanlıkuyu’dan öğrendiklerim işimize yarayabilir… Konu Kanların, Şahlarının savaşının çok ötesinde, anlamak zorundasın! Meran’ın anlattıkları doğruysa bütün bu olanların arkasında çok büyük güçler var ve ben bunları tek başıma düzeltemem…”
Kızkarga birden yüzünü Barlas’a döndü ve “Meran’la karşılaştın mı?” diye mırıldandı.
Barlas “Evet” dedi “Üç Kız Kardeş efsanesini anlattı, her şeyi gördüm Kızkarga, Alkaris’i, Meran’ı, Balkes’i…”
Kızkarga Barlas’ın gözlerine baktı.
“Onunla beraber oldun mu?”
Barlas yüzünü düşürdü
“Anlamadım?”
Kızkarga yineledi.
“Meran’la beraber oldun mu?” Barlas cevaplamadı ve bu evet anlamına geliyordu. “Soyun” dedi Kızkarga, “Üzerindekileri çıkar” diye yineleyince şaşırdı. Anlam verememişti ama yine de söylenileni yaptı. Cübbesinin altındaki deri kıyafeti çıkartıp Kızkarga’ya döndü ve kollarını açtı “Evet ne oldu?” Kızkarga yavaşça doğrulup vücudunu izledi “Arkanı dön.” dedi. Barlas arkasını döndüğünde Kızkarga sessizliğe büründü. Ayağa kalkıp Barlas’ın palasını aldı ve parlak yüzeyini sırtına tuttu “Palaya bak!” dedi. Barlas omzunun üzerinden palanın yüzeyine yansıyan sırtına baktı. Sırtı, aynı yılan derisi gibi kızıl-kahverengi karışımı pullarla kaplanmıştı. Omuzlarına doğru belirsizleşen pullar dirseklerinin üzerinde yok oluyordu. İçi ürperdi, aceleyle arkasını dönüp kollarına ve göğsüne baktı “Ne olmuş bana?” diye bağırdı Kızkarga palayı uzattı “Asıl soru, Meran seni zehirlediğinde neden eriyip gitmediğin?” Barlas hafızasını yokladı ancak bir neden bulamadı. Kızkarga koltuğa oturdu, “Bu doğadan gelen bir zehir değil, bir lanetin kalıntısı.”
Barlas korkuyla yanına oturdu, “Peki nasıl geçecek?” Kızkarga sırtını daha detaylı inceledi “Vücuda kazınan lanetler geçmez ve bir lanet vücuda kazınıyorsa mutlaka beraberinde bir şeyler getirmiştir. Daha önceden yapamadığın bir şey yaptığın oldu mu?”
Barlas düşündü.
“Siyah engerekle karşılaşır karşılaşmaz konuşabilmiştim.”
Kızkarga bir müddet düşündü ve ruhsuz bakışlarla “Dışarı çıkalım.” deyip kalktı.
Devin mağarasının girişinde durdular. Kızkarga Barlas’ın karşısına geçti ve kollarını birer kanat gibi açıp ay ışığına baktı “Sakın hareket etme.” dedi ve şu sözleri tekrarladı
Gart Gakas Gam Gata
Bütün gücümle size aitim
Gart Gakas Gam Gata
Ruhum sizin avuçlarınızda!
Dev “Barlas dost!” diye bağırarak mağaradan dışarı atladı ancak Kızkarga’nın büyüsü onu anında bayıltmıştı. “Sakın korkma Barlas!” diye bağırdı. Kızkarga’nın parmak uçları gittikçe parlıyordu “Sakın korkma.” diye tekrarladı ve parmak uçlarında biriken gücü Barlas’ın üzerine boşalttı. Işıklar bedenine dokunur dokunmaz müthiş bir acıyla kıvranmaya başladı, kızgın yağın içine atılmış gibi hissediyordu “Kendini serbest bırak” diye bağırdı Kızkarga. Barlas kaynayan bedenini yavaşça serbest bıraktı ve dizlerinin üzerine çöktü. “Barlas” diye seslendi Kızkarga “İyi misin?” Barlas avuçlarını toprağa yapıştırdı ve güçlükle ayağa kalktı. Göz bebeği tek çizgi kızıla boyanmıştı. Önüne dökülen saçları arasından parlıyorlardı. Teni bembeyazdı ancak soluk değildi, Kızkarga’ya baktı “Ne yaptın bana” diye hırladı. Kızkarga şaşkınlıkla izliyordu “Yanındaki ağaca dokun.” dedi. Barlas ağaca baktı ve gövdesine dokundu. Ağaç, yapraklarından çürümeye başlamıştı, siyaha dönen elmalar eriyip tek tek yere düşüyordu “Devam et” dedi Kızkarga. Koca ağacın gövdesi çürüyen et gibi yok olup gitmişti. Kızkarga’ya döndü “Bana ne oldu?” dedi. Kızkarga Barlas’ın gözlerine, pul pul olmuş derisine ve az önce çürüttüğü ağaca baktı. “Yıkım” diye fısıldadı. Barlas hiç olmadığı kadar güçlü ve dinç hissediyordu. Kan akışı azgın denizler kadar hızlıydı; etrafındaki her ses, her koku belleğinde bir karşılık buluyordu. Gözlerini kapattı ve düşündü “Zabşed’e gitmemiz lazım, Üç Kız Kardeş’in ilki orada!”
YILDIZÖLÜSÜ
Andolya’dan ayrılışı, Kantoman’dan ayrılışından daha zorluydu. Diyarın her karışında dolaşan baltalı ve kılıçlı askerler tarafından fark edilmek isteyecekleri son şeydi. Zabşed’e varmanın birkaç yolu vardı, ancak Toman’ın ordusu bütün Andolya’yı işgalci karıncalar gibi çoktan ele geçirmiş olmalıydı ve kara yolu için birer ata ihtiyaçları olacaktı. Andolya’da ayağına nal çakılmış at bulmanın tek yolu yine Toman’ın askerlerinden çalmaktı ve bu imkansızlık geriye tek bir seçenek bırakıyordu, o da Andolya ve Zabşed’i ikiye ayıran denizi aşmaktı.
Gecenin zifirliği yeryüzüne düştüğünde, devin mağarasından ayrılıp limana gittiler ve oraya yanaşmış gemilerden birine Keley’den kalan son altınları verip yola çıktılar. Ticaret için Andolya’ya gelen kaptan boş dönmediği için memnundu.
Gemi tamamen hazır olduğunda yola çıktılar, gemi sahibinin yardımcısı onlara kalacakları yeri gösterip ayrıldı. Kamaraları geminin alt katında bulunan ufak bir bölmeydi ve tek bir yatak vardı. Farelerin cirit attığı odada yatak kirli ve pis kokuyordu. Barlas Kızkarga’ya baktı, “Hayatımı saman üzerinde yatarak geçirdim, pek de farklı değildi.” deyip yatağa uzandı. Kızkarga da yüzünü ekşiterek yanına uzandı ve sırtını döndü
“Umarım hislerin bizi yanıltmaz!”
“Sadece his değil.”
“Çocukken Zabşedli cadılarla ilgili korkunç hikayeler okurdum ve o geceler uyuyamazdım. İnsanlarla anlaşma yapıp karşılığında ruhlarını yiyen cinler, insan etiyle beslenen halklar… şimdi bile tüylerim ürperdi.”
“Gördüğüm ilk yaratık, Ağlayan Ormanda karşımıza çıkan bir Çilbacıydı, sonra Bozruhlar, Dev ve Merancıllar…” Kızkarga “Merancıllar insandır, yaratık değil.” diye düzeltti “Sonucunda, her gördüğüm yaratık bir öncekinden daha az şaşırtıcıydı. Zabşed’dekilerden korkmuyorum.”
“Andolya ve Kantoman’da yaratıklar ve insanlar çok karşılaşmaz ancak Zabşedde insan sayısı, insan olmayanlardan azdır bu yüzden her yerleşkede mutlaka bir cadı ve yaratık avcısı yaşar.”
“Zabşedde göreceğiz, daha otuz günümüz var!”
1.GÜN
Yolculuğun ilk gecesi sidik kokusu ve bağırışarak eğlenen mürettebatın sinir bozucu gürültüsünü dinleyerek uyumaya çalışarak geçmişti. Barlas, Kızkarga’nın yanından ayrılmıyor ve gerekmedikçe de kimseyle konuşmuyordu. Ay ışığı çöktüğünde denizi seyretmek için güverteye gittiler. Barlas palasını ortaya koyarak oynadığı taş sektirme oyununda kazandığı çölruhunu çıkartıp Kızkarga’ya uzattı. Kızkarga buruk bir hayranlıkla denizi izlerken çölruhundan küçük bir yudum aldı.
“Çocukken, cadılık öğrendiğim yerin en tepesine gizlice çıkıp bu denizi izlerdim, özellikle kırmızı ay çıktığında. Andolyalılar buraya Yıldızölüsü Denizi derlerdi.”
Barlas şişeyi alıp parıldayan yıldızlara baktı,
“Neden Yıldızölüsü?”
“Andolyalı bir kadın, sevdiği adamı öldürmek zorunda kalmış ve ölen adamın cansız bedenini buraya atmış. Yıldızlar buna o kadar üzülmüş ki tek tek dökülmeye başlamış.” Kayan bir yıldızı işaret etti “Bak bir tane daha döküldü!”
“Alkaris’in nişanlısını öldürdüğü için kovulduğu hikayenin masumlar için anlatılmış haline benziyor…”
Kızkarga yüzünü düşürüp Barlas’a baktı
“Kantomanlılar neden duygusuz davranmayı bu kadar önemsiyor?”
“Ben Kantomanlı değilim.”
“Ama orada büyümüşsün.”
“Büyüdüğüm yerde ağaçtan ve kayadan başka şey olmayan ufak bir ormandaki ufak bir kulübeydi ve sadece diyar sınırındaki hanlarda yabancı insan görürdüm.”
Kızkarga çölruhunun dibinde biraz kalacak şekilde içip şişeyi Barlas’a uzattı ve “Zabşed’de aradığını bulduktan sonra ne yapacaksın?” diye sordu. “Bilmiyorum” dedi Barlas “Her zaman yaptığımı yapacağım.” Göz göze geldiler, “Neymiş o?” Barlas şişenin dibindekini midesine indirdi “İçimden ne geçiyorsa onu.”
1. HAFTA
Uyudukları odanın tavanında koşuşturan mürettebatın ayak sesleriyle uyandılar. Barlas palasını alıp “Sen buradan bir yere ayrılma.” dedi ve nemli tahta merdivenleri tırmandı. Müthiş bir fırtına koca gemiyi neredeyse devirecekti. Kaptan dümenle boğuşurken geri kalanlar hep bir elden yırtılmış yelkeni tamir etmeye çalışanlara yardım ediyordu. Aralarından bir tanesi “Gemiye kadın almayalım demiştim! Beni dinlemediniz” diye bağırdı. Yanındaki “Kadınla ilgisi yok, savaş laneti bu” dedi. Yelkeni tamir eden bağırdı “Lanet değil, fırtına çıktı sadece, uzatın şu ipi artık” Barlas çatlamış yelken direğini tamir edenlerin yanına gidip ne olduğunu öğrenmek istedi ancak cevap vermemişlerdi. Dümen başındaki kaptana gidip neler olduğunu sordu. Adam inanılmaz bir keyifle dümeni çevirip kahkaha atıyordu “Bu gece Yıldızölüsü, parası verilmemiş fahişe gibi! Uzun zamandır böyle bir fırtına bekliyordum!” Barlas adamın yanına yaklaştı “Kendini öldürtmeye mi meraklısın?” Adam kafasını hızla çevirip tekrar karşısına odaklandı “Yıldızölüsüne Kaptan Rezat’ın kim olduğunu göstermek için! Ne bu diyarda ne de başka bir yerde benden iyi dümen tutan kimse yok, anlıyor musun?” Barlas adamın hazdan deliye dönmüş yüzüne baktı “Dikin şu yelkeni artık! İş görmez köpekler!” diye bağırdı.
15. GÜN
Deniz hiç olmadığı kadar sakindi, geminin sakinleri güvertede oturmuş türküler söyleyip eğleniyor ve bolca içiyorlardı. Barlas ve Kızkarga başlarıyla kalabalığı selamlayıp denizi seyretmek üzere burna gittiler. Genç yaşlarda bir çocuk yarısı içilmiş bir şarap şişesiyle beraber yanlarına gelip “Bunu kaptan gönderdi… Sizi de aramıza davet ediyor.” dedi ve gitti.
Kaptan ücretli misafirlerini güler yüzle karşılayıp meyve ve şarap ikram etti “Kantomanlıymışsın, konuşurken duydum.” aralarından bir tanesi ilgiyle Barlas’a baktı “Hadi oradan, adamın suratı taze ölü gibi!” yanındaki ekledi “Hem de gözleri büyük, hiç Kantomanlı gibi değil.” Kaptan dudaklarına bulaşan şarabı koluna sildi “Siz ne anlarsınız? Gerçek Kantomanlı böyle olur zaten.” Barlas lafa girecek gibi oldu ancak ondan önce bir başkası davrandı “Bir keresinde Kantomana köle ve esir götürmüştüm. Gözleri daha küçük ve bu arkadaş kadar sakin değiller, elleri her daim kılıçlarında!” Kaptan lafa tekrar girdi “Evet çok iyi savaşırlar, Uluların laneti gibiler! Andolya’yı ne hale çevirmişler görmediniz mi? Şanslıyız ki denizcilik kültürleri yok!” Barlas en sonunda araya girdi “Ben Kantomanlı değilim,”
Kaptan şaşkınlıkla sordu
“Ya nerelisin?”
Barlas alnındaki işareti gösterdi, bu Kantomandan kalma bir alışkanlıktı, biri ona kimsin diye sorduğunda işaretini göstermesi yeterdi. Kaptan boş bakışlarla işarete baktı, aralarından biri “Bu ne demek kaptan?” diye sordu. Kaptan müthiş bir özgüvenle “Kantomanlı savaşçılara verilen bir nişan bu, onlarda nişan kıyafete değil bizzat deriye kazınır.” Barlas adamı düzeltmedi…
20. GÜN
Barlas gözlerini açtığında Kızkarga küçük bir iskemlenin üzerine oturmuş yazı yazıyordu. “Ne yazıyorsun” diye sordu. “Gemideki günlerimi kaydediyorum, sen de bir şeyler yazmak ister misin?” Barlas doğrulup yüzünü avuşturdu, sallantılı deniz midesini mahvetmişti ve uzayan sakalları arasında gezinen küçük böcekler sinir bozucu bir kaşıntıya sebep oluyordu. “Ben sizin yazıyı bilmiyorum” diye mırıldandı. Kızkarga deri kaplı defteri uzatıp, kamış kalemi mürekkebe daldırdı ve uzattı “Bildiğin yazıyla yaz sen de” Barlas küçükken Zulsan’ın tılsım yapmak için kullandığı yazıyı öğrettiği zamanları hatırladı, pek başarılı değildi ancak yazacak kadar öğrenmişti. Deftere bildiği alfabeyle “Benim adım Barlas, uzun süredir denizdeyiz.” yazıp Kızkarga’ya uzattı. “Eski yazı bu” dedi. “Eğitim aldığım yerde eski cadılar kullanırdı, sen nereden öğrendin?” Barlas cevaplamadı “Ben güverteye çıkacağım” deyip gitti.
25. GÜN
Kaptan Rezat elini alnına koyup ufuğa baktı “Şansınız var Kantomanlı, yirmi beş günde tek fırtına gördünüz! Birkaç gün içinde demir atarız… Zabşedde ne yapacaksınız?”
Barlas durgun denize baktı
“Bir hikayenin peşindeyim, onu öğreneceğim”
Kaptan şapkasını düzeltti ve testisini kafasına dikti
“Vay! Şu zamanda hikayenin peşinde ömür çürüten insanların olması garip, neymiş hikaye belki biliyorumdur”
“Üç Kız Kardeş…”
Kaptan kahkaha attı
“Delirmiş cadılar ve köleleştirilen Zabşedliler hikayesi mi? Gideceğiniz yerde bu hikayedeki cadılara tapınan bir sürü insan bulabilirsiniz.”
Barlas şaşırmıştı
“Tapınmak mı?”
“Aylar önce Zabşedli bir seyyahla tanıştım, sefil bir haldeydi, limanda demlenirken elimdeki şarap testisi karşılığında bana bir hikaye anlatabileceğini söyledi. Ben de kabul ettim ve bana delirmiş cadıların dünyayı yok ettiği korkunç bir hikaye anlattı. Testiyi verip gönderdim. Şu büyü işleriyle fazla ilgilenmemek gerekiyor, eninde sonunda ya deliriyorsun ya geberiyorsun…”
Barlas Kaptan’ın lafını kesti
“Adı neydi adamın”
“Bilmiyorum, sormadım” kafasını çevirdi ve Barlas’ın kıyafetlerine baktı “Zabşed’in ateşini kemiklerime kadar hissediyorum, sen bu hayvan postu içinde yanmıyor musun?” diye sordu ve cevap beklemeden devam etti “Güvertede oturan şişman adamı görüyor musun? Ondan Zabşedde giyebileceğiniz kıyafetler iste” gülümsedi “Merak etme kıyafetler için ekstra para almayacağım, kadınına sahip çıkan adamlara daima saygım vardır! Sen cesur bir adamsın…” Barlas şişman adamın yanına gidip kıyafetleri sordu. Adam isteksizce ayaklandı ve geminin alt katındaki küçük hangara girip tozlu sandıkların birinden beyaz renkli kıyafetler çıkartıp uzattı “Bunu başınıza sarın- eğer çöl fırtınası çıkarsa yüzünüze” Barlas kıyafetlere baktı “Siyah renk yok mu?” Şişman adam güldü “Etin cayır cayır pişsin mi istiyorsun? Beyaz iyidir.”
Barlas kıyafetlerle beraber Kızkarga’nın yanına gitti ve bırakıp kamaradan dışarı çıktı, ardından kendi giyindi. İnce kumaştan yapılmış bir cüppe gibiydi ve rahattı.
30. GÜN
Otuz günlük deniz yolculuklarının sonu nihayet gelmişti. Kaptan, Zabşed limanına demir attıktan sonra Barlas ve Kızkarga’nın yanına gelip el sıkıştı “Bir daha yolumuz kesişirse senden para almayacağım.” dedi “Kendinize dikkat edin. Geldiğiniz yer Kantoman, Andolya veya herhangi bir yer gibi değil, yolunuz açık olsun”
Limandan uzaklaşırlarken Kızkarga, Barlas’a döndü “Geldik de şimdi ne yapacağız? Hiçbir yer bilmiyoruz.” Barlas etrafına baktı, altın gibi sıcak kumlar ve yüzünü yalayan sıcak hava rahatsız ediciydi “Bir han bulup bir şeyler içeceğiz” dedi “Sonrasına bakarız.”
ZABŞED
Zabşed’in kaynar kumları üzerinde yürürken karşılarına develerin üzerine binmiş bir grup adam çıktı. Suratları neredeyse siyah olacak kadar esmerdi. Adamlar Barlas’ı görünce öylece bakakaldılar, muhtemelen bu kadar soluk tenli birini daha önce görmemişlerdi.
“Selam olsun!” dedi Barlas “Buralarda han var mıdır?”
Adam yüzünü ekşitti “Bilmiyorum nedir o?” arkadaşı araya girdi “Siz Andolyalısınız! Buralarda hanlara Kervansaray deniyor” arkasını döndü “Şu tarafı dümdüz takip edin karşınıza çıkar.”
Kervansaray, Andolya ve Kantoman’daki hanlardan epey farklıydı: daha büyük ve daha süslü duruyordu. İçerisi bir tapınak kadar büyüktü. Avlunun ortasına kazılmış ufak süs havuzunun yanındaki masaya oturup birer bardak çölruhu istediler. Etrafta dansçılar dışında pek kadın yoktu ve dansçılar yalnızca belli masaların etrafına dolanıyordu. Barlas, Kızkarga’ya eğilip “Bana kulübende okuduğun kitabı hatırlıyor musun?” diye sordu. Kızkarga kafa salladı “Alazrat mı?” Barlas ayaklanıp Kervansarayın sahibinin yanına gitti ve bir çölruhu istedi “Biz yabancıyız, Zabşed’e biriyle konuşmak için geldik” adam bir şey demeden bakmaya devam etti “İsmi Alazrat, tanıyor musun?” telaşlı bir ifadeyle yaklaşıp “Aman diyim! Derimi mi yüzdürteceksin sen? Al kadınını çek git buradan yoksa kötü olur, altın da istemez!” diye fısıldadı. Barlas Kızkarga’yı alıp Kervansaraydan çıktı. Hızlı adımlarla uzaklaşırken “Senin ozanı pek sevmiyorlar” dedi. Kızkarga ufak adımlarıyla yetişmeye çalışırken “Ne yapacağız o zaman” diye sordu. Barlas durdu ve etrafına baktı
“Çölde yılan olur mu?”
“Olur” dedi Kızkarga
Barlas gözlerini kapattı ve bir yılan davet etti. Kumlarla neredeyse aynı renkte, vücudu dikenlerle kaplı iri ve uzun bir yılan kumadan çıkmıştı, kafasını kaldırıp Barlas’a baktı
“Alazrat diye birini arıyorum biliyor musun?”
Yılan dişlerini gösterdi
“Üzerindeki lanetin kokusunu alıyorum! Kimsin sen?”
“Barlas benim adım ve seninle konuşabildiğime göre bunun bir önemi yok!”
Yılan kaslarını sıkıp, dikenlerini kaldırdı
“Burada sözünün bir değeri yok! Bizim efendimiz Yüce El-Karis!”
“Alkaris’i tanıyor musun?”
“Var olan her şeyin annesi, Ulu El-Karis!”
“Bana yardım etmeyecek misin şimdi?”
“Karşılığı var yabancı!”
“Neymiş?”
“Kurban! Kervansaraydan bir kurban istiyorum!”
Barlas arkasını döndü ve düşündü. Kervansaraydan kovan adamı anımsadı “Kurban istiyorsun demek?” dedi ve tek hamlede palasıyla yılanın kafasını kopardı. Hayvanın ağzı açık kalmış gövdesi de çırpınıyordu. “Neden yaptın?” dedi Kızkarga. Barlas çizgiye dönmüş kızıl gözlerini dikip “Buranın yılanlarını sevmedim.” diye tısladı. “İleride ışıklar yanıyor, oraya gidelim.”
Taşlaşmış kumdan yapılmış ufak evler ve kumaş çadırlarla dolu bir yerleşkeye geldiler. İnsanlar koca bir ateşin etrafına dizilmiş yaşlı bir adamın anlattığı hikayeyi dinliyorlardı. “Selam olsun” dedi Barlas. “Buyurun” dedi yaşlı adam “Boş bir yere oturun” Kızkarga Barlas’ın kolunu tutup olduğu yere oturttu. “Sorup gidelim işte, ne diye dinliyoruz?” diye fısıldadı. Kızkarga gözlerini hikaye anlatan adamdan ayırmadan “Hikayelerde öğrendiğin bir şeyi ancak hikayelerde bulabilirsin! Sus da dinle.” dedi.
İhtiyar elindeki odunla ateşteki közü karıştırırken hikayesine devam etti. Adı Zabşed olan yetim bir çocuğun çöllerden masalsı bir diyar yarattığını anlattığı hikayesi Barlas’a pek inandırıcı gelmemişti Kızkarga’nın kulağına eğildi “Aslında burayı bir tüccar kuruyor hem de karşılığında kızını vererek!”
Kızkarga yüzünü ekşitti “Nereden biliyorsun?”
Barlas gülümsedi “Verdiği kız Meran, oradan biliyorum…”
Hikaye biter bitmez ihtiyar müthiş bir güler yüzle “Köyümüze ayak basmış bu iki misafirle tanışalım isterim! Benim adım Ferdevs, bu güzel köyün Efsunbazıyım”
Barlas’ı birden öksürük tuttu, Kızkarga sırtını sıvazlayıp gülümsedi
“Kusura bakma Ferdevs! Geldiğimiz yerde Efsunbaz kelimesiyle çok sık karşılaşmayız, Benim adım Kızkarga, onun da Barlas, Andolya’dan geliyoruz.”
Bütün insanların birden yüzü düştü, Ferdevs avuçlarını açıp gökyüzüne baktı
“İnsanlar neden paylaşamaz koca yeryüzünü de böyle birbirlerine girerler! Zavallı Andolyalılar için sabahlara kadar dua ettik! Yüce El Karis onları huzura kavuştursun…”
“Biz de aslında bunun için buradayız, Üç Kız Kardeş hikayesini biliyor musunuz?”
Adam müthiş bir gururla göğüs kabarttı
“Pek ala biliyorum, Ulu El Karis’in aciz Zabşedlileri karanlıktan aydınlığa taşımasının hikayesi!”
“Ben bu hikayeyi Alazrat isimli bir ozanın kitabından okumuştum, onu nerede bulabiliriz!”
Ferdevs gözleri ateş saçarak yumruklarını sıktı, insanlar korkuyla ateşi izliyordu.
“Alazrat denilen aşağılık adam kutsallarımıza dokundu! Bizi var eden, yeryüzünü onca güzellikle donatan El Karis’in kutsaliyetine dokundu ve bir de utanmadan kendisini El Karis’in elçisi olarak tanıttı! O kitabı yak gitsin çocuğum! Yalanlarla ve palavralarla dolu. El Karis kesinlikle kadın değil”
Barlas araya girdi,
“Erkek mi?”
“Hayır! O cinsiyet zincirleri içine hapsolacak kadar aciz değil, o yüce Alkaris, Bu güzel insanlara yardım etmem için damarlarımda Kadim Kanı akıtan…”
“Alazrat nerede? Ona sormamız gerekenler var!”
Ferdevs yüzünü asıp aşağılayıcı bir tavır takındı
“Aydınlığı elinizin tersiyle itip, karanlıkta yolunuzu bulmak istiyorsanız, size engel olacak değilim! Köyün çıkışında eski bir harabede yaşar! Sefil hayatına yakışacak biçimde!”
Barlas ayaklandı ve zorunlu bir gülümseme takındı
“Senin evin hangisi?”
Ferdevs köydeki en şaşalı ve büyük evi işaret etti
“Güzel geceleriniz olsun”
Barlas ve Kızkarga yürürken yaşlı adam arkalarından seslendi.
“O iblise selamımı söyleyin, çok yakında ölü bedenini köyün girişinde sallandıracağız!” Barlas umursamadan yürümeye devam etti.
Geldikleri yer yaşlı adamın söylediği kadar yakın değildi. Alazrat evini yerleşkenin oldukça uzağında, küçük bir tepenin yanına kurmuştu. Ufak bir kulübe ve eskimiş parçalardan uydurulmuş yuvarlak bir çadırla beraber kendi küçük köyünde yaşıyordu. Barlas elini palasına koyup usul adımlarla kulübeye ilerledi ve kulübenin kapısını yumrukladı. “Defolun gidin buradan, size verecek hesabım yok benim.” demişti adam. Barlas bir daha yumrukladı “Biz Zabşedli değiliz, seninle konuşmak istiyoruz!” içeriden gelen tıkırtılar Barlas’ın içini ürpertti, birkaç adım geriye çekilip palasını çekti ve kapının kenarına yaslanıp nefesini tuttu. Kızkarga ne olduğunu anlayamamıştı. Kapı açılır açılmaz Alazrat bağırarak koşmaya başladı. Tam o sırada Barlas, adamın ayağında hafifçe vurup düşmesini sağladı. Alazrat ağzına giren kumları tükürürken “Lanetleyeceğim sizi, göreceksiniz!” diye tehditler savuruyordu Barlas palasını kemerine takıp elini uzattı
“Sana zarar vermek isteğimiz yok, sadece sorular sormak istiyoruz.”
Alazrat bir müddet baktı, ardından uzatılan eli tutup ayaklandı ve üzerine yapışan kum tanelerini temizledi.
“Ne merak ediyorsunuz?”
Kızkarga, Barlas’ın yanına geçti
“Üç Kız Kardeş hikayesi”
Alazrat’ın gözleri parladı, çocuksu bir utangaçlıkla sordu
“Çalışmamı mı okudunuz, baştan söylesenize…” Alazrat heyecanla çadırını işaret etti, “Burada konuşalım”
Çadırın içi savaş meydanı gibi darmadağındı, Alazrat üst üste koyulmuş kitapların arasında duran küçük oturağına oturup eline Üç Kız Kardeş kitabını aldı ve sayfaları iştahla çevirmeye başladı.
“Bu kitabı çoğaltmak için evimi satmak zorunda kalmıştım ama değdi… Evet! Ne sormak istiyorsunuz? Kitabı nasıl yazdığımı mı? Yoksa yazarken başıma neler geldiğini mi?”
Barlas adamın heyecanını böldü
“Alkaris’i bilmek istiyoruz!”
Alazrat’ın birden suratı asıldı, kitabı kapatıp Barlas’a baktı. Barlas adama fırsat vermeden lafına devam etti
“Az önce geçtiğimiz yerde Alkaris epey seviliyordu ama sen sevilmiyordun, neden?”
“Benim El Karis’in adını kirlettiğimi düşünüyorlar, yazdığım kitapta onunla alay ettiğimi söyleyip beni dışladılar…”
Barlas adamın yorgun gözlerine baktı
“Doğruları mı söylemiştin?”
“Elbette doğruları söyledim! Neden bir yalanın peşinde diyar diyar gezeyim?”
“Onca insan yanlış bir şeye mi inanıyor yani?”
Alazrat Barlas’ın yargılayıcı tavrından hoşlanmamıştı
“El Karis gerçek ama onların bildiği gibi değil! Bu Zabşedliler kendi elleriyle yarattıklarına tapınıyor! Atalarının El Karis’i kirlettiği yerde ona dualar ediyorlar!”
Kızkarga araya girdi
“Sen de Zabşedli değil misin?”
Alazrat ellerini masaya vurup ayağa kalktı
“Değilim! Ben Andol’um!”
Barlas, Kızkarga’ya baktı
“Kadim Kanlara Andol deniyormuş Meran söyledi”
Alazrat şaşkınlıkla yaklaştı
“Meran’ı gördün mü?”
Barlas kafa salladı
“Nasıldı? Güzel miydi, yazdığım gibi miydi?”
“Alkarisle konuşmamız lazım!”
Alazrat kahkaha attı
“İlerideki Kervansarayda bulursunuz, alay mı ediyorsunuz siz? El Karis insanlarla konuşmaz, Andollarla da konuşmaz, tapınağa gidip dua edebilirsiniz.”
Barlas ellerini göğsünde birleştirip kafasını kaldırdı
“Meranla konuştum, Alkarisle de konuşurum!”
Alazrat yüzünü ekşitip bir kahkaha patlattı, sararmış dişleri güneş gibi parlıyordu
“Balkes ve Meran El Karis’in hizmetkarıdır, onlar ancak yeryüzündekiler için bir korku olabilir. Ancak El Karis var olan her şeyin yaratıcısıdır…”
Barlas kaşlarını çattı ve Alazrat’a yaklaştı
“Kantoman Andolyayı düşürdü, sırada burası var ve gücünün kaynağı Alkaris! Ve onun da Toman’a neden yardım ettiğini bilmiyoruz!”
Alazrat korkunç bir hayranlıkla Barlas’a baktı
“Demek başladı… Şükürler olsun artık mutlak barış ve güzellik yeryüzüne yayılacak! Başlangıç çok yakın…”
Kızkarga Barlas’ın omzuna dokunup sözü aldı
“Ne başlangıcı?”
Alazrat kitap yığınına dönüp kahverengi deri ciltli büyük bir kitap çıkardı ve kitabın sonunu açıp satırlarda parmağını gezdirdi
“Burada yazıyor işte,”
Barlas, okumasına fırsat vermeden kitabı elinden alıp göz gezdirdi. Kırmızı mürekkeple ve eski yazıyla yazılmıştı;
Her şey o geldiğinde başladı
O gittiğinde sona erdi
Ve yine onunla başlayacak
Sona ermemek üzere
Kıtlık, sefalet ve savaş…
Hepsi yok olacak
Kaybedilen canların ışığı
Ölmemişlerin güneşi olacak
Barlas kitabı kapatıp Alazrat’a baktı
“Bu kitabı da sen mi yazdın?”
Alazrat’ın bir gözü kitapta cevap verdi
“Hayır ben sadece kağıda kazıdım! Ondan duyduklarımı”
Kitabı Kızkarga’ya verdi
“Nerede bu tapınak?”
Alazrat sustu, Barlas yakasından tutup sarstı, gözleri kırmızıya bürünmüştü
“Bana cevap ver yoksa seni parçalarım!”
Alazrat burnunun dibinde parıldayan kantaşı gözlere bakıp gülümsedi
“Yıkım Laneti! Meranla sadece konuşmamışsın anlaşılan. Nasıl bir his? Hoşuna gidiyor mu? Bu halinle tek başına koca bir orduyu yok edebilecekken sefil bir adamı tehdit ediyorsun… ne yazık!”
Bir daha salladı
“Nerede dedim sana!”
Alazrat güldü
“Öldür beni! Bu lanetin etkisini göster bana! Yalvarırım…”
Kızkarga araya girdi
“Eğer söylemezsen seni köydekilere teslim ederiz…”
“O sefiller bana bir şey yapamaz! Siz de bana bir şey yapamazsınız.”
Alazrat hırıltılı kelimelerle anlaşılmayan bir cümle haykırdı. Çadır birden ortadan kalkmıştı, çölün ortasında karşı karşıya kaldılar. Alazrat elindeki siyah parlak taşlı bir asayla Barlas’a güçlü bir ışık hüzmesi yolladı
“Beni öldürmen için bir fırsat tanımıştım!”
Barlas etrafına bakındı, Kızkarga baygın bir şekilde yatıyordu. Zehir dolu dişlerini çıkarıp Alazrat’ın üzerine koştu ancak yarı yolda göğsüne çarpan ışıkla yere serildi
“Yıkımın ihtişamı etten bir korkağın bedeninde dolaşıyor, ne kadar yazık, Efsunbazlarla bile başa çıkamıyorsun! Buradaki yılanlar yardımına koşmuyor mu?”
Barlas elini kuma soktu ve olabilecek en büyük yılanı hayal etti
“Zabşed büyüleri, ruhlarla konuşmaktan fazlasıdır Barlas, burada sınırlar yok, burada kural yok sadece kıyım var!”
Barlas yerdeki titreşimi hissetti
“Buradaki yılanlar El Karis’in çocuklarıdır! Ben Yıkım Lanetinden güçlüyüm! Ben Ulu El Karis’in tek elçisiyim! Ben diyarların tek yöneticisiyim!”
Barlas kafasını kaldırıp Alazrat’a baktı ve gülümsedi
“Ben de Barlas’ım”
Kumdan fışkıran onlarca yılan, Alazrat’ın bedenini sarmalamaya başladı. Efsunbaz asasıyla engel olmaya çalışsa da irili ufaklı yılanlar bir urgan gibi bütün uzuvlarına düğümlenmişti. Barlas ayağa kalkıp usulca adımladı. Alazrat korku dolu gözlerle “İmkansız” diye fısıldıyordu. “Neyin mümkün olabileceğini ben bile bilmiyorum” dedi Barlas ve boğazını tutup zehir dolu dişlerini çıkardı “Yapma” diye yalvardı Alazrat “Söyleyeceğim, tapınağın yerini söyleyeceğim!”
Barlas dişlerini çekti
“Tepenin arkasındaki küçük oyuğun içine girin, duvara gömülmüş iki adam var! Onlar size yolu anlatacaklar!”
“Yalan söylüyorsun”
“El Karis üzerine yalan söylemem, lütfen kıyma bana.”
Barlas adamı bıraktı ve Kızkarga’yı kucağına alıp uzaklaştı
“Eğer bir oyun yaptıysan, gelip derini yüzeceğim” dedi.
***
Kızkarga kendine geldiğinde henüz ay inmemişti. Uyanır uyanmaz, Barlas’a bakıp “İyi misin” diye sordu. Barlas kafasını salladı “Tepede bir yarık varmış, oraya girmemiz gerekiyor ama bulamadım.” Kızkarga güçbela ayağa kalkıp tepeyi inceledi ve ellerini havada gezdirdi. “Gel benimle”
Giriş kum yığınlarıyla gizlenmiş küçük bir açıklıktı, kumdan içeriye adım atmadan bir açıklık olduğunu görmenin imkanı yoktu. Barlas içeriye dalar dalmaz tedirginlikle palasına sarıldı ve etrafı dinledi. “Aşağıya inmemiz gerekiyor.”
Mağaranın zeminindeki geniş oyuğu sonuna kadar takip ettiler. Kızkarga oyuğun sonundaki duvara elini sürdü, ardından kulağını dayadı “Bir boşluğa açılıyor” elini tekrar havada gezdirip duvarı ortadan kaldırdı. “Çıkın gidin buradan yabancılar” diyordu kalın bir erkek sesi. Barlas palasını çıkardı ve dikkatlice etrafını izledi “Alkaris’in tapınağını arıyoruz!”
“Sesime yaklaşın” dedi ses “Ama göreceklerinizden ben sorumlu değilim!”
Barlas sessiz adımlarla yılan gibi süründü ve sesin kaynağına ilerledi.
“Gösterin kendinizi” diye bağırdı Barlas. Duvara yapışmış kum taneleri yere dökülerek bir oyuk oluşturdu ve oyuğun içinden bedeni kuma saplanmış iki adam çıkıverdi. İkisinin de yüz derisi çürümüştü ve konuşurlarken ağızlarından kum taneleri çıkıyordu
“Ne istiyorsun” diye sordu bir tanesi,
Barlas adamlara dikkatlice baktı, bakışları aynı Meran’ın mağarasındaki Merancıl köleler gibi boş bakıyordu. Suratına fışkıran kum tanelerini temizledi
“Alkaris’i arıyorum”
Birbirlerine bakıp homurdandılar, ne dedikleri anlaşılmıyordu ancak aynı anda kafalarını Barlas’a çevirmeleri olumlu bir haber olabilirdi
“Kan” diye tısladılar.
Barlas palasını çıkartıp avcuna yerleştirdi.
“Onunla değil” diye hırladı bir tanesi, diğeri göğsüne saplanmış parlak kırmızı, kılıç gibi keskin bir kristali işaret ediyordu. Barlas elini kristale götürdü ve ince bir çizik attı. Damlayan birkaç damlalık kan, kumla buluşur buluşmaz fokurdamaya başladı. Bir adım geriye çekilip Kızkarga’ya baktı. Duvara gömülü adamlar yine birbirleriyle homurdanıp
“El Karis tapınağı, İlk Zabşedde!”
onu diğeri tamamladı
“Kara Demirli Ordu Mezarlığındaki höyük”
lafı öteki aldı
“Ama dikkatli olmak lazım… yılanlar”,
diğeri devam etti
“Koca yılanlar! Ağızlarından zehir damlayan…”
Barlas’ın kafası karışmıştı
“İlk Zabşed neresi oluyor?”
hep bir ağızdan konuştular
“Çölün sonunda! Kız gidemez! Sadece Yıkım Taşıyan!”
Barlas Kızkarga’ya baktı ve tekrar gömülü adamlara döndü
“Onu korur musunuz?”
Kızkarga, Barlas’a yaklaştı
“Başımın çaresine bakarım, sadece hızlıca git ve gel…”
Barlas kafa sallayıp mağaradan ayrıldı. Gün çoktan aydınlanmış, sıcak güneş kumları kavurmaya başlamıştı. Kaptan’ın verdiği bez parçasını kafasına bir kalpak gibi sarıp yürümeye başladı.
Her adımında ayağı kuma saplanıyor ve kaynar kumlar adeta kemiklerini eritiyordu. Çölün ortasında gördüğü cılız ağacın küçük gölgesinde durup çantasında kalan şaraptan bir yudum aldı ve nefesini toplamaya çalıştı. Biraz ilerisinde yaşlı bir kadın belirivermişti, elindeki kalın bastonuna yüklenerek sefil bir halde yaklaştı. Çökmüş göz kapaklarına gömülmüş yeşil gözlerini dikip ağacın gölgesine oturdu.
“Çöl bir gün hepimizi yok edecek, öncelikle de beni.”
Barlas yanına oturan yaşlı kadından rahatsız olmamıştı, elindeki şarabı ikram etti.
“içersem daha çok susarım, yolunu mu kaybettin?”
şişeyi tepesine dikip, çantasına koydu
“İlk Zabşed diye bir yere gidiyorum”
Kadın sıcak bir gülümseme attı
“Tenin kar gibi! Çok güzel”
Barlas yaşlı kadının bu tuhaf sözüne anlam verememişti, nazikçe teşekkür edip ayaklandı. “Yolun açık olsun” deyip yoluna devam etti. Yaşlı kadın arkasından cılız bir sesle “Nereye gidiyorum demiştin?” diye sordu. Barlas elini palasına koyup arkasını döndü “İlk Zabşed, biliyor musun?” Kadın kikirdeyip yaklaştı ve Barlas’ın yüzüne dokunmaya başladı “Tam da üzerindesin çocuğum, gölgesinde dinlendiğin ağaç, kalan son miras!” Barlas bir an irkildi, kadının elini yüzünden çekip bir adım geriye attı “Yaşlı bir kadını mı öldüreceksin?” dedi kadın ve arkasını döndü “Aradığının nerede olduğunu biliyorum, takip et beni.”
Yaşlı kadın birkaç adım sonra durup arkasını döndü ve dizlerinin üzerine çöktü. Kollarını olabildiğince yukarı kaldırıp eğildi, avuçları ve alnı kuma değiyordu. Barlas birkaç adım yaklaşınca tekrar doğrulup kafasını sallamaya başladı “Göster bize Ulu El Karis, güzelliğini göster, kudretini göster. Huzuruna sığındık kabul et bizi.” diyordu. Barlas palasını çıkartıp yaşlı kadına yaklaştı. Sıcak kum her adımında gökyüzünden biraz daha uzaklaştırıyordu. Bunu fark ettiğinde kuma çoktan gömülmüştü.
Düştüğü yer toprak höyüklerle dolu ıssız bir köydü. Etrafına bakıp bağırdı ve o yırtıcı sesi duydu “Buradayım Barlas! Etimle ve kemiğimle, yolculuğunun sonu artık geldi, şimdi karşındaki küçük höyüğe gel ve göz göze konuşalım”
Barlas höyüğe doğru ilerleyip içeriye girdi. Höyüğün içi ne bir tapınak, ne de bir saraydı… kapı boz renkli bir sisin üzerinde yüzen, kara taşlardan örülmüş bir düzlüğe açılıyordu. Barlas içeriye girer girmez ihtişamlı bir tahtın karşısında kendini buldu. Tedirgin bir merakla etrafını izlerken, o yırtıcı ses tekrar yankılandı
“Yolculuğun sona erdi Yıkım Taşıyan!”
Barlas etrafına bakındı
“Göster kendini Alkaris!”
Ses tehditkar bir kahkaha attı,
“Karşındayım”
Barlas tahta dikkatlice baktı
“Tahtla mı konuşuyorum?”
Sislerden çıkan kızıl ve kara dumanlar, tahtta birleşip korkunç bir renk oluşturdu ve dumanların arasından koyu kızıl saçlı, kar beyaz tenli yeşil gözlü bir kadın çıktı. Barlas kadının yeşil gözleriyle ilk defa karşı karşıya gelmiyordu.
“Yılanlı Kuyu’da rüyama giren kadınsın!” dedi.
“Hoş geldin Yıkım Taşıyan… ben Alkaris!”
Barlas, Alkaris’e doğru yaklaştı. Tebessümsüz yüzü, Meran’ı veya herhangi bir canlıyı andırmıyordu. Saç rengiyle aynı renkte kırmızı desenleri olan simsiyah bir elbisesinin içinden bembeyaz teni seziliyordu ancak bu beyazlık korkutucu bir beyazlıktı.
“Bana neden Yıkım Taşıyan diyorsun? Meran’ın laneti yüzünden mi?”
Alkaris gülümsedi
“Meran seni lanetledi çünkü bunu ona ben söyledim, ancak o aciz tarafına hakim olamadı…”
Barlas lafa girdi
“Sen beni tanıyor muydun?”
“Bunun bir önemi yok çocuk! İstedin ve karşımdasın şimdi söyle benden ne istiyorsun?”
“Toman her yeri yok ediyor, bunu bitirmeni istiyorum.”
“Evet ediyor, çünkü bunu ona ben söyledim.”
Barlas’ın sözü boğazına dizilmişti, Alkaris tahtından yavaşça kalkıp adımladı
“Toman iktidarı karşılığında hizmetakarım olmayı kabul etti, şimdi de borcunu ödüyor.”
Alkaris’in göğüsleri arasından sarkan kolyeye baktı, açık ucu aşağıya doğru bakan ters bir üçgendi. Alnını okşadı
“Kolyen” dedi ve saçlarını arkasına attı “Bunun sorumlusu da mı sendin?”
Alkaris gülümsedi
“Bunca yolu sırf o yara izi için mi geldin?”
Alkaris iyice yaklaşıp Barlas’ın alnına dokundu
“Artık yara izi yok.”
Barlas alnına dokundu, hiç olmadığı kadar düzdü. Alkaris tahtına tekrar oturup sislerden var ettiği kadehinden bir yudum aldı “İçer misin?” diye sordu. Barlas hiç düşünmeden reddetti.
“Bütün bunları neden yaptın?”
Tavrı oldukça sakin ve ifadesizdi
“Yeniden yaratmak için” Barlas’ın boş bakan gözlerine baktı “Anlamak zorunda değilsin ama olması gereken bu”
“Toman sadece soykırım yapıyor, olması gereken bu mu?”
“Sakın bana asil amaçlar için buraya geldiğini söyleme! Beni arıyordun çünkü aklındaki sorulara cevap verebilecek tek kişi benim, benim yanıma geldin çünkü hesap soracak birilerini arıyorsun! Duymak mı istiyorsun çocuk? Evet her şeyin arkasında ben vardım, senin Kantoman’a götürülmen benim sayemdeydi, alnındaki işaret de öyle, o gece basit bir hancıyı öldürdün çünkü o da benim sayemdeydi. İlger’in ölümü de benim sayemde! Çünkü sen…”
Barlas lafını kesti ve zehir dolu dişlerini çıkardı.
“Sen bana ait her şeyi elimden alansın!”
Alkaris kıkırdayıp ayağa kalktı ve Barlas’ın engerek gözlerine baktı
“İşte sen busun! Kahraman postuna bürünmüş basit bir insan! Ancak gözlerinden taşan lanet seni diğer acizlerden ayırıyor!” Önüne düşen siyah saçlarını, yüzünden çekti “Meran’ın laneti sadece basit bir denemeydi, Dev’in mağarasında Zulsan’a yaptıklarından sonra buna emin olmam gerekiyordu ve oldum. Çok gülünç değil mi? Damarlarında var olan her şeyi bir çırpıda yok edebilecek bir güç geziniyor ama bu güç, yalnızca duygularınla beraber ortaya çıkıyor.” Alkaris parmaklarını şıklattı. İçine girdiği höyüğün dışındaydı ancak bu sefer içinde insanlar yaşıyordu
“Ne kadar huzurlu bir yer değil mi?” Höyüğün içine giren bir grup insanı gösterdi “Ama bunlar mükemmel olan her şeyin zıttı! Bunlar yaşadıkları toprak bir karış fazla olsun diye birbirlerini yiyebilir veya sırf ten rengi benzemiyor diye birilerini ortadan kaldırabilir veya sadece canları istedi diye her şeyi bir çırpıda yok edebilir.” Höyüğe doğru ilerledi. Saman yatağında uyuyan kızıl saçlı, beyaz tenli henüz yirmilerine bile ulaşmamış bir kadını gösterdi “Andolyalı Alkaris! Andolların dışladığı kızı! İçeriye dalan şu aç hayvanlara bak! Nasıl da yılan gibi yaklaşıyorlar.” Adamlardan biri genç kadının ağzını tuttu diğeri de bacaklarını. Affet Alkaris! Gücünü kullanmamızın başka bir yolu yok! “Aslında gücüme ihtiyaçları yoktu, onlara doğayı kullanmayı öğrettim, silah yapmayı, şiirden zevk almayı! Andolların bildiği her şeyi öğrettim… ama onlar sadece bana sahip olmak istediler, bunun hiçbir nedeni yoktu!” içeriye giren bütün adamlar Alkaris’in bedenine sahip olup dışarıya çıktılar. Genç kadın saçlarını yola yola ağlıyordu, bir an duraksadı ve gözlerini açtı. Kankırmızı gözlerinin ortasından tek siyah çizgi geçiyordu. Usulca höyükten ayrıldı ve ellerini havaya kaldırdı. Kumlardan fırlayan binlerce yılan, tek bir insanı bile yeryüzüne bırakmayana kadar bütün herkesi kuma gömdü. Genç kadın arkasını dönüp çırılçıplak bir halde köyden uzaklaşmıştı.
Alkaris tekrar parmaklarını şıklattı ve tahtına oturdu
“İşte bu birinci çağın sonu, ikinci çağın başlangıcıydı, İlk Yıkım Taşıyan bendim ikincisi de sensin!”
“Ben bunu hiçbir zaman yapmayacağım!”
“Yaratılış diye bir şey yok! Sadece döngü var, aynı ölen insanların yerine bir başkalarının doğması gibi. İstesen de istemesen de içindeki güç bir gün seni ele geçirecek ve var olan her şey tekrar var olmak üzere yıkılacak.”
“Madem her şeyi başlatacak olan benim, neden Toman’a yardım ettin? Bıraksaydın da güç beni ele geçirene kadar insanlar huzurla yaşasaydı?”
Alkaris gülümsedi ama bu seferki gülümseme insani bir şeytanilikteydi
“İntikam!”
“Meran senin intikam beslemeyecek kadar duygusuz olduğunu söyledi.”
“Zayıf noktalarını bildiğin birinin efendisi olur muydun?”
“Bunları neden bana anlatıyorsun?”
Alkaris bir sise dönüşüp Barlas’ın karşısında tekrar belirdi. Suratını bürümüş tüyler ürpertici bakışları zehri ağzından damlayan bir engereğinki kadar gürültülüydü
“Ben bana tecavüz eden Zabşedlilerden intikamımı almak istemiyorum. Onlar sadece yarattıkları canavara tapan bir hayvan sürüsü, diğer bütün insanlar gibi. Onlar sadece kendilerinden büyük olandan korkuyorlar ama benden de büyük olanlar var”
“Ulular” diye fısıldadı Barlas
“Döngünün gerçek sahipleri, var olan bütün gücün yaratıcıları.”
Barlas’ın içini daha önce yaşamadığı bir ürperti sardı.
“Onlardan neden intikam istiyorsun?”
Alkaris kahkaha attı
“Beni bu hale getirenler onlardı, onların güçlerini çalıp yaşamı baştan yaratacağım, kendi kurallarımla, en güzel biçimde! Ve sen de Yıkım Taşıyanım olacaksın! En güçlü Ulu’nun bütün kudreti damarlarında bir nehir gibi akıp duracak!” Etrafındaki sisler Alkaris’in eline doğru süzülüp Kara Demirden bir kılıca dönüştü. Tek tarafı arı tüyü kesebilecek kadar keskin, sırtı zehirli dikenlerle dolu bu muazzam kılıç karşısında Barlas’ın nefesi kesilmişti. “Yeryüzünde bundan daha güçlü tek şey benim!” dedi ve kılıcı Barlas’a uzattı. Kılıç, Barlas’ın avuçlarına dokunur dokunmaz yaşayan bir canlı gibi dikenlerini esnetip, kabzasından çıkarttığı dişlerle elini kavradı “Korkma” dedi Alkaris “Efendisini tanıyor” Barlasın avcundan akan kanlar kılıcın yüzeyindeki çatlakları doldurdu. Simsiyah kara demir arasına dolan kırmızı kan, adeta vücudu saran damarları andırıyordu.
“Çok yakında ikinci çağ sona erecek Barlas ve sen hayatta kalanlardan biri olacaksın! Şimdilik görüşürüz”
Alkaris ellerini kuvvetlice çırptı. Barlas gözlerini Kızkarga’nın yanında açmıştı. Göz göze geldiler “İyi misin” diye sordu Barlas’a
“Bilmiyorum, ancak burada işim bitti”
“Nereye gideceğiz”
Belinde duran Karademir kılıcına baktı
“Seni bilmiyorum ama ben Kantoman’a gideceğim”
Mağaradan çıkıp limana doğru yürümeye başladılar. Barlas, Kızkarga’nın sorduğu soruları geçiştirip yürümeye devam ediyor, arada bir belindeki kılıcı izliyordu. Alazrat’ın kulübesine yaklaştıklarında bir farklılık olduğunu sezdi, kılıcını çekip kulübeye yaklaştı. İçinde kitapların olduğu çadır darmadağın edilmişti. Üzerinde “El Karis Kitabı” yazan el yazmasını alıp Kızkarga’ya uzattı “Dikkatini çeken başka bir şey var mı” diye sordu. Kızkarga etrafa bakıp birkaç kitap karıştırdı.
Kulübenin ilerisindeki köyde, Ferdevs denilen adam insanlara çoşkuyla bir şeyler anlatıyordu. Barlas adımlarını hızlandırdı. İhtiyarın arkasında, vücudu kana ve bıçak yarasına bulanmış, bileklerinden kayaya çivilenmiş bir adam gördü “Alazrat” diye fısıldadı ve koşarak Ferdevs’in yanına gitti. İhtiyar onu görünce şaşırmıştı ancak şaşkınlığını sıcak bir gülümsemeyle kapatıp saygıyla Barlas’a yaklaştı “İşte silah arkadaşım! Alazrat denilen İfrit’in sonunu getirmemde bana yardımcı olan o yüce gönüllü insan. Şüphesiz El Karis onu da ödüllendirecektir.” Barlas Alazrat’ın çivilenmiş bedenine baktı tek gözü çıkarılmış, kafası ezilmiş ve bacak arası kesilmişti.
Barlas, Ferdevs’in elini omzundan çekip “Bu ne böyle?” diye bağırdı. Kızkarga ellerini saldırıya geçmek üzere hazır tutuyordu. “Senin yardımlarınla Kantomanlı! Eğer sen Alazrat’ı oyalamasaydın ben El Karis’in bana bahşettiği güçleri ortaya çıkaramazdım.” Barlas arkasını döndü ve Ferdevs’in gözlerine baktı, usulca yaklaştı ve kulağına eğildi “Ben oradan ayrılırken zaten güçsüz düşmüştü, gidip öldürdün değil mi?” aklından Alkaris’in anlattıklarını geçirdi “Taptığının yanından geliyorum Ferdevs! Ve hiç anlattığın gibi biri değil! Nasıl biliyor musun?” Ferdevs Barlas’ın Kırmızıya boyanmış gözlerine baktı “Acı, onların iyiliği içindi” Barlas elini kılıcına attı, eline batan dişleri hissetti “Acımak yok, sadece yıkım var.” dedi ve kılıcı var gücüyle savurdu. Ferdevs’in başı yuvarlanarak kalabalığın içine karışmıştı.
Barlas kılıcını beline koyup kalabalığı izledi. “Gidelim buradan” dedi Kızkarga’ya. Kalabalığın içinden geçip usulca limana doğru yola koyuldular.








Yorumlar (0)