En sevdiğim kısım…
Bu insanı dinlendiren, sinirlere yumuşak bir yastığa başın gömülmesi gibi sükûn ve rahat getiren, zamanın akışını tembel bir rüya içinde teker teker sayan o munis bakışlı, yaz bahçesi kokulu sessizliklerden değildi. Onda, daha ziyade büyük ve âlemşümul bir varlığın istirahatine benzeyen, hatta daha iyisi, insana büyük ve alemşümul bir boşluk duygusunu veren bir hâl vardı. Bu boşluğu herhangi bir hareket veya sesle doldurmak Abdullah'a çok tehlikeli bir tecrübe gibi geliyordu; bu gergin zemberek bir defa kırılsa ortaya kimbilir neler, ne korkunç ifrit-ler, ne zalim manzaralar çıkardı? Bununla beraber olduğu yerde durmaktan da korkuyordu. Biraz kalsa bütün vücudunu ve düşüncesini görünmeyen birtakım eller yakalayacaklar, bir zindan rutubetinde ıslanmış çok eski birtakım şeritler, çürümüş saman renkli bezlere sarıp mumyalayacaklar sanıyordu.
Dört yanı bir uçurum gibi olan bu sessizliğin, insana böyle bir vehim vermesi de gayet tabiiydi. Çünkü ölüm düşüncesinin kendisi bile buna benzer bir kâbus, herhangi bir değişme, bir hareket, bir arıza fikrinden bu kadar uzak, hayatı bir çırpıda ilga ediveren böyle bir boşluk hayalini doğuramazdı. Sanki zaman volkanından fışkırmış küllerin kapladığı bir diyardaydı; sanki süreklilik dediğimiz, yıldızlardan örülmüş zincir birdenbire kopmuş, kuyruğunu yiyip kendi kendinden doğan büyük ve ebedi yılan, ayaklarının ucuna cansız ve upuzun yıkılmıştı. Abdullah sanki bu ölüye basmamak ister gibi dikkatle, yavaş yavaş, adeta çok koyu, çok karanlık bir mayide yüzer gibi yürüyordu. "N'olur, n'olur," diyordu, "bu zifiri karanlık bir tarafından delinse, güneş, ay, yıldız ışığı, ecinni gözü, her ne olursa olsun biraz ışık gelse, tanıdığım, tanımadığım bir şeyler görsem...
heart
5 kişi
    Bu gönderiye henüz yorum yapılmamış!