Thomas Alva Edison Amerikalı bir mucitti. Kendi asistanı William Kennedy Laurie Dickson ile kendi stüdyolarında Kinetoscope’u 1896’da icat etmişlerdi. Black Maria adında küçük kulübede İskoç Kraliçesi Mary’ın idamını tarihli filme almışlardır. Daha sonralarında akrobasi oyunları, bakış ve dans gösterimleri de ortaya çıkarmış, The Kiss filmi yakın planıyla iyi karşılanmamıştır.
Aleti geliştirme yolunda ilerleyen ikili, çektikleri filmleri fonografla seslendirdi. Bu bekleyiş hemen sürmeden Malta Haçı filmin sürekliliğini bozmayan şekilde devam ettirilerek Vitascope’u icat edip daha önceki yapımı olan kutu içerisinde izlenen filmi dışarıya aktarmıştır. 23 Nisan 1896’da New York’ta Koster ve Bial Salonu’nda gösterildi.
1902 yılında ilk sinema salonu Los Angeles’da Electric’ti. Pek katılım sağlanmadı. Başka bir kentte, Pittsburgh’ta küçük bir salonda kısa filmler düşük ücret karşılığında izletilmekteydi. Bir diğer oluşum, kentte göçmenler için eğlence aracı olarak görülse de Amerika kültürüne ve yaşamına adapte olunuyordu. Nickelodeon için bu gelişme, 1908’te beş bin tanesinin açılmasıyla iki milyona kadar etkileşim sahibi olmuştur. 1914 yılında büyük kentlerde üst sınıf için yeni bir gelişme olacaktır ki, tabure yerine kendine has koltuklar, büyük mermerlerle yapılan yapılar ve büyük avizeler adeta burjuva topluluğu için kutsanmıştır.
Edison ve yapım şirketleri bir araya gelerek kendi patentlerini hâkim kılmışlardır. Asıl sebebi tekelleşmeyle sinemada söz sahibi olmaktı. Edison’un arkasında Biograph, Selig, Vitagraph, Kalem gibi kuruluşlar varken, bağımsızların Kessel, Baumann, Zukor, Laemmle, Goldwyn, Fox, Wagner gibi grupları vardı. Edison’un tekelleşme sürecinde yeni görüntüleme aletleri, film dağıtımı ve senaryo dâhil ödeme yapmaları gerekliydi. Yasakların getirisi sokak kavgaları, set basmalar, film dağıtımlarının gösterilmemesi gibi süreç izledi. 1912’de bağımsızların yıldız oyuncuların getirilmesiyle Ince, Griffith, Mary Pickford vb. gibi oyuncuların ve yönetmenlerin gelişmesiyle çekilen filmler karşısında, karşı tarafın baraka sineması ya da Nickelodeon denilen bu büyük eserler karşısında güldürü filmlerinin kısıtlamalarıyla kaldı. 1915 yılında tekelleşme sorunu dağılmıştı.
Bağımsız stüdyolar New York’u terk edip yaz-kış çekimlerin yapılabileceği ve esnek vergilerden yararlanabilecekleri rahat bir yer buldular. California’da dev stüdyolar kurulması ve film makarasının bir-iki makaradan yedi makaraya çıkarılması, uzun filmlerin ve yeni yapımların gelişmesine etkisi olmuştur.
Thomas Ince
Ince, 1882’de doğmuş sanatçı bir ailenin evladıdır. Sinemayla tanışması 1906’da Edison kurumunda oyunculuk yapmasıyla olmuş, Biograph ve Vitagraph kurumlarında yönetmen olmuştur.
Inceville adında büyük bir western stüdyosu kurmuş, adı gibi eğitimli atlar, gerçek kovboylar ve küçük yerli kabilesiyle yaşıyordu. Önceden çalıştığı stüdyo sistemini çalıştırdı; çekim süresini, zamanı, nerede çekileceğini, senaryosuna kadar kendisi dâhil olarak içeriğini oluşturdu. Kendisinin oluşturduğu dil; adalet dağıtan kovboylar, sokaklarda dört nal koşturan atlar, ahşap evler ve saloon adı verilen barlardı. En önemli filmi Civilization (Uygarlık) (1916)’dır.
“Bu filmin konusu, ateşler içinde kıvranan Alman subayının öldüğünü ve cehenneme atıldığını düşlemesidir. Orada Hz. İsa’nın savaştan uzaklaşıp barış üzerine aktif propaganda yapması koşuluyla onu kurtarıp dünyaya geri çevirme önerisini karşılaşır. Ince’nin propaganda amacı Wilson’ı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde desteklemekti.” — Alim Şerif Onaran
David Wark Griffith
Griffith, gönülsüzce başladığı sinemayı çok önemli bir yere getirerek çektiği filmlerle günümüze kurtuluş ve kaçma gibi Griffith tarzı adıyla anılacaktır. Yazarlık isteğiyle başlayan ve gezici tiyatrolarla devam eden Griffith, büyük girişimleri sayesinde iyi yerlere gelecektir.
Para sıkıntısından dolayı Porter’ın yönettiği Kartal Yuvasından adlı filmde rol alacaktır. Yönetmenliğin para getirdiğini anlayınca 1908’de Dollie’nin Maceraları’nı çekecektir ve Biograph’ta ilk sözleşmesini atacaktır.
1909’da Issız Villa (The Lonely Villa) filminde izleyicinin katılımını artırmak için kovalama-kurtarma sahnelerini geliştirmiş, bu film sayesinde son an kurtuluşu diye anılan Griffith tarzıyla anılacaktır. The Drunkard’s Reformation (Sarhoşun Islahı, 1909) filminde ışık kullanımını, ışık kaynağını yukarıdan kullanmayı bırakıp yönüne göre getirir; ateşe yaklaşan karakterin aydınlanıyormuş hissiyatı vermesi, For Love of Gold (Altın Uğruna) filminde kamera deviniminin tiyatro temsilini kırarak daha koltukta izleyenleri hedefleyip hikâyenin içerisindeki dramı canlı ve dramatik şekilde bize göstermekte çözümleyen akıllı bir makine hâline geliyordu.
Griffith, 1915’te Ince ve Sennett’in katılımlarıyla Triangle adımını atmış, arkadaşları kara film ve psikolojik türde filmlerini çekmiştir. The Escape (1915), The Avenging Conscience (1915) adlı filmler eklenmiş; Griffith ise Bir Ulusun Doğuşu (The Birth of a Nation) (1915) filmiyle dönmüştür. Rahip Thomas Dixon’ın The Clansman (Kabileden Biri) adlı romanını Frank Woods ve Griffith kendileri hazırlamıştır. Kuzey-Güney Savaşı’nın dokunaklı epizotlarını canlandıran ve zenci aleyhtarı, beyazların kurduğu Ku Klux Klanın kötü davranışlarının elle tutulur heyecanını getiren bir hava vardır. Böyle bir filmle üç saatlik roman anlatısını iki makaralık film ile öykü anlatma tavrını kaçış sinemasına aktardı. Ancak gösterim sonrası yüz yetmiş çekimi çıkarılmış, nedeni ise politik duruşu ve siyahilere yönelik tutumu büyük yankı uyandırmıştır.
Amerikan Güldürü Okulu: Mack Sennett
Michael Sinnott, Kanada’da 1884’te doğmuş, yirmi beş yaşında sinema oyuncusu ve yönetmen yardımcısı olarak Griffith’in yanında çalışmaya girdi. Güldürü okuluna kattıkları, Fransız güldürü okulundan Max Linder’den örnek alarak kaçıp kovalamayı sinema imkânlarıyla vurgulamayı amaçlamış, slapstick güldürü olarak adlandırılmıştır. Cohen at Coney Island (Cohen Coney Adası’nda) gerçek güldürü filmi yaratmış, teknik olarak bir kedi kadar çevik olan, tırmanan, yoldan hızlı geçen arabaların arasında sağ salim kurtulanlar, telefon tellerinden sincap gibi yürüyen motosikletleri görürüz. Hatta iri yapılı, kıyımlı heriflerin üfleyerek bina yıktıklarını, polis filmlerini görürüz. Buna Keystone Polisleri denir.
Charles Spencer Chaplin
Şarlo rolüyle zihnimize kazınan Chaplin, Londra’nın kenar mahallesinde büyüdü. Çocuk yaşta zorlu süreçler geçirdi. Babası şarkıcı, annesi revü oyuncusuydu. İmkânsızlığın getirdiği zorunluluklardan ötürü küçük yaşta babasının yanında güldürü oyunlarında yer aldı. Babasını yakın zamanda kaybetmesiyle dışarıda kalarak meyve yiyerek geçindiler. Polisler tarafından serseri olarak içeriye alındı. Kendisinin Şarlo’yu oluşturmakta kimlik kazandıracak bir olaydı.
Ailesinin yakın arkadaşı sayesinde pantomimde görev aldı. Bu görevler neticesinde okula gidebildi. Geri kalanı sokaklarda dansözlük ve berber çırağı olarak çalıştı. Keystone yapımcısı Mack Sennett, 1913’te anlaşmazlığa düştüğü Ford Sterling’in yerini bulmak için turnelerde oynayan Chaplin’i gördü. Kendisinde birkaç filmde karşılığını alamasa da kendi stüdyosunda araba yarışına hazırlanan çocukların yanında kendisine kısa film için bir şans tanıdı. Venedik’te Yumurcakların Otomobil Yarışı (Kid Auto Races at Venice, 1914) filminde Chaplin, stüdyodaki arkadaşlarından elbiseler alarak yeni bir imajla birlikte yaşadığı yoksul mahallelerin ve sıradan yaşayan insanlardan etkilenerek Londra’daki yaşlı serseri ihtiyardan örnek aldı. Bu imaj kendisinde küçük adam veya serseri adam imajını katacaktı. Sinemaya katkısı; çarpık yürümeler, bastonun çevrimi, mimik tavırları, çizgili pantolonu ve eskimiş hâliyle seyirciyi kendisine acındıracak, bu temelle Linder kent soylusuyken Şarlo serseri tiplemesi kazanacaktı. Filmin sonunda seyirciyle kurduğu bağ zamanla yerine oturacaktır. Sennett’ten daha ağırbaşlı öğrendiği pantomime uygun güldürüyü kanıtlayacaktır. The Tramp (Serseri, 1915) filminde hüzünlü bir hava ve satirik bir yaklaşımla olgunlaştırdı. Sessiz sinemaya ve dünya sinemasına kendisini kanıtladı; hem düşündürdü hem güldürdü, büyük katkı sağladı.
Kaynakça:
Ali serif onaran, nilgün abisel






