İslamiyet’in ne denli kadını kucaklayan bir din olduğunu ağzına sakız edenler için hoş geldiniz, fitne unsuru kadını konuşacağız bugün!
Üç büyük semavi dinin sonuncusu olan İslamiyeti parçalarsak öne çıkan özelliği hayatın her alanına kadifemsi bir dokuda sirayet etmesidir. Bu yayılmacı politika, onun total bir yaşam tarzını benimsemesini kolaylaştırmıştır. Şeri hukukuyla da ibadeti camiden çıkararak hana hamama kadar yayar: İnanç artık bireysellikten uzak toplumsal bir gayeye dönüşmüştür.
Ümmet adı verilen yapılanma insanları kapsayan bir kümedir, İslamiyetin kadına biçeceği roller de bu bağlamda elbette vardır. Ama olay biçtiği rollerle kalmaz ve bu sıkı ilişkinin yarattığı belli sonuçlar vardır. Bu sonuçlar yüzyıllar boyunca yayıldığı her coğrafyada kadınların kaderini yazmıştır. Bugün yazılan kaderdeki kadını incelemek için biraz karşılaştırmalı gitmeyi doğru buluyorum. Buradan başlayalım.
<<<Ortopraksi özellikleriyle ön plana çıkan dinlerin ortak kümesi, insanın eylemleri üzerinde olan kontrolün ayrıntıcılıktan geliyor olmasıdır. Ortopraksi, uygulama pratikleri üzerinden inanışın yoğunluklu yaşandığı dinlere denir. Bu dinlerden ilk akla gelebileni Yahudiliktir. Yahudilikte İslamiyetin şeriatına denk düşürebileceğimiz Halakha kanunları yer alsa da İslamiyet kadar yayılım gösterememiştir. Bunun birinci ve ana sebebi Yahudilerin kendi inanışlarına tabiri caizse millet dini gözüyle bakmalarıdır. Halakha, Yahudilerin hayatını düzenler; ticari ilişkilerini, evlenişlerini, ibadetlerini. Bu rolüyle şeriata yakınlık gösterse de kapsamı bakımında dar bir alanda sınırlanmıştır.
<<<Öte yandan ortodoksi özelliğiyle ön plana çıkan Hristiyanlığın (yayıldığı coğrafya sebebiyle) yaşamın kanunlarının üzerinde etki alanı dardır. Hristiyanlık hem Roma’nın kendi hukuk düzenine eklemlenmiş, hem de Kilise Hukuku küçük bir zümre olan ruhban sınıfını ilgilendirmiştir. Ceza-ticari hukuk bu bağlamda seküler kalmıştır. Dahası kutsal kitabın ifadeleri ile kendini hukuktan ayırması <özellikle İncil’de yer alan Sezar’ın hakkı Sezar’a! (Bknz. Matta 22:21) ifadesi> ve Aziz Pavlus’un hikayesi de Hristiyanlığı bireyci bir noktaya çekmiştir. Eski bir Yahudi olan Aziz Pavlus, yani Milletlerin Havarisi, Yahudiliğin getirdiği o ulusal bilinci kırarak Hristiyanlığı içsel bir yolculuğa dönüştürmüştür. İnanç artık hayat nizamı değil de vicdan disiplinine indirgenmiştir.
İşte bu noktalar toplandığında, ortopraksi özellikleri ağır basan İslamiyet (Ortodaksi özellikleri imanın esaslarıyla sınırlı kaldığından ağırlık ortropraksi özellikleri olduğu için İslam’ı bu şekilde tanımlıyoruz.), kök saldığı coğrafyanın da sunduğu koşullar sayesinde geliştirdiği hayat nizamını uzun yıllar boyunca canlı kılmıştır.
Faruk Hassan’ın da belirttiği gibi, “İslamiyet, bütünsel bir yaşam yasasıdır. Müslümanının yaşamında ikilik yoktur. Bir Müslümanın dindışı alanda yaptığı işlemler, toplumsal faaliyetleri, kişisel ilgileri, ulusal talepleri, yani insan uygarlığının gerektirdiği her türlü ilişkisi, mensup olduğu dinin kurumlarıyla uyum içindedir.” İslamiyetin bu insan doğasına uyumlu kurulan inanç sisteminde bütünsel bir yapı vardır, bu yapıya verilen ad şeriattır.
Göçebelikten devlet yapılanmasına geçişe gebe olan Arap Yarımadası için İslamiyet biçilmiş bir kaftandı. Gelişmiş bir merkezi hukuk sistemi olmamasından kaynaklı şeriatın kuvvetle çapa atmasına şaşırmamak gerek. Çöl kabilelerinin kendi kültlerine olan inançları, tek tanrıcılığa karşı ayakta durabilecek kadar güçlü olmaması bu geçişi kolaylaştırdı. Dahası göçebelerin belki de tek denebilecek en belirgin dinsel törenini olan hac, İslamiyetin pratiklerine eklemlenerek sıcak bir ortam yaratıldı.
Bu devlet yapılanmasına dinle geçilen süreçte her alan inşa edildi; ticaret yasalarından, özel mülkiyete, kölelikten, kimin kaç kişiyle evlenebileceğine kadar. Yaratıcı güç zeminine oturtulan şeri hukukun meşrutiyeti büyüktü. Semavi dinler arasında açık ara farkla en detaycı kitap olmasıyla bilinen Kuran-ı Kerim, dönemin her konusuna bir açıklık getiriyor, kitabın indiği peygamber de devleti yönetirken bağ güçlenmiş oluyordu.
Yasanın <yani şeriatın> çiğnenmesi, zarar görmesi yalnızca toplumsal düzene değil dine karşı da yapılmış bir hakaret olarak görülür. Bu nedenle ceza mekanizması dinsel bir karşılık bulur. Verilen gözdağı caydırıcılığın elini kuvvetlendirmiştir.
Şeriat düzenlemeleri yaparken bireyin mutluluğundan ziyade ümmetin çıkarını önceler. İslamiyetin bu teokratik yapısı içinde en büyük tehdit bireyselleşme çabasıdır. İsyan edebilecek unsurlara dikkat çekilir, baskılar artar. İsyanından çekinilen zümre de kuşkusuz kadınlardır.
Kadın cinselliğinin ailenin <erkeğin yani> şerefi-namusu ile özdeşleştirilmesi kadının hayattan tecridi ve denetlenmesinin sebeplerinden biridir. Kadına biçilen ahlak ve iffet ölçüsünün erkeğe-aileye bağlı tanımlandığı bu sistem içerisinde kadının yaşamı ve cinselliği katı kurallara göre kurgulanmıştır. Bu noktada aile şerefi adına ahlaki değerleri belirlenen başta cinselliği olmak üzere yaşamı denetime giren, sınırlanan cins erkek değil sadece kadındır.
Bu toplumsal denetim mekanizması içine sıkıştırılan kadın, kamusal görünürlüğüyle erkeğin iradesini zayıflatacağını sonrasında da toplumsal nizamı bozacağı üzerine bir inanışın pekiştirilmesine sebep olmuştur. İşte fitne unsuru kadındır bu, kaosun yaratımı.
Fitnenin etimolojik kökeni altını ateşte eritmekten gelir. Altın ateşe atılır ki altın gerçek mi yoksa sahte mi olduğu ortaya çıksın. Ortadaki sınanma maksadı bu kelimenin evriminde kaybolmaz, ana tema bozulmadan gelir; insan karakterinin, inancının, sabrının sınanarak gerçek saflığına getirilmesine evrilir. Fitneci kadın ümmetin kaos anası olarak herkesi sınar. Bu sınanmadan alnı ak çıkabilenler gerçek müminlerdir.
Yazının burasında Havva’nın yediği meyve üzerinden bir kaos miti düşünülebilir. Fakat bu nokta İslamiyet için yetersiz sayılabilir. Çünkü Kuran-ı Kerim’de Havva’nın ismi direkt geçmez. Havva, Adem ve eşi sıfatıyla dolaylı olarak vardır. Ayrıca kutsal kitap Cennet’ten kovulma suçunu sadece kadına yüklemez, her ikisinin de yanıldığına dikkat çeker. (Bknz. Taha Suresi, 121) Fakat hadis şerhleri için durum böyle değildir. İsrailiyat etkisiyle harmanlanan anlatılarla olayın boyutu değişir. Buhari ve Müslim’de geçen “Eğer İsrailoğulları olmasaydı et kokmazdı; eğer Havva olmasaydı hiçbir kadın kocasına ihanet etmezdi.” rivayeti şöyle şerh edilir İbn Hacer tarafından; Havva yasak meyveyi önce kendisi yemiş, sonra tadını ve cazibesini kullanarak Adem’i ikna etmiştir. Buradaki ihanet doğrudan bir sadakatsizliği değil, erkeğin zihnini çelme ve onu doğru yoldan <yani itaatten> saptırma gücüdür. İşte fitne miti öncelikli burada başlar. Çünkü bu bir fıtrat aktarımıdır, Havva bunun yolunu açmış ve bu meyil artık kadınların doğasına yerleşmiştir. Bu anlatı kadını akıl çelen veyahut iradeyi zayıflatan bir özne haline bürür. Kadın artık erkeğin yaratıcı ile arasındaki saf ilişkiyi bozan bir fitnecidir. Vesvese aracı olarak görülen kadın, toplumsal dile yerleşecek olan “Kadın şeytanın arka bacağıdır.” sözüyle özdeşleştirilir.
Mümin, tüm bedeni ve ruhuyla Allah’a yönelmek zorundadır. Bu yönelişe hasar verebilecek her şey tehdittir. Özellikle de müminin gözünü karartıp onu yoldan çıkarabilecek derin bir aşk, iradeye başka birini ortak etmektir. Çünkü Kuran’da bahsedildiği gibi, tek yürekte iki aşka yer yoktur!
İslam genel olarak cinselliği ve cinsel istek olarak tanımlanan arzuya, karşı bir tutum takınmadan doğal bir olgu olarak kabul etmiştir. Fakat bu kabul, cinsel zevkin ve onun somutlaşmış yansıması olan kadın bedeninin ümmetin birliğini bozmayacak bir şekilde sisteme entegre etmeyi beraberinde getirir. Tutum İmam Gazali’nin de ifade ettiği gibi evlilikte önemle gözetilmesi gereken şeyin, erkeğe kadının bedeninden meşru bir biçimde yararlanma olanağı sunan bir kurum içerisinde, bir yandan da böylesi bir zevkin müminin Allah’a olan bağlılığına gölge düşürmemesinin güvence altına alınmasıyla entegre edilebilir. İslam toplumu bunu, cinsiyetlerin kamusal alanda kesin tecritleriyle önlem alarak dizginler.
Erkek bu düzlemde, erotik aşkın derin ve kapsayıcı bir duyguya dönüşmesiyle “doğru yoldan” sapabilir, bu da ümmetin birliğini ve dayanışmasını bozacak yıkıcı bir etken olabilir. Dahası aşkın tanım gereği bir karşılıklık ve dolayısıyla içinde eşitlik öğesi taşımasıyla tehdit elini iyice güçlendirir. Sonuçta İslam toplumu kendi içinde kadın-erkek hiyerarşisinin keskin sınırlarla belirlendiği, cinsi ayrımı temel alan İslami aileye dayanır. Kocanın karısına duyabileceği “yoldan çıkarıcı” sevgi alanı ciddi bir sorundur. Bundan mütevellit karı ile kocanın aralarında mümkün olduğunca az ilişki <cinsellik dışında> olacak şekilde sınırlar çizilmiştir.
Elbette erkeğin kadına duyabileceği aşkın yaratabileceği tehlikelerden koruma işi sadece ideolojik önlemlerle sınırlı değildir. İslam toplumunun belirgin özelliklerinden biri olan erkeğin çok eşliliği ve erkeğe verilen kolay boşanma hakkı da aynı amaca hizmet eden hukuksal düzlemdeki önlemlerdir. Böylece ailenin temelini bir kadın ile bir erkeğin oluşturması engellenir, bu parçalanma güvence altına alınır. Artık erkek tek bir kadına bağlanmaz, sevgi ve heyecan kapasitesi tek kişide yoğunlaşamaz. Fitne çıkarabilecek kadın önlemi alınmıştır. Mümin için Allah’a ortak koşabilecek bir nesne konumuna düşen kadın sınırlandırılır.
Zati kusur olarak görülen kadının yaratım evrimi, “Kadın kaburga kemiği gibidir. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Eğer ondan faydalanmak istersen, o eğri haliyle faydalanırsın.” hadisiyle pekiştirilir. İbn Hacer Buhari, Nikah 79’dan alınan hadisi şöyle şerh eder, kadın kaburga kemiğinin en eğri yeri olan üst taraftan yaratılmıştır. Eğri olan bir şeyi düzeltmenin yolu ise kırmaktan geçer, o halde erkeğe düşen rol kadını yaratıldığı gibi, eğrisiyle-fitnesiyle, kabul edip yapabileceklerine karşı denetim altında tutmaktır.
Hattabi ise buna şöyle bir açıklık getirir, kadının bu yaratımdaki eğriliği onu eksik kılmaktadır. Aklı ve duygusal eksikliğine karşı erkek sabırlı olmalıdır. Kadının bu doğuştan gelen farklılığı onu doğru yoldan sapmaya karşı denetlenmesi gereken bir özneye dönüştürür.
Kadının dinen de noksan sayılması, evin reisi olan erkeğe kadın üzerinde hak sahibi kılar. Dinsel alanı kapsayan bu hiyerarşik ilişki kadın tarafından da ister istemez içselleştirilir. “Kıyamet gününde kadın evvela namazından, sonra da kocasına itaatinden sorulacaktır.” hadisi kadının girdiği çıkmazın yalnızca bir örneğidir.
Bu dinde noksanlık günümüzde bir örneği olan Homeyni’nin bir baba için en büyük kıvancın kızının ilk adetini “koca evinde” görmesi olduğunu söylemekte; Türkiye’de İslamcıların ünlü isimlerinden biri olan İsmet Özel de İslami ölçütlere sadık kalındığı ölçütte çok kadınlı evliliğin toplum hayatında sakıncalardan ziyade toplumun daha sağlıklı işlemesini sağlar diyerek bu anlayışı pekiştirir. Özel, Kuran’ın hükümlerine uyulmanın önemini zikrederek kadınların noksanlığının altını çizer şu sözleriyle:
“Müslümanlıkta, kadın adet halindeyken oruç tutamaz, Kuran-ı Kerim’i elinde tutamaz, onun için kadınların dini noksan denir. Ben de buna inanıyorum, çünkü inanmak zorundayım. Çünkü Müslüman olmak bu demektir. Ben Allah’a teslim oluyorum. Öte yandan kadının ikinci sınıf olduğunu söylemiyorum. Sadece erkeklerin bir derece üstün olduğunu söylüyorum.”
Yaratılış itibariyle erkeğin bir basamak altında olan kadın, ne dinen tamamlanabilir ne de sosyal hayatında. Baş kaldırmaya en müsait zümre olması da buradan gelmektedir. Ve kendini gerçekleştiren kehanet doğar, dizginlenmeye çalışan kadın dizginlerini koparmak için baş kaldırır, isyan eder ve kaosu yaratır. En çok korkulan şey olan fitne, artık kadından korkulan gücün sağlam ayak sesleridir.
Günümüzde Müslüman toplumların kadınların kendi statülerini değiştirme, kendi hayatları hakkında konuşma çabalarını susturmaları kadının çıkaracağı bu isyanla düzenin iflas etme korkusundan gelir. Çünkü bu isyan bireyselleşme bayrağının asılmasının önünü açar. Kadınların hak talebi birey olarak görülme ihtiyaçlarından gelir.
Yüzyıllar boyunca dinlerce taşınmış olan Havva’nın “ayartıcı kadın” mitosu kolektif bir korkudur. Bu korku hadis şerhleriyle fıkhi birer güvenlik duvarına dönüşmüştür.
İslam toplumu içinde nizamı bozan ateş, yani kadın, ona biçilen kaftanı üstünde taşımak zorundadır. Kadının özgürleşmesi bu bağlamda yalnızca hukuki düzlemde aranan bir hak arayışı değil, kadim fitne etiketiyle sınandığı biyopolitik denetimine karşı ontolojik bir başkaldırıdır.








Yorumlar (0)