Polis memuriyetimden emekli olalı altı yıl oluyor. Nihayet yıllar önce adımı sıraya yazdırdığım huzur evinden haber geldi. “Bir odamız müsait, sizi en kısa zamanda bekliyoruz,” dediler. Haberi aldığım günün akşamı hemen bir bavul toparlayıp, sabah huzurevinde aldım soluğu. İnsan koşa koşa gider mi huzurevine! Piyango kazanmış gibi haber verilince gidiliyor işte. Emekli ikramiyesi ile aldığım evi de çocuklar eşyalı olarak kiraya verecekler. Ben artık dönüşü olmayan bir yola girdim zaten. Ne yapacaklarsa kendileri bilirler. Neyse huzurevine varıp, kayıt işlemlerini tamamladıktan sonra; gençten, boylu poslu bir delikanlı gösterdi odamı. Odamın bulunduğu kat eskiden çatı katı olduğu için bir şekilde restore edip yan yana iki oda sığdırmışlar bu bölüme. “Aman iyi kalabalık sevmem, gelen geçen de az olur daha iyi” dedim. Genç delikanlı da: “haklısınız, asansör var zaten, ilk kat son kat bizim için de fark etmiyor. İhtiyaç duyduğunuzda odanızdaki acil durum ziline basın hemen geliriz, içiniz rahat olsun. Sadece spor olsun diye de olsa merdivenleri kullanmamaya çalışın, projesi bir tuhaf binanın, merdivenleri de çok sıkışık ve dik yapmışlar, başınıza bir kaza gelmesin”dedi. Kendi çocuklarım beni bu kadar düşünmüyor, teşekkür edip cebine de adettendir diye ufak bir bahşiş sıkıştırdım. “Gerek yoktu” falan filan diye geveledi ama hemen arkasından da “hadi hoş geldiniz, iyi istirahatler diyip çıktı gitti odadan. Haklı tabi, sağ sol her yer yaşlı, sorunlu insan, iyi dayanıyorlar yine…
Tam bavulumu boşaltıp camın önündeki koltuğa kendimi atmıştım ki! Tak! tak! tak! diye kapım vurulmaya başladı. Evet çalmak değil bu, insan elinden farklı bir şey. Polis önsezileri ile baston olabileceğini hemen tahmin ettim tabii. Yorgunluk bir yandan, yaşlılık bir yandan aheste gidip açtım kapıyı. Karşımda kül rengi gri saçlı, şişe camı gibi kalın gözlüklü, kambur, yüzü buruş buruş bir kocakarı. “Betül Hanım yok mu?” dedi. “Betül Hanım mı? Yok ben bu odaya yeni yerleştim. Herhalde benden önce falan kalan birisini soruyorsunuz.” dedim. “Allah Allah, nereye gitti ki dedi. Odasını değiştirdiler herhalde? Neyse bir beş dakika geçeyim de soluklanayım, siz de hoş geldiniz” dedi. Misafir sevmem, kendi kendini davet eden misafiri ise hiç sevmem ama laf anlatmak ayrı dert… neyse geçti içeri iki sandalyeden birisine oturdu. İkram desen odada hiç bir şey yok. Odaya istesem daha henüz yol yordam bilmiyorum. Neresi aranır, nasıl aranır, hangi numara aranır, uğraşasım da yok. Çok yüz vermem gider zaten deyip geçtim karşısına. “Adın ne senin?” dedi. “Kamil,” dedim. Benim herifin ismi de Kamil’di toprağı bol olsun” dedi. Sadece isim benzerliği için şükredip “Allah rahmet eylesin” dedim. “Madem Betül Hanım yok, ben kalkayım” dedi. Tövbe estağfurullah. Kafa çatlak herhalde. Aman bana ne diyip laf kalabalığı da yapmadan “siz bilirsiniz” dedim. Hiç laf etmeden sessiz sessiz benim odamdan çıkıp yandaki odaya girdi. Böylelikle oda komşumla tanışmış oldum.
Gece; uzun zamandır bekleyip de sonunda yerleştiğim odamın huzuruyla, huzurevi ismine yakışır şekilde, huzurlu bir uyku çektim. Sabah yataktan kalkıp hem çişimi yapayım hem de elimi yüzümü yıkayım diye tuvalete gidiyordum ki… yine aynı bastonun tak! tak! tak! sesi. İki arada bir derede kaldım. Hangisine gideyim derken, ne akla hizmet bilmiyorum kapıya gittim. Kapıyı açtığımda sürprize yer bırakmayacak şekilde müstakbel komşum karşımda duruyordu. Daha ben ağzımı açmadan “Betül Hanım yok mu?” dedi. Sanki dün konuşulanlar hiç yaşanmamış gibi. O an emin oldum ki bunun kafa gidik. Kibarlık etsen boş, ne yediğini hatırlar ne sıçtığını! Ne cevap vereceksin. Sinirlendim. “Yok o öldü! Benim bu oda, ben kalıyorum artık” dedim. Sanki dediğimi aklında tutacakmış gibi. “Aa nasıl olur? Daha dün ne güzel muhabbet etmiştik” dedi. Şimdi kalkıp dünü anlatsam boş, merhamet göstersem boş. Bir cevap vermek lazım, adet yerini bulsun diye “Ölümlü Dünya hanımefendi, bugün varız yarın yokuz, iyi günler” diyip kapıyı da suratına çarpar gibi değil ama bir müddet yüzüne baktıktan sonra yavaşça kapattım. Tekrar çalar mı diye kısa bir müddet kapının önünde bekledim. Baktım o da kısa bir süre sessiz kapının diğer tarafında durup, durumu idrak ettikten sonra aheste aheste odasına gidip kapısını kapattı. Ne çişimi yapasım kalmıştı ne de yüzümü yıkayasım. Üzülmüştüm üzülmesine ama huzur evinde de huzur bulamayacaksam, böyle giderse belamı bulacaktım. Bugün de böyle düşüncelerle geçti. Ertesi sabah henüz uyanmamıştım ki “Tak! Tak! Tak” sesiyle uyandım. O sinirle yatağımdan fırladım. Terliğimin birini ayağıma geçirdim, diğerini ayağıma geçirirken ayağımdan fırladı, bir yandan kapıya yürüyorum, “hay lanet olsun” dedim, bir ayağım çıplak yere basarak açtım kapıyı, bastım fırçayı. “Betül Hanım yoook” diye bağırdım. “Geberdi, öldü o öldü, tamam mı?” dedim. Belki kafasının çalıştığı bir ana gelir de anlar dedim. Uzun uzun yüzüme baktı. Gözlerini kıstı. Anladı herhalde, dedim. Anlık bir vicdan azabı içime oturuyordu ki… “Allah Allah, nasıl olur? Daha dün ne güzel muhabbet etmiştik” dedi ve benim bir şey dememe gerek kalmadan döndü arkasını odasına gitti. Sinirimden duramıyordum. Çıktım kapının önüne ne yapacağımı bilemez halde sağıma soluma bakıyorum. Gittim merdivenlerin oraya, derin derin nefes alıp veriyorum, bir yandan günler böyle nasıl geçecek diye kara kara düşünüyorum, bir yandan gözüm basamaklarda. Şeytan at kendini şuradan aşağı diyor… derken. Şeytan aslında çok da mantıksız bir şey söylemiyor ama yanlış kişiye söylüyor dedim. Başımı çevirip polisliğin verdiği tecrübe ile bulunduğum kata şöyle bir göz gezdirdim. Bizden başka kimse yok bu katta. Kamera falan da görmedim. Genç delikanlı “merdivenlerden uzak dur amca” gibi bir şeyler demişti. Demek ki geçmişte acı tecrübeler yaşanmıştı. Odama girip, kapımı kapattım. Yatağıma oturdum. Bir yandan sinirden ayağımı sallayıp bir yandan kötü kötü düşüncelerle savaşıyordum. Mesleğe başladığım ilk yıllarda; Asım Komiser diye bir amirim vardı, o geldi aklıma. Bana “Suç ve Ceza” diye tuğla gibi bir kitap vermişti.Her mesleğe yeni başlayana verirmiş. Kitap okumayı seven değişik bir adamdı. “Oku bunu, masumu savunduğun gibi gün gelir bir suçluyu da anlaman gerekir, benim başıma geldi, bazısı ölmeyi hak eder!” dedi. Kafamı allak bullak etmişti. Nasıl böyle konuşur, kitap okuyan adam buna nasıl inanır falan diyordum ama kitabı okuyunca ne demek istediğini anladım. Haftalar da sürse okudum. Dediği gibi meslek hayatım boyunca lazım falan olmadı. Elimize geçen herkes bize göre suçluydu, suçlulara göre hepsi masum. Bizim işimiz dilekçe yazmak. Gönderdik hepsini Hakime. O kadar okumuş O karar versin. Günahı, vebali O’nun boynuna olsun dedik.
Kitaptaki o adam gibi böyle düşüncelerle boğuşacağım nereden aklıma gelirdi. Gözlerimi çaktım tavana. Yıllardır karşılaştığım kötü olayları, cinayet mahallerini, suçluları, onların anlattıklarını, yaptıklarını, karakolda ağlayanları, bağırıp çağıranları düşünüyorum. Şimdiye kadar nasıl dayanmışım, nasıl delirmemişim, nasıl çıldırmamışım. Belimde silahla dolaştım yıllarca, hiç birisini vurmam gerekmedi. Mayın tarlasında mayınlara basmadan ayakta kaldım. Ta ki bugüne bakar. O kadar kötü olayın yaşandığı bir karakolda şeytana uymayan ben; şimdi adı huzur evi olan bir yerde huzursuzum.
Kabuslarla geçen, uyur uyanık, sinir bozucu bir geceden sonra sabah ezanıyla uykuya geçmiştim ki… ne kadar uyudum bilmiyorum! Yine o ses… “Tak! Tak! Tak!” Bekledim, gitmedi. Daha şiddetli vurmaya başladı. “TAK! TAK! TAK” Şimşek gibi yerimden fırladım. Bir hışımla açtım kapıyı. Burnumdan hızlı hızlı soluk alıp veriyorum. Aynı kıyafetler, aynı surat, aynı mimikler, aynı cümle… “Betül Hanım yok mu?” Hitler gibi hızlı ve keskin, sert bir hareketle kolumu kaldırıp merdivenleri gösterdim. “Orada!” dedim, “merdivenlerin orada!” Yine kıstı gözlerini, muhakeme eder gibi bir bakışla, “teşekkür ederim, bir bakayım” dedi ve merdivenlere doğru yürümeye başladı. Arkasından nefret dolu gözlerle bakıyorum. Bunca sene sonra, böyle bir meslekten kazasız belasız emekli olup, hiçbir vukuata karışmamış, sicili tertemiz olan ben… Matadorun tuttuğu kırmızı beze koşan bir boğa gibi, burnumdan sinirden buhar saçarak, öfkeyle kapımın önünden fırladım. Kendimi beton gibi sert ve ağır hissediyordum. Ona yaklaştığımda, tam da merdivenlerin başındaydı. Bir arabanın yayaya çarptığı gibi arkasından vücudumu ona çarpıp geçtim. İttirmedim. Sonra durdum ve dinledim. Bastonun tangır tungur çarpma sesini, kırılan kemik seslerini, gözlüğünün camının çatlama sesini, vücudunun basamaklarda yuvarlanırken çıkan sürtünme sesini ve neredeyse ruhunun vücudundan çıkışının bile sesini duydum. Bir tek şey duymadım. O da ağzından bir tek “gık” bile çıkmadı. Çok kısa bir an yüzüm asansöre dönük sessiz kaldım. Sesler kesilince, merdivenlerden aşağı dahi bakmadan, odama geçip yattım.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, kapım çaldı. Bu sefer hızlı ve seri. “TAK, TAK, TAK, TAK” Yerimden hızlıca fırlayıp, neler olduğunun merakı içinde açtım kapıyı. Beni odama yerleştiren delikanlı. “İyi misiniz?” dedi. “Hayırdır” dedim. Yaşlı kadının cesedi, merdivenlerin dikliğinden bir alt kata kadar yuvarlandığı için koşuşturmaca ve telaşın sesleri benim odamdan duyulmamış meğersem. Delikanlı tüm olan biteni anlattı. Yaşlı kadının merdivenlerden kazayla düşüp yuvarlandığını, beni uyardığı gibi onu da aslında zamanında uyardığını ama -vicdanını rahatlatırcasına- kadının alzheimer hastası olduğu için bunu unutmuş olabileceğini ve bunun bedelini ağır bir şekilde ödediğini söyledi. Kimse bunun bir cinayet olabileceğini düşünmemişti. Burası bir huzureviydi. Buraya insanlar ölmeye gelirdi. Burada ölmek normaldi. Zaten uzun yaşamlar burada hoş karşılanmazdı. İnsanlar burada ölmeyip de ne yapacaktı. Buraya yaşlıların yakınları onların iyi olduğunu duymaya değil; durumunun kötü olduğunu ve çok yaşamayacağını duymaya gelirlerdi.
Delikanlıya çok üzgün olduğumu, aynı şeyin benim başıma gelmemesi için çok dikkatli olacağımı, beni bilgilendirdiği için memnun olduğumu söyleyerek odama geçtim. Tuhaf bir şekilde gülesim vardı. Sesimi duymayacak olsalar kahkahalar atacaktım. Tabii ki mutlu falan değildim. Sinirlerim bozuktu. Devamlı ellerimle saçlarımı karıştırıyor, yüzümü tokatlıyor ve bitlenmiş gibi kaşınıyordum. Nasıl oldu bilmiyorum, uyumuşum. Hem de çok derin. Sabah şu sesle uyandım. Bu sefer baston çarpma sesi değildi. Bir el nazikçe kapımı tıklatıyordu. Merakla kalktım açtım. Zeki Müren’in saçlarına benzeyen, kalın çerçeve gözlük takmış, boynunda fuları, emekli öğretmen tipinde yaşlı bir kadındı. “Merhaba” dedi. “Merhaba dedim. “Ben yeni yan komşunuzum” dedi. “Aa öyle mi memnun oldum, benim adım Kamil” dedim. “Memnun oldum ben de Betül” dedi.








Yorumlar (0)