Janset Karavin
@Odo Nine
0 Takip1 Takipçi
0 Puan
FarukGazel
,,,
Akış
Kitaplarım
Alıntılar
İncelemeler
Okuma Durumu
Yazıları
Hakkında
Medya
Topluluklar
Çok Da…
Doktordan çıktım, Alsancak İskelesine doğru çekti beni kokusu denizin. Ağlaya ağlaya yürüdüm kalabalık bir kuytudan. Karşıdan karşıya geçerken arabalara yol vermedim, üstüme üstüme yürüyenlere aldırış etmeyip omuz da yedim, attığım da oldu.
İki sarhoş tartışıyordu Kordon’da hararetle babalık odur budur, yok sen ne anlarsın babalıktan, bak ben anlataca’m, dinle babalık neymiş falan festekiz, seslendim öteden, “Ateş var mı babalık?” Kalktılar, ceplerini karıştırdılar, buldular. Dört kol, dört bacak bir insan edemeye debelene yanıma gelip yaktılar cigaramı. Birer dal da onlara verdim isteyince, “Nazik için haa,” dedim, “kaliteli orospu cigarasıdır!” Gülüştüler. Şarap uzattılar, “Siktirin lan!” dedim, gülüştük, yolumuza gittik.
Hesap ettim; var yirmi, yirmi beş adım. Az değil. Evrende yirmi beş adım. Diklemesine hem de, İzmir’in dağları gibi çiçek çiçek patlayan yirmi beş koca adım. Kararlıyım, yürüyorum üstüne körfezin, kıpırdamıyor bile, tınmıyor âdi.
Bir ara soyunup mu atlasam diye düşünüyorum, ama soğuk diyorum hava. Ee, n’olmuş, üşütür müsün? Salak karı! Elbiselerle daha iyi hem; ağırlık yapar, dibe çeker. Yetmiyor, üstüne derin midir yeterince acaba diyorum kendi kendime, hakikaten salağım…
Kıyıdaki duvara boydan boya oltaları dayamış dayılar laflıyorlar; rüzgâr çalıp uçuruyor, yalıları aşırıp şehrin gürültüsüne savuruyor sözcüklerini.
Ben yürüyorum. Saymıyorum adımlarımı, kavgada yumruk sayılmaz. Az kaldı, geliyorum. Derken iki üç adım kala biri bağırıyor arkamdan, “Duur! Atlama, dur!” Çivi gibi çakılıyorum olduğum yere. Nefes nefese gelip, “Bi’dal daha versene be, güzel cigaraymış,” diyor babalık. Paketi veriyorum. Dönüp gidiyorken, durup, dönüyor, “Atlama ha,” diyor, “Üzülürüm… Benim de kızım var, babayım ben, baba! Hem de kız babası; kolay değil…” Gözbebeklerinde izliyorum, filmlerdeki gibi, “Müjdemi isterim, kızınız oldu,” diyen hemşireyi.
“Babasın demek. Kıçımın babası! Sen kızını bırakıp gitmeyi seçmişsin, babam da beni seçmedi,” diyorum sarhoş babalığa. İki karış olmuş sakallarını kaşırken başını yana eğip söylediğimi anlamaya çalışan bir sokak köpeği gibi bakıyor. “Beni seçmedi diye üzülmüştüm o zamanlar. Ablamı seçti gerçi; tıpkı bendi o da sonuçta; saçları, gözleri, burnu, hatta duruşu, yürüyüşü, oturup kalkışı, saçını kulağının arkasına atışı bile tıpkı bendi ama buna üzülmeli miydim yoksa sevinmeli mi, bilemiyordum. Kafam çok karışıktı. Ablamdan nefret ediyordum. Saçlarını yaktım! Bana benzemesini istemiyordum. Yüzü de yanmıştı biraz,” dedim bir elimle yanağımı okşayarak, “Artık onu beğenmeyecekti babam, beni seçecekti; zaten o sadece benim bir benzerimdi. Tıpkı ben ama bir ‘ben’ değildi. Seçmedi, babam beni gene seçmedi. Onu seçti.”
Nasıl tepki vereceğini, ne diyeceğini bilememişti babalık, artık gözümün içine bakamıyordu. Rolünü hemen benimsemiş, kendinden soyunup temsili babam oluvermiş, utanıyordu. Bakamıyordu yüzüme. Babam bakardı, bakmıştı hep, hatta bir keresinde onun üzerine çıkmış debelenirken kapı aralığından izlediğimi fark edince itip bırakmıştım, açılsın diye kapı. Onu seçmiş ama bir aygır gibi solurken bana bakarak…
Hepimiz biliyorduk babamın kimi seçtiğini; o, ben, annem. Ben ne yapacağımı bilemiyordum. O ne hissediyor bilmiyordum ama annem suskunluğu dışında bize hiç benzemezdi; saçları benzemezdi, kaşı gözü, bakışı, hiçbir şeyi; o her zaman ne yapacağını bilir, yapardı üstelik. Gene bildi, intihar etti. Yatak odasındaki küçük balkonun çamaşır demirlerine astı kendini çarşafla. Okuldan dönüyorduk. Onunla yürümezdim, ondan hiç değilse bir sokak önde yürürdüm ben; ucunda evin bulunduğu sokağa girer girmez gördüm sallandığını. Orada ne kadar öylece kalakaldım bilmiyorum ama o da geldi, yanımda durdu, annemi gördü, gözünü kırpmadan baktı. Sonra dönüp bana baktı, bakıştık ve sustuk. Hep yaptığımız gibi.
Zaman aktı, artık annem yoktu, babam hep onu seçti. Annemden sonra da onu seçti. Artık yatak odasına gidiyordu gizlice geceleri; bazı sabahlar kendi yatağına geri bile dönmüyordu artık. Onu öldürmek istiyordum.
Bir filmde izlemiştim; kadın, kendisini aldatan kocasının yemeğine zehir katıp öldürüyordu. Zehir; bunu epeyce düşündüm. En sevdiği yemeği yapacaktım, en sevdiği salatayı, en sevdiği tatlıyı ama hiçbirini bilmiyordum. Sorarsam kuşkulanabilirdi ama başka seçeneğim de yok gibiydi. Bir an evvel öldürmek istiyordum onu. Ben her akşam yemeğinde yemek-iştah gözlemleri yapıyordum ama…
Benden önce davrandı, 18’ine bastığı günün akşamı babamı zehirleyerek öldürdü.
Lafın neresini konuşmuş, neresini düşünmüştüm bilmiyordum ama babalık, bakışları yerde, karşımda dikilmiş ağzında bir şeyler geveliyordu. Kulak kesildim nasıl yaptığımı bilmeden; denizin, seyyar satıcıların, koşuşturan çocukların, balıkçı dayıların, denizin, şehrin sesi kısıldı, babalık, “Hay babanın şarap çanağına!” dedi öfkeli, elindeki şarap şişesini uzattı. Alıp kafaya diktim, bitirdim, boş şişeyi geri uzattım. At gitsin gibilerinden bir hareket yapınca, öylece bırakıverdim elimden. Şişe kırıldı, kimse dönüp bakmadı. Bakmamıştır yani. Ne diye baksındı ki? Zaman bal kıvamında süzülüyordu zaten, kapladı bizi, etrafımıza yürümeye başladı ağırdan. “Benim hiç babam olmadı,” dedim, “Kocam mocam da olmadı,” dedim. Babalık kafasını yerden kaldırmadan, “Atlamazsan senin de!..” diye mırıldandı ama bu kez şefkatle.
Öylece dikilmiş, yapış yapış ağlıyorum. Birkaç adım var aramızda ama deniz hâlâ tınlamıyor. Evren küçülüyor küçülüyor, küçülüp cebime giriyor; sıkıyorum avucumda. “Birinci evre ne yazık ki, lenf bezlerine bile sıçramış. Komple alacağız yumurtalıkları, rahmi… Ne varsa… Tedaviyi kabul etmezseniz bu, sizi öldürebilir. Tedavi olumlu sonuç verirse beş, hatta kim bilir, on yıl daha bile yaşayabilirsiniz,” diyor doktor buz gibi. Uzunca bir sessizlik oluyor, doktor yanı başındaki pencereden dışarı bakıyor kafasını çevirip. Ben de bakıyorum. Karşı binada genç bir adam, kadına sarılıyor, öpüşüyorlar. Doktor gülümsüyor. “Ben hiç âşık olmadım,” diyorum, siliniyor gülümseyişi, yeni bir şeyler görmüş gibi önündeki bilgisayar ekranına bakıyor. Gözlüklerini çıkarıp katlıyor, ceketinin ön cebine koyuyor. Kalkıyorum. Nasıl çıktım muayenehaneden, nasıl indim onca katı, sokağa ne ara çıktım bilmiyorum. Alsancak İskelesine doğru çekiyor beni kokusu denizin. Ağlaya ağlaya yürüyorum kalabalık bir kuytudan. Karşıdan karşıya geçerken arabalara yol vermiyorum, üstüme üstüme yürüyenlere aldırış etmeyip omuz da yiyorum, attığım da oluyor…
“Çok da amımdaydı!” diye bağırıyorum alev alev.
“Çok da aaa, mım, daaaaay, dııııı!” Kahkahalarla gülüyorum, “Hahaha hahha haa!”
Rüzgâr ağzımdan kapıyor harf harf, ses ses, iyice bir karıştırıp bulamaç yapıyor hepsinden güzelce, uçurup aşırıyor yalıların üstünden, şehrin dört bir yanına; Kadifekale’ye, Göztepe’ye, Varyant’a, Âşıklar Yolu’na, Günbatımı İskelesi’ne, Kemeraltı’na, Karantina’ya, Asansör’e, dört eksik kalır, binbir yana, hatta Buca’ya ve dahası üfürüp tee Karşıyaka’ya, daha kim bilir nerelere serpiştiriyor küllerimi.
Babalık ekürisini de çağırıyor, diziliyoruz duvar dibine Körfeze karşı, avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz, “Daa aay haad aaaah çok ahha mım hah daaaa ay aha!”
heart
2 kişi
Şiirlerimden bestelediğim şarkılardan biri Theodor. Birçok müzik platformunda albümün tamamını dinleyebilirsiniz.
Odo Nine
0:00
0:00
heart
4 kişi
Bildirimleri Aç Evet Aç!