

https://www.youtube.com/watch?v=Em3tj3lZGJE&list=RD6NeI3EG_sk8&index=5

Neye ihtiyacın olduğunu bilmiyorken karanlık nasıl da boğucu. Gözyaşların neden durmuyor? “Ağla, ağlamak güzeldir sonradan gelecek gülümseme için yüzü temizler.” Fakat.. “Küle yağan yağmurun gökkuşağı olmaz.” diyordu bir adam.
Bir muhabbete susamış sanki kalbin. Zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmeyecek bir muhabbet. Zamandan ve mekandan uzak.
Yorgun? Hayır yorgun değilsin. Uzaksın. Şarkılar keyif vermiyor. Kitaplar eski dostlarını bir türlü kabullenemiyor. Ya da sen onların içinde bir yabancısın ne fark eder? Hayalin buzdan bir kalkanla koruyor kendini bu serin uzaklıktan. Korkuyor. Ve seni dahi içeri almıyor.
Çaysız sohbet olmaz derdin ya, işte bir bardak çay. Muhtemelen yine soğuyacak. Konuşsana.. nereye kayboldu sözlerin. Burada olsan, konuşur muydu gözlerin?
Muhabbet, bir posta güvercininin aylar öncesinden sana getirmek için yola çıktığı mektup. Bir pencere önünde bekliyorsun. Askerdeki sevdiğinden haber bekleyen kızlar gibi bekliyorsun. Neden hâlâ gelmedi? Yolunu mu kaybetti? Yoksa, gideceği yer çok mu uzak?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için, gidecek yer ne kadar uzak olabilir?

- Biz hangi milletteniz, deyince her kafadan bir ses çıktı: - Biz Türk değil miyiz? deyince de hemen: - Estağfurullah!... diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. "Estağfurullah" diye cevap verenlerin görüşüne göre, Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama, onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı.










