SPOİLER!!!Aslında bu kitabı okuma serüvenim tamamen tesadüf eseri başladı. Notre Dame’ın Kamburu’nun tiyatro olarak sahneleneceğini öğrendim. Gösteriye bilgisiz gitmek istemediğim için kitabı sipariş ettim. Fakat hayatın küçük aksilikleri devreye girdi. Kargo geç geldi, iş yoğunluğu arttı ve sonunda tiyatro tarihini kaçırdım. O an kitabı rafa kaldırdım. Aradan zaman geçti. Yoğunluğum azaldığında yeniden elime aldım. Belki tiyatroyu kaçırmıştım ama bugün dönüp baktığımda iyi ki kitabı okumayı ertelememişim diyorum. Çünkü Victor Hugo bana yalnızca bir hikâye anlatmadı; insanın güzelliğe, çirkinliğe, adalete, dine, aşka ve merhamete bakışını sorgulattı. Klasik eserlerde beni her zaman düşündüren ortak bir anlatım biçimi vardır. Yazarlar çoğu zaman hikâyeye asıl kahramanla başlamaz. Önce bambaşka bir karakter çıkar karşımıza. O karakteri takip ederiz, onun hayatına girdiğimizi sanırız. Ardından hikâye yavaş yavaş başka insanların etrafında örülmeye başlar. Diğer klasikleri okurken “Asıl hikâye ne zaman başlayacak?” diye düşünürken aşırı sabırsızlanırdım. Bir an önce ana karakterin hikayesine geçsin diye. Fakat burda öyle olmadı. Roman Gringoire ile başladı. Ana karakter olmadıgını biliyordum fakat katmalı ve yumuşak bir geçişle ana karaktere çok güzel bağlandı. Hugo bunu önce Gringoire’un hikayesine bizi dahil ederek yaptı. Roman açılışını Gringoire’un tiyatrosuyla yaptı. Tiyatro iki ana sebepten bölünüyor. İlkinde halk “En çirkin insanı seçelim.” diyerek Quasimodo’yu sahneye çıkarıyor. İkincisinde ise Esmeralda meydana geliyor ve herkes onu izlemeye başlıyor. İşte burada Hugo bana göre romanın tamamını tek sahneye sığdırıyor. Bir tarafta insanın bakmaya bile cesaret edemediği kadar çirkin görülen Quasimodo… Diğer tarafta ise gözlerini ayıramadığı kadar güzel Esmeralda…İnsanlar ikisine de aynı sebeple bakıyor. Merak ettikleri için. Biri nefret uyandırdığı için dikkat çekiyor. Diğeri hayranlık uyandırdığı için. Quasimodo ve Esmeralda arasındaki ilişki elbette bununla sınırlı kalmıyor. (Gringoire sahnesine dahil olmak gibi dünyaya gelişlerinde de aralarında bir bağ oluyor.) Burada Gringoire’ın önemi de ortaya çıkıyor. Eğer hikâye doğrudan Quasimodo’nun gözünden başlasaydı onu acıyarak okuyacaktık. Esmeralda’nın gözünden başlasaydı yalnızca onun masumiyetini görecektik. Fakat Gringoire ikisini de dışarıdan izleyen biridir. Ne Quasimodo kadar dışlanmıştır ne Esmeralda kadar hayranlık görmüştür. Bu yüzden okur olarak biz de önce gözlemci oluruz. Victor Hugo bizi yargıç değil, tanık yapıyor ve bence romanın en güçlü tercihlerinden biri de tam olarak bu. Roman ilerledikçe Gringoire artık yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkar ve olayların tam merkezine yerleşir. Tiyatro sahnesinde uzaktan izlediği iki insan, artık onun kaderini değiştirecek kişilere dönüşür. Esmeralda’yı merak eder. Onu takip eder. Takibi sırasında ise Quasimodo’nun Esmeralda’yı kaçırmaya çalıştığı ana şahit olur. Burada ilk bakışta klasik bir kahramanlık hikâyesi izlediğimizi düşünürüz. Gringoire, Esmeralda’yı kurtarır. Quasimodo yakalanır. Esmeralda kurtulur. Fakat Victor Hugo hiçbir zaman olayları yalnızca görünen yüzüyle anlatan bir yazar değildir. Çünkü kısa süre sonra roller değişir.(Kitapta en sevdiğim kısım bu neredeyse herkesi iki farklı zıt rolde görebiliyoruz.) Bu kez Gringoire sokakta avare avare dolaşırken “Mucizeler Mahkemesi” olarak bilinen, toplumun dışına itilmiş insanların kurduğu düzende yargılanır. Suçu yoktur. Kim olduğunu bile anlatamaz. Yalnızca yabancıdır. “Ve idama mahkûm edilir. Tam ipin boynuna geçirileceği sırada onu kurtaran kişi Esmeralda olur. Birkaç sayfa önce Gringoire, Esmeralda’nın hayatını kurtarmıştı. Şimdi ise Esmeralda, Gringoire’nın hayatını kurtarır.Roman boyunca dikkatimi çeken şeylerden biri de buydu. Victor Hugo’nun dünyasında hiçbir iyilik tek taraflı değildir. İnsan bazen kurtarandır.Bazen kurtarılandır. Hayatın dengesi de belki tam olarak budur. Esmeralda, Gringoire ile yalnızca kâğıt üzerinde evlenmeyi kabul eder. Bu gerçek bir evlilik değildir. Bir insanı yaşatabilmek için yapılan bir fedakârlıktır. İşte Esmeralda’nın karakterini ilk kez burada gerçekten tanımaya başlarız. O yalnızca güzel değildir; aynı zamanda vicdan sahibidir.Fakat beni roman boyunca en çok etkileyen sahne bunlardan biri olmadı. Beni en çok etkileyen bölüm Quasimodo’nun yargılanmasıydı. Quasimodo, Esmeralda’yı kaçırmaya çalıştığı gerekçesiyle cezalandırılır. Meydanda kırbaçlanır. Herkes onu aşağılar. Hakaret eder. Taşlar. Saatlerce güneş altında susuz bırakılır. Sonunda yalnızca tek bir şey ister. “Su…” Ne özgürlük ister. Ne affedilmeyi ister. Ne de acınmayı.Yalnızca bir bardak su ister.Fakat meydandaki insanların hiçbiri ona su vermez. Çünkü onlar için Quasimodo insan değildir. İşte tam o sırada kalabalığın arasından Esmeralda çıkar.Yaklaşır. Elindeki suyu Quasimodo’ya uzatır. Roman boyunca belki de en kısa süren sahnelerden biridir bu. Ama bana göre bütün romanın ağırlığını taşıyan bölüm tam da burasıdır. Çünkü Quasimodo ilk kez bir insan tarafından insan yerine konulur. Bir bardak su… Belki dışarıdan bakıldığında önemsizdir ama Quasimodo için o bardak su, hayatında gördüğü ilk merhamettir. Romanın sonunda Esmeralda’yı neden kurtardığını söylediğinde verdiği cevap bu yüzden çok anlamlıdır. “Bana bir bardak su vermiştin.” Aslında Hugo burada çok büyük bir gerçeği anlatıyor. İnsanların hayatını değiştiren şeyler çoğu zaman büyük kahramanlıklar değildir. Bazen küçücük bir iyilik, yıllarca unutulmayan bir sevgiye dönüşebilir. Belki de Quasimodo, Esmeralda’ya o gün âşık olmadı. Belki ilk kez o gün insan olduğunu hissetti. Bazen insan, kendisini insan gibi hissettiren kişiyi ömrü boyunca unutamaz. Romanın beni en fazla düşündüren bir o kadar da trajikomik olan diğer kısmı ise mahkeme sahnesiydi. Quasimodo sağırdır. Yıllarca çanların arasında yaşadığı için artık hiçbir şeyi duyamaz. Mahkeme boyunca kendisine sorulan soruları işitmez. Doğru cevap veremez. Kendini savunamaz. Fakat asıl trajedi bundan sonra başlar. Mahkemenin hâkimi de sağırdır. Kâtip defalarca Quasimodo’nun sağır olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak hâkim de duymadığı için bunu anlayamaz. İlk okuduğumda bu sahneyi yalnızca trajikomik bulmuştum. Fakat biraz durup düşündüğümde Victor Hugo’nun aslında çok daha büyük bir şey anlattığını fark ettim. Biz çoğu zaman empatiyi aynı acıları yaşamış insanlar arasında kurulan doğal bir bağ gibi düşünürüz. Oysa Hugo bunun doğru olmadığını gösteriyor. Çünkü aynı yaraya sahip olmak, aynı acıyı anlayacağımız anlamına gelmiyor. Victor Hugo’nun en büyük başarısı bana göre yalnızca trajik bir aşk hikâyesi yazmış olması değildir. O, tek bir karakter etrafında dört farklı insanın sevgisini inceleyerek bize insan ruhunun dört farklı yüzünü gösteriyor. Bu dört kişi; Gringoire, Quasimodo, Claude Frollo ve Phoebus’tur. İlk bakışta hepsi Esmeralda’yı seviyor gibi görünür. Fakat roman ilerledikçe aslında hepsinin sevdiği şeyin farklı olduğunu fark ederiz. Gringoire: Minnet ile Aşk Arasında Kalan Adam Gringoire’ın Esmeralda’ya olan sevgisi bana hiçbir zaman büyük bir aşk gibi gelmedi. Daha çok hayranlık ve merakla başlayan, ardından minnet duygusuyla devam eden bir bağ gibiydi. Esmeralda onun hayatını kurtarır. Onunla yalnızca kâğıt üzerinde evlenmeyi kabul eder. Gringoire bunu hiçbir zaman zorlamaz. Belki de Esmeralda’yı gerçekten sevmiştir. Fakat onun sevgisi fedakârlık gerektiren noktalarda hep geri planda kalır. Bunun en çarpıcı örneği ise Djali’dir. Esmeralda’nın keçisi… Roman boyunca Gringoire’nın keçiye gösterdiği ilgi bazen Esmeralda’dan bile fazladır. İlk okuduğumda bunu garipsemiştim. Sonra dönemin şartlarını düşündüm. O çağda yalnızca insanlar değil, hayvanlar bile cadılıkla suçlanarak idam ediliyordu. Gringoire bunu biliyordu. Bu yüzden Djali için gerçekten korkuyordu ama yine de beni düşündüren şey şu oldu: Esmeralda idama giderken Gringoire’nın ilk aklına gelenlerden biri yine keçiydi. Bu bana insanın bazen en büyük acılar karşısında bile kendi önceliklerinden vazgeçemediğini düşündürdü. Phoebus: Güzelliği Seven Adam Phoebus ise roman boyunca beni en çok hayal kırıklığına uğratan karakterlerden biri oldu. Çünkü Esmeralda onu gerçekten seviyordu. Masumca…Hayatını onunla kurabileceğini düşünerek… Fakat Phoebus’un sevgisi bana göre Esmeralda’nın kendisine değil, güzelliğine duyduğu geçici ilgiden ibaretti. Claude Frollo tarafından bıçaklandıktan sonra hayatta kalıyor. Artık her şeyi değiştirebilecek bir fırsatı var. Çıkıp gerçeği söyleyebilir. Esmeralda’yı kurtarabilir. Onun suçsuz olduğunu haykırabilir ama hiçbirini yapmıyor. Sessiz kalmayı seçiyor. Sonra da başka biriyle evleniyor. İşte tam burada anlıyoruz ki bazı insanlar âşık olmaz. Aşk sorumluluk ister. Phoebus bunu hiçbir zaman göze alamıyor. Claude Frollo: Sevgi Değil, Saplantı Roman boyunca beni en fazla düşündüren karakter ise Claude Frollo oldu. Çünkü Victor Hugo kötü bir karakter yazmıyor. Trajik bir karakter yazıyor. Frollo, yıllarını dine adamış bir adam. Quasimodo’yu evlat edinmiş. Onu toplumun elinden almış. Kardeşini büyütmeye çalışmış. İlk bakışta iyi biri gibi görünüyor. Sonra Esmeralda’yı görüyor ve hayatındaki bütün düzen bozuluyor. İşte burada Hugo çok cesur bir şey yapıyor. Bize aşkın insanı yüceltebileceği gibi çürütebileceğini de gösteriyor. Frollo’nun hissettiği şey bana göre aşk değil. Sahip olma arzusu. Esmeralda’nın mutlu olması onu ilgilendirmiyor. Yalnızca kendisiyle olması gerekiyor. Onun için dua ediyor. Onu kurtarmaya çalışıyor. Fakat bütün bunların sebebi Esmeralda’nın yaşaması değil. Kendisine ait olması. Beni en çok etkileyen iç konuşmalarından biri şuydu: “Onu Phoebus’un kollarında mı görmek daha acı verir, yoksa darağacında görmek mi?” Bu cümle bana aşkın nasıl saplantıya dönüşebileceğini gösterdi. Çünkü gerçekten seven insan sevdiğinin mutluluğunu ister. Saplantılı insan ise sevdiğinin yalnızca kendisine ait olmasını ister. Frollo tam da bu yüzden romanın en korkutucu karakteri oluyor. Çünkü kötülüğü nefretinden değil… Sevdiğini sandığı şeyden doğuyor. Quasimodo: Karşılık Beklemeyen Sevgi Roman bittiğinde geriye dönüp baktığımda aslında kitabın kahramanının Esmeralda değil, Quasimodo olduğunu düşündüm. Çünkü değişen tek karakter o. Başlangıçta toplumun nefret ettiği bir insan. Sonunda ise bir okur olarak en çok sevdiğim karakter… Bunu değiştiren şey ise yalnızca bir bardak su. Quasimodo Esmeralda’yı kurtarıyor. Notre Dame’ın duvarlarının ardına saklıyor. Onun rahat uyuyabilmesi için sessizce nöbet tutuyor. Onu rahatsız etmemeye çalışıyor. Korkutmamaya çalışıyor.Üstelik Esmeralda hiçbir zaman ona âşık olmuyor. Bunu Quasimodo da biliyor ama yine de vazgeçmiyor. İşte burada ilk kez gerçek sevginin nasıl bir şey olduğunu görüyoruz. Sevmek… Karşılık beklemek değildir.… Bence Quasimodo’nun sevgisini diğer üç karakterden ayıran en büyük şey buydu. O, Esmeralda’yı elde etmek istemedi. Sadece yaşamasını istedi ve belki de bu yüzden romanın en güzel insanı, en çirkin görünen karakter oldu. Buraya kadar yazarken fark ettim ki Victor Hugo aslında bize tek bir aşk hikâyesi anlatmıyor. Dört farklı “sevme biçimini” anlatıyor. Birisi minnet duyuyor. Birisi hoşlanıyor. Birisi saplantı geliştiriyor. Birisi ise gerçekten seviyor. Romanın son bölümlerinde artık hiçbir karakter eski hâlinde değildir. Herkes bir seçim yapmak zorunda kalır. Kimisi sevgisini, kimisi korkusunu, kimisi de vicdanını seçer. Notre Dame Kilisesi artık yalnızca taşlardan yapılmış bir yapı değildir. Adeta insanlığın son sığınağına dönüşür. Quasimodo, Esmeralda’yı kilisenin koruması altına alır. Onun için bu yalnızca sevdiği kadını saklamak değildir; ilk kez kendisine merhamet gösteren insanı hayatta tutmaya çalışmaktır. Fakat dışarıdaki dünya merhameti değil, cezayı ister. İnsanlar kiliseye saldırır. İlginç olan ise bu saldırının başlatıcısının Claude Frollo’nun kardeşi Jehan olmasıdır. Roman boyunca abisinin yetiştirmek istediği insan olmayı reddeden Jehan, sonunda yalnızca kendi hayatını değil, birçok insanın kaderini de değiştiren bir fitili ateşler. Hugo burada bana göre yalnızca bireysel bir trajedi anlatmaz; öfkenin nasıl kolayca bir kalabalığa bulaşabileceğini de gösterir. Bazen insanlar neyi savunduklarını bile bilmeden bir linç kalabalığının parçası olabilirler. Baskın sırasında Quasimodo bütün gücüyle kiliseyi savunur. Kaynar kurşunlar döker, taşlar fırlatır. İlk okuduğumda bu sahneleri yalnızca bir çatışma gibi görmüştüm. Fakat sonra düşündüm: Hayatı boyunca insanlardan şiddet gören biri, ilk kez sevdiği insanı koruyabilmek için şiddete başvuruyordu. Bu bir intikam değildi; çaresizlikti. Esmeralda’yı kurtarmak için kayığa binerler. Yanlarında Djali’da vardır. İlk bakışta her şey umut vericidir. Sanki sonunda kurtulacaklarmış gibi hissederiz. Ama Gringoire’ın aklında sürekli keçi vardır. Esmeralda ölümle burun burunayken bile Djali için daha yoğun bir kaygı hissedebiliyordu. Belki bu, onun karakterinin zayıflığıydı. Belki de insan zihninin büyük acılar karşısında bazen tuhaf ayrıntılara tutunma biçimiydi. Victor Hugo bu yorumu tamamen bize bırakıyor. Kayıkta bulunan üçüncü kişi sonunda kimliğini açığa çıkıyor. Claude Frollo… Roman boyunca içindeki savaşı kaybeden adam… Esmeralda’ya son kez bir teklif sunar. Aslında teklif ettiği şey sevgi değildir. Teslimiyettir. Esmeralda ise bunu reddeder. İşte tam bu noktada Claude Frollo’nun maskesi tamamen düşer. Bir insanı elde edemediğinde onu ölüme gönderebiliyorsa, o insanı hiçbir zaman sevmemiştir. Ben bu sahneyi okurken şunu düşündüm: Aşk, özgür bırakabilmektir. Saplantı ise özgürlüğü elinden almaktır. Claude Frollo, Esmeralda’yı sevdiğini söylediği anda aslında onu ölüme teslim eder.Belki de romanın en büyük kötülüğü budur. Esmeralda’nın idam sahnesini okurken kitabı elimden birkaç kez bırakmak zorunda kaldım. Çünkü artık onun suçsuz olduğunu yalnızca biz bilmiyoruz. Romanın karakterleri de biliyor.Phoebus biliyor.Gringoire biliyor. Quasimodo biliyor.Claude Frollo biliyor ama bilgi, cesaret olmadan hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bazen kötülüğü yapanlar kadar sessiz kalanlar da suçludur. Victor Hugo bunu tek bir cümle kurmadan hissettiriyor. Belki de romanın en sessiz ama en güçlü anı gelir. Quasimodo, Esmeralda’nın asıldığını görür. Hiçbir şey yapamaz. Hayatı boyunca korumaya çalıştığı insan gözlerinin önünde ölür.Tam o sırada arkasını döner. Claude Frollo’yu görür. Onun yüzünde pişmanlık yoktur. Üzüntü yoktur. Yalnızca izleyen bir adam vardır. Quasimodo onu iter. Claude Frollo, Notre Dame’ın yüksekliğinden aşağı düşerek ölür. Bence bu sahne intikam sahnesi değildir. Bu, Quasimodo’nun bütün hayatı boyunca duyduğu güvenin yıkıldığı andır. Çünkü onu büyüten… Ona baba olan… Hayatta tek dayanağı olan insanın, sevdiği kadının ölümüne sebep olduğunu öğrenmiştir. O itişte yalnızca öfke yoktur. İhanet de vardır. Romanın son sayfalarını okurken ellerimin titrediğini hissettim. Aradan yıllar geçiyor. İdam edilenlerin kemikleri toplanıyor. Orada iki iskelet bulunuyor. Birisi Esmeralda… Diğeri ise sırtındaki eğrilikten tanınan Quasimodo… Boynunda darağacı izi yok.Yani asılmamış. Belli ki Esmeralda öldükten sonra onun yanına gitmiş ve bir daha ayrılmamış. Görevliler iskeletleri ayırmaya çalıştıklarında ise Quasimodo’nun kemikleri toz olur ve dağılır. İşte romanın en büyük cümlesi aslında burada hiç yazılmadan söyleniyor. Hayattayken birbirine dokunmasına izin verilmeyen iki insan, ölümde birbirinden ayrılamıyor. Bu sahne bana yalnızca aşkı anlatmadı. Toplumu anlattı. Önyargıyı anlattı.Merhameti anlattı. Bir insanın dış görünüşü yüzünden nasıl bütün hayatının elinden alınabileceğini anlattı ve en önemlisi… İnsan olmanın, güzel olmaktan çok daha değerli olduğunu anlattı. Notre Dame’ın Kamburu benim için yalnızca Quasimodo ile Esmeralda’nın hikâyesi olmadı.Bu roman bana güzelliğin ne kadar geçici, merhametin ise ne kadar kalıcı olduğunu öğretti.Başta herkes Esmeralda’nın güzelliğine baktı. Hiç kimse Quasimodo’nun kalbine bakmadı. Roman bittiğinde ise ben Esmeralda’nın güzelliğini değil, Quasimodo’nun kalbini hatırlıyordum. Belki de Victor Hugo’nun en büyük başarısı buydu. Romanın adını Notre Dame’ın Güzeli değil, Notre Dame’ın Kamburu koyması tesadüf değildi. Çünkü bu hikâyenin gerçek kahramanı, herkesin çirkin dediği ama en güzel seven insandı ve kitabı bitirdiğimde aklımda tek bir sahne kaldı. Ne idam sehpası… Ne Notre Dame’ın kuleleri… Ne de kalabalıklar… Yalnızca susuzluktan dudakları kurumuş bir adam…Ona uzatılan bir bardak su… Ve yıllar sonra, o iyiliği unutmayıp hayatını ortaya koyan bir kalp. Belki de Victor Hugo bize yüzlerce sayfa boyunca tek bir şey söylemek istemişti: Bir insanın hayatını değiştirmek için bazen yalnızca bir bardak su yeterlidir. Kitabı okurken uzun süre kendi kendime tek bir cümleyi tekrar edip durdum: ‘Hiçbir şey bana artık Quasimodo’yu affettiremez.’ Victor Hugo’nun başarısı ise tam burada başlıyordu. Çünkü sayfalar ilerledikçe beni Quasimodo’yu affetmeye değil, onu anlamaya zorluyordu ve roman bittiğinde fark ettim ki, affetmek ile anlamak aynı şey değildi.”