Yalnız Başına
Gece ve gündüzü artık saymayı bırakmıştı. Andolya’nın özenle döşenmiş taş yollarıyla çevrili şık kentlerinden, yeşilin her tonunun dans ettiği çeşit çeşit ormanlarına kadar her yere girip çıktı. Keskin kayalıklar üzerinde, uluyan kurtları dinleyerek geceledi. Buralar Kantoman’ın puslu düzlüklerine benzemiyordu. Andolya’nın masalsı gündüzleri daima kara kızıl gecelere dönüşürdü. Herkes birbirinden farklı görünüyordu. Bu yüzden de buz beyaz bir ten ve alnın ortasına dağlanmış tuhaf bir şekil pek de dikkat çekici değildi. Ama yine de nereden geldiği belli olsun istemiyordu. bu yüzden uğradığı bir hanın yanındaki tüccardan, tabaklanmış deriden yapılma bir kaftan ve gerektiğinde kafasına geçirebileceği ipekten bir kukuleta aldı. Andolyalılar kendilerinden olmayanı tek bakışta tanıyacak kadar kendilerine özgüydü ve bunu başka diyarlardan gelen yabancılara pahalı mal satmak için kullanıyorlardı.
Barlas üzerinde “Karga Tepesi” yazılı bir tabela gördü. Günlerdir ozandan dinlediği hikayenin peşinde bitap düşmüştü ve seçenekleri gittikçe azalıyordu. Tabelanın ilerisinde kerpiçten yapılma birkaç ev ve derme çatma çitlerle çevrili ahırlardan başka bir şey yoktu. Omuz çantasındaki şarap şişesini çıkartıp kafasına dikti. O sırada yaşlı bir adam cılız eşeğinin üzerine binmiş ona doğru, ağır ağır ilerliyordu. İhtiyar, kafasının üzerinde duran ve koca bir küreyi andıran, kumaşla kaplanmış şapka benzeri şeyi düzeltip burnunu çekti. Barlas’ın yanına geldiğinde eşeğini durdurup “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Barlas kukuletasını düzeltti “Karga Tepesi’ne” adam soğukça gülümsedi “Neden?” şaraptan bir yudum daha alıp adama yaklaştı ve şişeyi uzattı “Bir cadı arıyorum ben, buralarda ona Kızkarga diyorlarmış tanıyor musun?” Adam şişeden ufak bir yudum daha aldı “Hayır tanımıyorum, zaten buralı da değilim.” Barlas şişesini alıp çantasına koydu ve adamı “Ne diye yolumu kesiyorsun o zaman” diye tersledi. Adam tekrar güldü ve eşeğinin kıçına hafifçe vurup “İyi yollar delikanlı” dedi ve arkasını dönmeden uzaklaştı. Barlas bu tuhaf adamın arkasından bakakalmıştı. Ona yaklaşan orta yaşlı bir köy sakini nazikçe “Umursamayın, ilginç bir adam… birkaç gün önce geldi benden koca bir çuval kuru ekmek mayası aldı. Bir baktık ki koca göle döküp sopayla karıştırıyor. Uzaktan bağırdık ne yapıyorsun diye, göle maya çalıyorum dedi. Arada bir gelir birkaç gün kalır gider.” Barlas adamın lafını kesti “Kızkarga diye bir cadı varmış tanıyor musun?” adam kafasındaki bez şapkayı çıkartıp alnını sildi “evlerin bittiği yerde ufak bir nehir var onun karşısındaki evde yaşıyor.” Barlas kafa sallayıp yürümeye koyuldu. Köy daha önce gittiği ufak yerleşimlere göre biraz daha huzurlu görünüyordu.
Evlerin ilerisinde, ihtiyarın mayaladığı göl hemen sağ hizasında da bahsettiği nehir ve iki tarafı bağlayan tahta köprüyü gördü. Köprünün önünde bekleyen adam köprünün girişine bir duvar gibi dikildi, bir eli kılıcındaydı “Nereye böyle beyaz göt!” Barlas adamı süzdü “Köprünün diğer tarafına” diye homurdandı. Adam gözüyle kılıcını gösterip “kaç parça geçmek istersin?” Barlas gülümsedi ve adamın üzerine yürüdü, adam elini göğsüne sertçe koyup tehditkar bir tavırla “Sen anlamadın galiba? Geçiş yok buradan” dedi. Barlas bir kılıcı tutan ele baktı bir nehre.
“Buradaki yayın balıklarının boyu ne kadar?”
adam şaşırmıştı.
“Ne?”
Barlas üsteledi.
“Yayın balığı çıkmıyor mu buradan?” adam kafasıyla onayladı “Tamam işte boyları ne kadar?”
“yerden belime kadar uzanıyor işte” dedi adam.
Barlas gözlerini alnına doğru çevirdi.
“O zaman nehir de aşağı yukarı senin kadar”
Adam yüzünü ekşitti.
“Ne diyorsun anlamadım”
Barlas sırıttı ve ani bir hamleyle adamın kolunu çekip boğazına yapıştı ve köprünün korkuluklarından attı. Adam öfkeyle kafasını sudan çıkartıp “Geri dönerken görmeyecek miyim ben seni” diye tehditler savuruyordu.
Kulübe, Kamana evlerinin aksine ahşaptandı ve ufak pencerelere sahipti. Etrafı mor dikenli güller, muhtelif renklerden zambaklar ve papatyalarla çevriliydi. Ev, ağaç hışırtıları ve karga sesleriyle beraber tezat oluşturuyordu. Barlas yaşlı bir kadının bahçesine bu kadar özen göstermesini garipsemişti ancak sonradan cadı olduğunu hatırladı onlar istedikleri zaman kıllarını kıpırdatmadan istediklerini yapar veya ele geçirdikleri bir domruğa yaptırabilirlerdi. Tahta kapıyı bir iki yumruklayıp geriye çekildi. Kapının açılmasıyla ağaç dallarından uçan bir çift karga, Barlas’tan birkaç yaş büyük parlak siyah saçlı, buğday tenli bir kadının iki omzuna konup çığlık attı. Biçimli ve ince dudakları üzerinde karga gagasını andıran büyüklükte bir burun taşıyordu.
“Kızkarga sen misin?”
Kadın sırıttı
“Öyle diyorlar, buyur!”
Barlas kendini bile tanıtmadan konuya girdi
“Şehir meydanındaki handa bir ozanla tanıştım bana Üç Kadim Hanım diye bir hikaye anlattı ama yarıda kesildi o hikayeyi dinlemeye geldim.”
Kadın kaşlarını çattı ve dudağını büktü
“Ozan gibi mi duruyorum?”
Barlas ciddiyetini bozmadı
“bana senin cadı olduğun söylendi. Aklımdaki sorulara cevap bulmam lazım.”
Kızkarga bir müddet Barlas’ı izleyip, kapıyı ardına kadar açtı ve buyur etti. Evin içi dışını aratmayacak kadar süslü ve tuhaftı. Barlas etraftaki tuhaf görünümlü mobilyaları ve iplerle sarkıtılmış kemikleri incelerken, Kızkarga kollarını birbirine dolayıp “Evet seni dinliyorum?” dedi. Barlas sakince koltuğa oturup çantasındaki şarabı çıkarttı ve kafasına dikti, şarap boğazından kayarken Kızkargayla göz göze gelmişti, şişeyi dudaklarından çekip ona ikram etti ancak kadın ikramı geri çevirdi, Barlas mantarı şişeye tıkayıp anlatmaya başladı
“Ağlayan Ormanda tanıştığım bir büyücü; üç kutsal toprak ve üç kutsal hanımdan bahsetti, o hikayenin peşinden buraya geldim ve burada bir ozandan şarkı dinledim ama yine de cevabı bulamadım son çarem sensin, anlat bana! Kim bu Alkaris?”
Kızkarga, Barlas’ın bu tuhaf tavrı karşısında donup kalmıştı “Sen neyden bahsediyorsun?” Barlas titrek elleriyle şişenin mantarını çıkarttı ve bir yudum daha aldı “Alkaris diyorum, Toman diyorum bütün bu olup biten şeyin benimle ne ilgisi var diyorum?” bir yudum daha aldı ve “Zulsan!” diye haykırdı “Zulsan diye birini tanıyor musun?” Kızkarga kafasını sallayarak olumsuz yanıt verdi, Barlas derin bir nefes aldı “Bana Üç Kadim Hanım’dan bahset…” Kız karga gözlerini ayırmadan ağır adımlarla kitaplığına gidip eski bir kitap çekti ve ilk sayfasını açıp Barlas’a uzattı. “Bu yazıyı bilmiyorum” dedikten sonra kadın kitabı kapatıp Barlas’ın yanına oturdu ve kitabı açtı, “Pencerenin önündeki şişeyi getirebilir misin?” Barlas baktı “Şişeyi diyorum” dedi kadın “getir” Barlas şişeyi getirdi, Kızkarga gülümseyip “Ben şişeden içemem, bardaklara koyar mısın?” Barlas bardaklara şarap koyarken Kızkarga kitabın ilk sayfasındaki önsözü okudu
Elinizdeki kitap ben deniz tarafından bulunmuş ve çeşitli yerlerde anlatılan “Üç Kadim Hanım” isimli hikayenin farklı örneklerinin ortak özellikleri ortaya çıkarılarak baştan düzenlenmiş halidir. Andolya gibi yerlerde bir ağıt olarak anlatılan hikaye, Zabşed ve Kantoman’da sadece Cadılar, Kamanalar(büyücüler) ve Efsunbazlar tarafından bilinir. Bunun nedeni ise kadim inançların hala Andolya’da yaşanıyor olmasıdır. Andolya’da bazı cadılar ve şifacılar hala bu kitapta yazılı dizeleri kendi ritüellerini gerçekleştirmek için kullanmakta ve kurban ayinleri gerçekleştirmektedir.
Not: bu kitaptaki bilgiler kesinlikle kendi tecrübelerimin özeti değildir, sadece basit bir seyyahın araştırmalarının sonucudur
İmza: Zabşedli bilgin, şair, gezgin Alazrat…
Kızkarga hikayeye geçmeden önce kadehini yenilemesi için Barlas’a uzattı ve boğazını temizleyip Ozanın handa okuduğu şarkının birebir aynısını okudu. Barlas şaşkınlıkla “Ozan da buraya kadar okumuştu ama geri kalanını unuttum dedi.” Kız karga geri kalan sayfaları kontrol edip dudaklarını büktü “Halk hikayeleri her anlatılışında baştan kurgulanır, ozan kim bilir kimden duyduğunu anlattı sana…” Barlas elindeki kitaba bakıp “Peki sen bu kadınlar hakkında hiçbir şey biliyor musun?” Kızkarga kitabı yanına koydu ve şarabıyla boğazını ıslattı “Evet biliyorum… ama bunun için bana gelmene gerek yoktu, sokakta topaç çeviren çocuk bile biliyordur. Altı üstü efsane işte”
Şarap sayesinde gevşemiş kemikleri tekrar kasılmıştı, gergin bir tavırla
“Sen Büyücü değil misin? Ruhlar kime ait? Gücünün kaynağı ne?”
“Büyücü değilim ben! Cadıyım…”
Barlas güldü
“Ne farkı var?”
“Büyücüler sadece ruhlarla iletişim kurar ve katı kuralları vardır. doğayı değiştiremezler, işleyişe karışamazlar”
Kızkarga bel kuşağına sıkıştırdığı parlak asasını çıkartıp Barlas’ın elindeki kadehe salladı, kadeh birden yumurtadan yeni çıkmış bir kuşa dönüştü “Sakın elinden düşürme” dedi Kızkarga. “Ulu gücü her kullandığında bir yıl yaşlanırsın…” Kızkarga asasını tekrar salladığında, yavru kuş saniyeler içinde parlak tüylü bir alaca kargaya dönüştü. “Varolan her şey bir sürecin içindedir, büyücüler bu döngü içinde kalırlar ancak cadılar” dedi ve asasını sertçe salladı. Alaca karga’nın nefesi birden kesilmişti “Cadıların kuralları olmaz”
Barlas irkilmişti. Avuçlarındaki karga ölüsünü, Kızkarga’ya uzattı.
“Peki yaşlanmamayı nasıl başarıyorsun?”
“Yaşlandığın yılları kazanamazsın ancak yaşlanmamış gibi görünebilirsin…”
Barlas Varga’yı hatırladı
“Kantoman’da Ana Varga adında bir Büyücü tanıdım ve çok yaşlıydı”
Kızkarga birden gözlerini büyüttü
“Anavarga bir Büyücü değil, Cadıdır ve onların geleneğinde yaşlılık aynı zamanda asalet ve güç anlamına gelir…”
Barlas Alazay’ı hatırladı ancak onu sormak istemedi, cömertçe kafasını sallayıp teşekkür etti.
Kızkarga gülümseyip, zarifçe kapıyı işaret etti, kapıdan çıkıp usulca uzaklaşırken arkasından seslendi
“Alnındaki işarete rağmen hayatta kalabildiysen, ya kaçaksın ya da ayinden sağ çıkmışsın, adını söylemek ister misin?”
Barlas, Kızkarga’ya döndü
“Ne olduğumu bilmiyorum, doğrusu merak da etmiyorum, en iyisi sen de merak etme”
Kızkarga gülümsedi
“Yolun açık olsun”
Barlas Kargatepe’den çıkmak için geldiği yola tekrar dönmedi sadece dümdüz ilerledi. Günlerdir aklını tırmalayan şu “Üç Kadim Hanım” hikayesi hakkında bir şey öğrenmek zorunda olduğuna emindi. Kamana’nın ve Toman’ın neyin peşinde olduğuna emin olamamak çıldırtıyordu. Litrelerce şarap içmek geçici bir çözüm olabilirdi ancak hayatında hiç yalnız kalmamıştı. İlgersiz yaptığı tek şey hanlarda parasını ödediği kadınlarla yatmak veya uyumak oluyordu. Bir ağacın dibine oturup kafasını avuçlarının arasına aldı ve düşündü. Hava kararmak üzereydi. İlger’in cansız bedeninin soğuk zemine serilişi, yıllardır dibinde yaşadığı yaşlı kamanasının soğuk ve hırsa bulanmış suratı aklından çıkmıyordu. Kafasını kaldırıp etrafına baktı hışırdayan ağaçlar dışında kimsecikler yoktu. Zulsan’ın etrafını saran yılanları düşündü “Belki bir daha yapabilirim” diye fısıldadı ve gözlerini kapattı. Kendini sürünen bir boynuzlu engerekmiş gibi hayal etti, soğuk kaygan derisi ve kahverengi pulları olan, çatal dili ve iri kafasının üzerinde bir çift kehribar göz taşıyan zehirli bir engerekmiş gibi süründüğünü düşündü ve gözlerini açtı. Karşısında kafasını kaldırmış onu izleyen koca bir engerek duruyordu. Barlas yılanın gözlerinin içine baktı “Beni anlayabiliyor musun?” dedi.
Yılan tepki vermiyordu, Barlas kuşkuyla elini yılanın kafasına götürdü ve gövdesini tedirginlikle okşadı. Hayvan kaskatı kesilmiş bakmaya devam ediyordu “Dediklerimi anlıyorsan kafası yere ey!” dedi. Yılan kafasını aynı tedirginlikle eydi, Barlas’ın yüzünde mutlu bir ifade belirmişti. Yılana bakıp kafasını aşağı yukarı salladı “Bu evet anlamına geliyor” ardından iki yana salladı “Bu da hayır, eğer anlayabiliyorsan göz kırp” Yılan göz kırptı “Üç Kız Kardeş kim biliyor musun?” Yılan kafasını aşağı yukarı salladı. “Peki Toman’ı ve Zulsan’ı?” Yılan iki yana salladı “Peki buralarda erk hayvanı yılan olan birileri var mı?” Yılan kafasıyla evet’i işaret etti. Barlas heyecanla ayaklandı, hayvan kendini geriye çekti “Götür o zaman” dedi Barlas. Yılan Karga Tepe’sine doğru sürünmeye başladı ve Kızkarga’nın kulübesinin önünde durdu. Barlas şaşırmıştı kapıyı tekrar çaldı. Kızkarga Barlas’tan önce kapısında duran Engereğe yönelmişti yılanı dikkatlice hayava kaldırıp öptü ve ardından Barlas’a baktı “Yolunu mu karıştırdın?” Barlas şaşkınlıkla kadına baktı “Yılan beni buraya getirdi, ben senin erk hayvanını karga zannetmiştim” Kızkarga gülümsedi “Zaten öyle ama bu diğer hayvanlardan uzak durmam gerektiği anlamına gelmiyor ki?” Barlas saçlarını karıştırdı ve yılana baktı “Ona erk hayvanı yılan olan biri var mı diye sordum o da beni buraya getirdi…” Kızkarga gözlerini büyüttü “Yılanla mı konuştun?” Barlas kafasını salladı “Ne var bunda ayinden sağ çıkmadım mı?” Kızkarga yılanı usulca yere bırakıp Barlas’a baktı “Annenle baban kim?” Barlas dudaklarını büzdü “Bilmiyorum”
Kızkarga, Barlası eve davet etti,
“Erk hayvanıyla konuşmak çok sık olan bir şey değildir, bunu daha önce neden söylemedin?”
Barlas kapının önünde bekleyen yılanla göz göze geldi
“Sormadın çünkü? Her neyse yılan beni anlıyor ama ben onu anlayamıyorum ve üç kız kardeşi bildiğini söyledi. Konuşması için bir büyü yapabilir misin?”
Kızkarga kafa salladı ve yılanın boynunu kavrayıp hafifçe sıktı dişleri ortaya çıktığında da Barlas’ın boynuna batırdı, Barlas ne olduğunu anlamadan yılanın zehri damarlarında gezinmeye başlamıştı. Yılan kendini kurtarıp yere düştü, Barlas bir iki saniye duraksadı ve koltuğa yığıldı, Kızkarga ürkmüştü “Aç gözlerini, çabuk! Dedi “Zehrin etkisi geçecek, aç şu gözlerini” Barlas güç bela gözlerini açtı. Ağzında iğrenç bir tat vardı ve etrafını sapsarı görüyordu, Kızkarga’nın dudaklarının kıpırdadığını gördü fakat bir şey anlamadı, Kızkarga parmağıyla yılanı işaret etti. Yılan kafasını dikmiş Barlas’ı izliyordu çenesini sonuna kadar açıp kapattı
“Beni anlıyor musun?”
Barlas Kızkarga’ya döndü
“O değil ben konuşuyorum”
Barlas şaşkınlıkla yılana döndü
“Kulaklarımla duymuyorum seni, kafamın içindesin!”
“Sen de öyle” dedi yılan “Kadın bu diyarın cadılarından biridir, o yüzden buraya getirdim seni”
“Üç Kız Kardeş kim?”
“Ben bir tanesini tanıyorum, aynı sen gibi bizimle konuşuyor”
“Kim ve nerede?”
“Burada Andolya’da adı Meran! Yerin altında yaşıyor”
“Nasıl gideceğim?”
“Cadıya güven! Ama yılanlara güvenme!”
Barlas’ın gözleri bir anlığına karardı ve tekrar açıldığında her yer olması gerektiği gibi renkliydi. Kızkarga üzerine eğilip merakla yılanla ne konuştuğunu sordu Barlas bir müddet düşündü ve aklında kalan tek şeyi söyledi
“Bir tanesi yerin altında yaşıyormuş ve adı Meranmış…”
Kızkarga beymbeyaz kesildi
“Yılanlu Kuyu…” diye fısıldadı
“Ne dedin anlamadım?”
“Yılanlı Kuyu, Andolya’nın öteki yüzünün başlangıcı, Eski cadılar oraya cehennemin kapısı der. Hikayelere göre yılana benzeyen insanlardan oluşan bir halk yaşıyormuş, isimlerine Merancıl deniyor, duygu ve acı hissetmeyen ve Meran’a tapan bir halk!”
Barlas bir anda parçaları birleştirdi
“O zaman Kara Demirli Ordu da onlar mı?”
“Hayır” dedi Kızkarga ve duraksadı “Neyle uğraştığını bilmiyorsun! İzin ver sana yardım edeyim ve sen de bana yardım et…”
Barlas kaşlarını çattı
“Ne yardımı?”
Kızkarga yanına ufak adımlarla yaklaştı
“Bazı Merancıllar zehirlidir, ufak bir şişe Merancıl zehri getirmeyi kabul edersen, ben de Yılanlı Kuyu’yu görmüş iki arkadaşımın yanına götürürüm.”
Barlas düşündü
“Köylülerden de karşılık bekliyor musun?”
Kızkarga sırıttı
“Bana verebilecek bir şeyi olanlardan karşılık bekliyorum”
Barlas tepkisiz kaldı. Kızkarga arkasını döndü ve ağır ağır evine yürüdü
“Yarın akşam ormanın sonundaki köyün hanında olacağım, eğer kabul edersen gel, ben de aklındaki soruların cevabını bulmanı sağlayayım…” Barlas, cadının tekinsiz tavrından huzursuz olmuştu ama başka çaresinin de olmadığına emindi. Kulübeden ayrılıp ormana karıştı gölgeler arasına gizlenmiş bir ağacın gövdesine çöküp uyudu. Gözlerini açtığında güneş pişiriyor zannetti. Ayaklanıp yola koyuldu. bir kaç yüz adım yol yürüdükten sonra, cılız eşek üzerinde gezinen, tuhaf şapkalı adamı tekrar gördü, bu sefer Barlas adamın önüne geçti.
“Göl maya tuttu mu bari?”
İhtiyar pis pis sırıttı
“Dönüp bakmak lazım”
Barlas kukuletasını kafasına geçirdi
“Delirmişsin sen, göl maya tutmaz!”
Adam eşeğinin kıçına şaplak attı
“Sen kafanı böyle şeylere yorma çocuk!”
***
Ormanın sonundaki köy diğerinden daha normal görünüyordu. Sokak boyu yakılmış kandiller, dans eden insanlarıyla oldukça hareketli bir ortamdı. Barlas yoldan geçen bir köylüye Kızkarga’nın bahsettiği hanı sordu, adam arkasını dönüp “sokağın sonunda” diye mırıldandı. Barlas kafa sallayıp teşekkür etti. Adam biraz tedirgin, biraz da mahcup bir tavırla Barlası durdurup “Kantomandan mısın?” diye sordu. Barlas’tan cevap gelmeyince kendi alnına dokundu “Alnındaki işareti öksüz çocuklara yapmıyorlar mı? Siz şey diyorsunuz…”
“Yark” diye ekledi Barlas
Adamın gözleri parladı
“Yıllar önce Andolyayı bir hastalık sardı biz de cadılardan yardım istedik ama onlar da bir şey yapamayacaklarını söylediler. Sonra birden Kantomanlı birkaç kadın geldi, bize şifa getirebileceklerini söylediler ama karşılığında beş çocuk alacaklarını söylediler, biz de kabul ettik. Birkaç ay sonra çocukları almak için geri döndüklerinde onları kovduk, yardımları işe yaramıştı ama yine de evlat bu buğday çuvalı değil. Kantomanlı kadınlar direnmeden gittiler, ertesi sabah uyandığımızda köyde beş çocuk kayıptı bir tanesi de benimki.”
Barlas adamın yakarışlarına anlam veremedi
“Benden ne istiyorsun?”
Adam gözlerini koluna silip burnunu çekti
“Ben tüccarım, geçen kış Kantoman’a gittim ve bir handa dinlenirken içeriye iki serseri girip hancıdan para istediler. Aralarından biri oğluma çok benziyordu onunla konuşmak istedim ama kaçıp gittiler.”
Barlas’ın kafası karışmıştı
“Kantomanda Yarklar birbiriyle pek karşılaşmaz, oğlun nasıl biriydi belki görmüşümdür”
Adam umutla Barlas’a baktı
“Sarı saçlıydı, bir de gözleri yeşildi. Kantomanda sarı saçlı çok insan yoktur nasıl olsa, gördün mü hiç onu?”
Barlas’ın aklına ay ışığı ayininde kurt tarafından parçalanan sarı saçlı çocuk geldi. İlger’den hemen önce ayine katılan yakışıklı iri biriydi. Bir an düşündü bilmiyorum demek mi yoksa her şeyi anlatmak mı? Adamın omzuna dokunup gülümsedi
“bir kaç mevsim sonra Kantoman’a döneceğim eğer onu görürsem buraya gelmesini ve seni bulmasını söylerim olur mu?”
Adamın mutluluktan nefesi kesilmişti, elindeki küfeyi yere bırakıp Barlas’a sıkı sıkı sarıldı. “Ulular karşıma çıkardı seni…” geri çekilip çantasından bir kolye çıkardı ve Barlas’a uzattı “Bunu ona ver olur mu? Aynısı bende de var, eğer geldiğinde inanmazsa beni böyle tanısın.” Barlas isteksizce kolyeyi alıp kendi çantasına koydu ve hana doğru yürümeye devam etti. Tüccar arkasından dualar ediyordu…
Han’ın önündeki kalabalığı aşıp içeriye girdi. Sıkışık bir masaya oturup yanına gelen hancıdan bir testi şarap istedi “Bu kalabalık ne?” diye sorduğunda adam “Todi ve Karkos var bugün” dedi ve gitti.
Barlas şarabını yudumlarken Kızkarga birden karşısına oturdu. Parlak düz siyah saçları ve karga tüyleriyle süslenmiş deri yeleğiyle oldukça şık görünüyordu Barlas’a bakıp gülümsedi “Şarabını paylaşmak ister misin” diye sordu.
Barlas testiyi uzatıp koluyla ağzını sildi
“Adamlar neredeyse çağır da konuşalım artık”
Kızkarga şarap testisini masaya bırakıp, hancıya şarap testisini işaret etti
“Şimdi olmaz önce gösteriyi izleyelim?”
Barlas kaşlarını çattı
“Ne gösterisi? Benim bir an önce gitmem gerekiyor!”
Kızkarga parmağıyla sus işareti yapıp kafasını sahneye çevirdi. Gösterinin başlayacağını işaret eden zil çaldı ve birden herkes sahneye dikkat kesildi. Sahneye ince orta boylu yeşil kıyafetli bir adam girmişti.
“Ey Andolyalı kardeşler! Ben deniz Kantoman’ın seçkin beyi Todi ama siz beni zaten bilirsiniz… peki nereden bilirsiniz?”
Hep bir ağızdan kıkırdaşmalar başladı, Todi ağzı kulaklarına vararak eğildi ve elini ön tarafta oturan kırmızı elbiseli sakallı ve kambur duran bir adama uzattı.
“Sevgili dostum Karkos’u yanıma çağırıyorum”
Adam ayağa kalkmadı.
“Yahu gelsene adam!” diye terslendi Todi
“Şarap içeceğim ben kendi kendine söyleş” dedi Karkos
Todi kafasını seyircilere çevirip var gücüyle haykırdı
“Bu böyledir işte kardeşlerim… nezaketten, arkadaşlıktan anlamaz! Anca yesin içsin” elini dudaklarının kenarına dayadı ve tonunu düşürdü “Bir Andolyanın kızlarıyla Handa… Anladınız siz onu.”
Seyirci bir kahkaha patlattı, Todi sahnede şöyle bir adımladı.
“Geçenlerde yürüyoruz şöyle bin insan boyunda bir kadın dev kesti önümüzü kucağında da kambur sakallı bir yavru dev uzattı Karkos’a al çocuğuna sahip çık… Çocuk dedimse en az beş insan boyunda. Karkos kabul etmedi tabi… napayım amcası olarak ben sahiplendim şanslıyım ki pek masraflı değil. İnanır mısınız Karkos daha çok yiyor.”
Todi lafını noktalayamadan Karkos sahneye çıkıp sağlam bir yumruk yapıştırdı ve düşen donunu tutup yukarıya çekti. Sesi oldukça kalındı ve konuşması aynı Kantomanlılar gibiydi
“Uslanmaz herif! Ne zaman şarap vereceğim diye beni buraya getirsen bunu yapıyorsun! Hele tek kelime daha et bak nasıl kopartıyorum o sivri sakalını!”
Todi kahkahalar içinde ayağa kalkıp sivri sakalını sıvazladı
“Sen sakalıma kurban et kendini! En azından saçımdan bir farkı var”
Karkos elini havaya kaldırdı, Todi engelleyip kulağına eğildi ve herkesin duyacağı şekilde fısıldadı
“Dur Karkosum, insan içinde birbirimize mi gireceğiz? Buradakiler dostluğumuzun bozulmasından zevk alır! Sen uyma”
Karkos, Todi’ye baktı
“Uykum yok ki niye uyuyayım”
Todi gözlerini devirdi
“Uyuma değil Karkosum uyma, yani onların istediği gibi olma”
Karkos kafasını kaşıdı
“Onlar kim ki?”
Todi eliyle onları izleyen insanları gösterdi
“E bizi izleyen insanlar işte!”
Karkos insanlara bakıp tekrar arkadaşına döndü
“Bunlar niye bizi izliyor? Sen şarkı okumak için gelmedin miydi?”
Todi hüzünlü bir ifadeyle kafasını eğdi
“Sorma Karkos’um, Benim bir kavalım vardı hatırlar mısın?”
Karkos kafa salladı
“Meğersem hem kaval çalıp hem şarkı söylenmiyormuş… ben de sesi güzel diye sadece kaval öğrendim o yüzden ozan da olamadım… Ne yapalım artık sen söylersin ben çalarım olmaz mı?”
Karkos da hüzünlenmişti, Todi’nin omzuna elini koydu
“Üzülme kardeşim, söylemem mi? Söylerim tabi…”
kaşlarını çatıp gülüşen insanlara güldü
“Ne gülüyorsunuz?…”
Barlas daha fazla dayanamayıp şarap testisiyle beraber handan ayrılıp çıktı ve Han kapısnın önüne oturup gösterinin bitmesini bekledi. Oldukça soğuk bir geceydi ama şarap ısınmasına yetiyordu. Kızkarga arkasında yaklaşıp, Barlas’ın yanına oturdu boş bardağını uzatıp “Bir bardak çıkar mı?” dedi hafif sarhoş ve yorgun görünüyordu “Geldiğin yerde böyle şeyler oluyor mu?” diye sordu. Barlas elindeki çomakla toprağı eşelerken “Arada hanlara ozanlar gelir, Şehirdeki eğlenceleri hiç görmedim bizim oralarda kafası damgalı olanın şehre girmesi yasaktır…”
Kızkarga kafasını usulca Barlas’ın omzuna yasladı
“İlginç adamsın Barlas, umarım gitmek istediğin yerde ölmezsin”
Barlas garipsemişti ancak sarhoş olduğunu biliyordu o yüzden bozuntuya vermedi. Aklına bir an Alazay gelmişti, olduğu durumdan pişmanlık duydu ve konuyu dağıtmak için “Konuşacağımız adamlar kim? Neyi bekliyoruz?” diye sordu
Kızkarga kafasını kaldırdı
“Karkos ve Todi işte, onlar da biz gibi ama farklı bir hayat tercih edenlerden geçimlerini böyle gösterilerle sağlıyorlar… her yıl gelirler birkaç hafta kalır ve giderler.”
“Yaptıkları şey pek gösteri gibi değildi”
“Karkos biraz saftır, ne olduğunun pek farkında değil… sonunda bitti!”
Kızkarga, Karkos ve Todiyi selamlayıp insanlardan uzaklaştırdı.
“Bu Barlas, Kantoman’dan geliyor ve Yılanlı Kuyuya gitmek istiyor… etrafımda da oraya gidip geri dönebilen bir tek ikiniz varsınız!”
Todi sahnedeki halinden pek farklı olmayan bir üslupla, Barlas’ın elini sıktı
“Biz Yılanlı Kuyuya gitmedik, sadece uzaktan gördük… doğrusu Karkos korktu!”
Karkos öfkeyle çıkıştı
“Kim korktu? Sen demedin mi orada yılan büyücüler var gidersek bizi yılana dönüştürürler?”
Todi hoşnutsuz bir ifade takındı
“İşine geldiği zaman nasıl da duyuyor kulakların! Sen demedin mi? Merancıl kadınlardan biriyle gece geçirmek istiyorum diye, o yüzden haftalarca yol çektik sonra da korkup kaçtın?”
Barlas ve Kızkarga yüzlerini ekşitip Karkos’a baktı, Karkos bir küfür savurup elini kaldırdı ancak Barlas araya girdi
“Nerede bu Yılanlı Kuyu! Tarif edebilir misiniz?”
Todi sinsice sırıttı
“Kazancımız ne olacak?”
Kızkarga Barlas’a döndü.
“Eğer söylerseniz size Şah’ın kalesindeki handa gösteri ayarlarım”
Todi’nin gözleri parladı, Karkos ise araya girip
“Şakrak Handa Kadınlar mı varmış?”
Todi, arkadaşını dürtüp
“Sus bir Karkosum, aklın fikrin orada” dedi ve tekrar Kızkarga’ya döndü
“Anlaştık! Yılanlı kuyu Kanlı Deniz’in diğer tarafında başlıyor!”
Kızkarga gözlerini büyüttü
“Alay mı ediyorsun bizimle? Kanlı Deniz’i geçmek kaç mevsim alır haberin var mı?”
Todi sırıttı,
“E siz bana nerede diye sordunuz, nasıl gideriz demediniz?”
Barlas homurdandı
“Nasıl gideriz peki?”
Todi çantasını omzuna taktı
“Onu da siz bulun artık, yürü Karkos’um”
Handan çıkan bir cüce Karkos’a yaklaşıp bacağını çekiştirdi
“Kaykos amca, Kaykos amca annen seni gerçekten sevmedi mi?”
Karkos cüceye sert bir tekme vurup Todi’ye döndü ve söylenmeye başladı. İki dost arkasına bile bakmadan yürüyüp gitmişti. Barlas Kızkarga’ya döndü “Nasıl gideceğim oraya?” Kızkarga bir müddet düşündü “Sabah olsun düşünürüz, kalacak bir yerin var mı?” Barlas kafasını iki yana salladı “Gel benimle” dedi Kızkarga “Fazladan yatacak yerim var…”
Kızkarga sabaha kadar Kan Denizini geçmenin bir yolunu araştırmıştı. Barlas aralarda uyanıp bulabildin mi diye soruyor ve hayır cevabını aldığında da geri uyukluyordu. Kızkarga kütüphanesindeki “Kadim Canavarlar ve Lanetler” isimli eski bir kitabı karıştırırken “Yılansılar” isimli bölümde soyu asırlar önce tükenmiş bir yaratık keşfetti. “Barlas! Uyan!” diye haykırdı “Buldum!” Barlas dün geceki şaraptan ağrıyan başını tutarak doğruldu ve “Neyi buldun?” diye söylendi. Kızkarga Yılansılar bölümünün son yaratığını açıp gösterdi “İşte anahtar bu! Siyah Engerek” Barlas kitaba baktı fakat üstünkörü çizilmiş bir yılan resmi dışında bir şey göremedi
Kızkarga kitabı yerine bırakıp Barlas’ı kolundan tuttu ve kulübeden çıkardı
“Geçenki gibi bir engerek çağır ve ama bu sefer siyah renkli, kırmızı gözlü hayal et”
Barlas yere oturdu ve avuçlarını toprağa dayadı zihninde siyah parlak derili, kankırmızı gözlü bir engerek hayal etti. Topraktan avuçlarına dokunan titreşim çok geçmeden yerini sarsıntıya bırakmıştı. Barlas ayaklandı ve Kızkarga’ya kulübeye girmesini söyledi, Kızkarga sertçe “Hayır” dedi “Yılanla konuşman lazım!” Ağaçların arasından bir insan boyu kadar simsiyah bir engerek kafasını çıkardı Barlas’ın nutku tutulmuştu “Konuş onunla” dedi Kızkarga, Barlas hayvanın iri kırmızı gözlerine bakıp “Hoş geldin” Hayvandan ses çıkmamıştı yavaşça sürünüp Barlas’ın dibine kadar geldi. Barlas gözlerini kapatıp vücudundaki tüm kasları sıktı “Lütfen bir şey yapma” diye fısıldadı. Siyah Yılan ağzını olabildiğince açıp dişinin ucundan birkaç damla zehri Barlas’ın yüzüne akıttı. Zehir yüzünde süzülürken Kızkarga belindeki hançerle yüzüne ufak bir çizik açarak zehrin kanına karışmasını sağladı. Saniyeler içinde Barlas’ın etrafı kırmızıya boyanmıştı.
“Merhaba” diye kekeledi
“Korkmana gerek yok! Seni tanıyorum”
“Benim Yılanlı Kuyuya gitmem gerekiyor ama bunun için Kan Denizini geçmeliyim, nasıl gideceğim?”
“Yılanlı Kuyu’da ne arıyorsun?”
“Meran isimli bir kadın, onu tanıyor musun?”
“Sürünen her şey onun hizmetkarıdır!”
“Beni ona götürebilir misin?”
yılan kafasını salladı
“Sırtıma bin Barlas, ama tek başına! O gideceğin yerde hayatta kalamaz…”
Barlas Siyah Engereğin sırtına bindi “Döneceğim” dedi ve Büyük yılanın sırtında sürünerek gözden kayboldu.
Yılan Ormanın sonundaki ıssız ovaya vardığında duraksadı ve etrafına bakındı “Sıkı tut Barlas” dedi ve müthiş bir hızla ovayı aştı. Büyük bir mağaranın ağzında durup Barlas’ın inmesi için kafasını eğdi ve mağarayı işaret ederek “Burası” dedi. Barlas teşekkür etmek için kafasını sallayıp mağaraya doğru ilerlerken yılan onu durdurup “Gittiğin yer gördüğün diyarlar gibi değil” dedi ve çenesini var gücüyle kayaya vurdu. Kırılan diş Barlas’ın ayaklarının ucuna yuvarlanmış “Al onu” dedi Yılan “Keskin değildir ama güçlüdür, Merancıllar bu zehirden korkar eğer sana saldıracak olurlarsa bunu kullan!” Barlas Engerek dişini alıp kuşağına bir kılıç gibi geçirdi “Teşekkür ederim, senin için yapabileceğim bir şey var mı?”
“Cadının senden istediği her neyse kabul etme, başka bir isteğim yok.”
Barlas “Neden” demeye kalmadan Siyah Engerek Geceye karıştı, Barlas ise mağaranın karanlığına…
Mağaranın sonunda kumsu taşlarla örülü bir duvar karşısına çıktı. Görüntüsü zayıf duruyordu ancak yıkılacak gibi değildi. Palasını çıkarıp taşlardan birini oynattı ve oluşan deliği bedenini sokabileceği kadar genişletti. Duvarın arka tarafı daha da karanlıktı. Önüne bir engel çıkmayacağını umarak dümdüz ilerledi. Birkaç adım sonra taşların arasından sızan kırmızı ışık süzmelerini gördü ve palasını çıkarıp hızla taşları sökmeye başladı. Duvardaki delik kırmızıya boyanmış sisli bir gökyüzünü gösteriyordu “Bu kadar kolay olamaz” diye içinden geçirdi ve dikkatlice delikten dışarıya kafasını çıkardı. Tam tahmin ettiği gibi delik denizin dibindeki bir uçuruma çıkıyordu. Uçurumun dibindeki sivri kayalıklarla saplanmış çürük insan bedenleri içini ürpertmişti. Bir an uçurumdan inip yüzerek karşıya geçmeyi düşündü ancak pek mümkün görünmüyordu. Sağında ve solunda duran ser kayadan duvarlara baktı. Yere oturup gözlerini kapattı ve bir engerek hayal etti. Ancak bu sefer gelen giden yoktu. Beyninde “Buradan gelemezsin” diye fısıltı yankılandı, bir ürpermeyle etrafına bakındı ancak ıssızdı “nasıl geleceğim” diye cevapladı.
“Başını ört ve gözlerini kapat!” dedi fısıltı, Barlas söylenileni yaptı “Şimdi aç” Barlas gri kumdan bir sahilde gözlerini açtı hemen arkasında fokurdayan kırmızı bir deniz ve kırmızılığın kaynağı puslu kızıl bir gökyüzü… “Kuyunun içine gel! Ve kimseyle konuşma…” Barlas etrafına bakındı “Kuyu nerede?” fısıltı tekrar konuşmamıştı. Barlas üzerine yapışan kum tanelerini silkeleyip Kan Denizini arkasına aldı ve dümdüz ilerledi. Kırmızı ve sisli hava içini ürpertti, Andolya yeşillikleriyle, hayvanlarıyla ve güler yüzlü insanlarıyla meşhur bir yerken burası tam tersi, sisli, kurak ve çürük bir yerdi. İnsan kendini mezarlığın içinde hissediyordu.
Bir müddet yürüdükten sonra karşısına ufak bir tepecik çıktı ve tepeciğin de sonunda, üzerine ölü yılanlar çivilenmiş tahta bir tabela gördü. Merancılların yerleşkesi burasıydı! Kukuletasını iyice yüzüne indirip başını eğdi ve yerleşkeye girdi. Savaş zamanı bozkıra atılan asker çadırlarına benzeyen onlarca çadır ve üzerinde tek bir yaprak bile olmayan kuru ağaçlarla dolu dümdüz bir araziydi. Çadırdan çıkan iki Merancıl, Barlas’ın kalp atışlarını hızlandırdı. Dikkat çekmek istemiyordu bu ölümcül olabilirdi, sessizce yürümeye devam etti. Çadırların sıklaştığı yerde çoğalan ayak sesleri huzursuz etmişti, elini yılan dişine koyup adımlarını hızlandırdı. Koşar adım ilerlerken bir Merancıl önüne geçip sertçe “Dur” diye tısladı. Çok geçmeden diğerleri de yurtlarına gelen yabancının etrafını sarmıştı. Önündeki aynı sertlikle “Yüzünü göster” dedi. Barlas bir adım geriye çekilip kafasını kaldırdı ve olabildiğince rahat bir tavırla “Kötü bir niyetim yok, birini arıyorum.” Merancıl isteğini yineledi “Aç yüzünü!” Barlas korkuyla kukuletasını indirdi ve kafasını kaldırdı. Karşısında uzun ince boylu, bembeyaz tenli koca ağızlı ve iri sarı gözlü insanımsı bir adam duruyordu. Tam anlamıyla bir yaratık sayılmazdı ancak gördüğü insanlardan epey farklıydı. Yüz ifadesi ne öfkeli ne de sıradandı, mermer gibi soğuk görünüyordu. Konuşurken ağzındaki ufak sivri dişler ve ikiye yarılmış gibi duran dili ortaya çıkıyordu
“Adını söyle” diye tısladı.
“Barlas!”
“Kimi arıyorsun Andolyalı?”
“Bir kadını arıyorum, adı Meran…”
Merancıl çizgili küçük ve basık burnunu oynattı
“Seni kandırmışlar! Burada öyle biri yok”
Barlas bir an geriye dönmeyi düşündü ancak eli boş dönmek tamamen aptallıktı, İlger’i ve Zulsan’ı hatırladı.
“Beni buraya Siyah Engerek getirdi” Belindeki dişi çıkardı, Merancıllar tedirginlikle bir adım geriye çekildiler “Bu da onun dişi! Meran’ın kuyuda olduğunu biliyorum, bırakın geçeyim…”
Merancıl etrafında bakındı yerde sürünen bir yılanı tutup Barlas’a uzattı
“Kanıtla o zaman” dedi.
Barlas yılanı alıp elini uzattı, yılan ince sivri dişlerini etine geçirir geçirmez yılanı fırlattı. Zehir damarlarında dolaşırken müthiş bir acı yayıyordu, başının döndüğünü hissetti, kendini tutamıyordu Merancıl, Barlas yere yığıldıktan sonra iki kişiyi yanına çağırıp “Kuyuya atın” dedi “Doğru söylüyorsa zaten gelir, eğer yalancıysa kuyudakilere yemek olsun!”








Yorumlar (0)