Kitap İncelemesi
Kitabın orijinal İngilizce adı An Odyssey of the North (Kuzey'in Odysseia'sı) Jack London, bu eseri kurgularken doğrudan Homeros'un Odysseia destanına bilinçli bir gönderme yapıyor, hikayenin iskeletini bunun üzerine inşa ediyor. Kitabın ilk sayfaları bana karmaşık geldiği için incelemeleri okudum ve öykünün genelde London'ın klasik "doğa-insan mücadelesi" veya "kuzeyin zorlukları" temaları üzerinden yüzeysel okunduğunu gördüm. Bu yüzden metnin arka planında belirgin olan destan paralelliklerine değinmek istiyorum. Odyssey kelimesi "uzun, maceralı ve çileli yolculuk" anlamında kullanılır. Homeros'un destanında Odysseus'un Truva savaşından evine dönmesi yıllar sürer ve dünyayı dolaşır. Hikayedeki Aleut yerlisi Naass da düğün gününde kaçırılan karısı Unga'yı bulmak için okyanusları ve kıtaları aşarak yıllarca süren, sınırları zorlayan destansı bir dünya turuna çıkar. Bu onun kendi Odysseia'sıdır. Odysseus yurduna döndüğünde, yıllarca karısı Penelope'yi rahatsız eden taliplerden kanlı bir intikam alır. Naass da hayatını, karısını çalan Axel Gunderson'ı yok etmeye adar ve onu Kuzey'in buzlu cehennemine zekice bir psikolojik ve fiziksel tuzağa çekerek açlığa sürükler. Jack London antik destanı alır ama ona kendi karanlı natüralist imzasını atar. Odysseus'un karısı Penelope yıllarca kocasını sadakatle bekler ve mutlu sona ulaşır. Fakat London'ın hikayesinde Naass'ın karısı Unga, zamanla kendisini kaçıran Gunderson'a aşık olmuştur. Naass büyük intikamını alıp rakibini öldürse de, Unga onunla yurduna dönmeyi reddeder ve sevdiği adamın cesedi başında donarak ölmeyi seçer. London'ın kurgusunda kuzeyin Odysseus'u (Naass) düşmanını alt etse bile, destanın aksine elinde koca bir hiçlikle kalır. Öykünün ilk sayfalarının karmaşık gelme sebebi çerçeve öykü tekniğinden kaynaklı diye düşünüyorum. Hikaye doğrudan Naass ile başlamıyor, London okuyucuyu önce Malemute Kid'in kulübesine yani şimdiki zamana götürüyor. Hikaye içinde hikaye anlatılıyor. Naass bu sert ortama dışarıdan dahil olan gizemli bir yabancı ve asıl destan (yani onun geçmişi) çok sonra, şömine başında anlatılmaya başlanıyor. Bu ilk sayfalar, asıl hikayenin oynayacağı sahneyi kurmak için. Ayrıca her ne kadar Levent Cinemre'nin çevirilerini çok sevsem bile, bu kitabın ilk sayfalarındaki ağır Klondike argosunun ve döneme ait yerel terimlerin Türkçeye aktarımında metnin doğal akıcılığını ister istemez sekteye uğrattığını hissettim. Kitaba dair verebileceğim en önemli tavsiye, okumaya başlamadan önce 1890'ların sonundaki Klondike Altın Hücumu dönemi hakkında ufak bir ön araştırma yapmanız. Çevirmenin notları metni aydınlatsa da, Kanada ve Alaska sınırında insanların altın uğruna doğayla ve birbirleriyle nasıl vahşi bir mücadeleye girdiğini bilmek hikayenin içine girmenizi daha çok kolaylaştıracaktır. Son olarak Jack London'ın da bu bölgeye bizzat gittiğinden bahsetmek istiyorum. 1897 yılında, 21 yaşındayken Klondike Altın Hücumuna katılarak Kanada'nın Yukon bölgesine seyahat etti. Orada yaklaşık bir yıl kaldı. Tıpkı öykülerindeki karakterler gibi o dondurucu kışı derme çatma bir kulübede, dünyanın dört bir yanından gelen diğer madenciler ve maceraperestlerle bir arada geçirdi. Bu zorlu macerada altın bulup zengin olamadı. Aksine, eksi elli dereceleri gören soğuklar ve taze gıda eksikliği yüzünden iskorbüt hastalığına yakalandı, dişlerini kaybetti ve bacağında oluşan hasardan dolayı tedavi amacıyla memleketine dönmek zorunda kaldı. Ancak oradan altından çok daha değerli bir şeyle döndü: Bir Kuzey Macerası, Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısı gibi başyapıtlarını yazmasını sağlayan doğrudan, sert ve travmatik gözlemlerle.
heart
6 kişi
∙
    Bu gönderiye henüz yorum yapılmamış!