Kitap İncelemesi
5.0/5
Edebiyatta benlik veya ikilik kavramını işleyen birçok eser vardır. Abdullah Efendi’nin Rüyaları bu eserlerden biri belki de en iyisidir. Beş öyküden oluşan kitapta, öz ve öteki benlik, aidiyet, arayış, zaman gibi konuları hakikat-rüya ekseninde anlatan öyküler bulunuyor. Anlatılan olaylar ve karakterler hem rüya olamayacak kadar gerçekler hem de gerçek olamayacak kadar absürtler. Yazarın ince mizahını bu absürt kısımlarda bulabiliyoruz. Her okuyuşumuzda farklı bir konuyu ele alış şeklini görebiliyoruz. Bu yazarın birden fazla meseleyi ahenk içinde, birbirine zincirle bağlanmış şekilde verebilmesinden kaynaklanıyor. Zaman gibi döngüsel anlatımıyla biraz başınız dönebilir ve sonunda kendi kuyruğunu yutan bir yılan gibi yok olmuş, kaybolmuş hissedebilirsiniz. Bunu Abdullah Bey’in bir benliğini masada bıraktıktan sonra yaşadığı bilinçdışı yolculuğunda da görebiliyoruz. Abdullah bu maceradan sonra bir daha asla eski Abdullah Efendi olamıyor. İç dünya - dış dünya, hakikat-rüya, bilinç-bilinçdışı arasındaki ince çizginin silikleşmesi ve bu çizgi etrafındaki salınımıdır Abdullah’ın öyküsü. Öyle ki öykünü başlarında Abdullah Efendi’yi üst kat sakini yani ev sahibi, Abdullah’ı ise alt kat sakini yani kiracı olarak net bir şekilde ayırmış yazar. Fakat karakter hep bir olma, bütün olma arzusunda hareket ediyor. Öykü bir delilik öyküsü gibi görünse de bir uyanışın hatta aydınlanışın öyküsü olarak okunmalı. Çünkü bir kere Abdullah’ın başındaki çatı uçmuş ve mavera ile arasında kuvvetli ve derin bir muhabbet başlamıştır. O günden sonra diğerleri gibi olmak istese de olamaz. Rüyalarda yer alan arzu(cinsellik) ve korku unsurları dozunu artırarak öykü boyunca devam ediyor. Rüyada bulunan tüm kadınlar arzu nesnesi olarak ve idealize edilmiş- gerçekdışı şekliyle yer alıyor. Yazar klasik rüya anlatısı sunmak yerine, rüyanın karmaşasını bize öyle güzel bir düzenle ve lezzetle sunuyor ki, takip etmek için kendimizi zorlanmadığımız gibi kapılıp gidiyoruz karakter ile birlikte. Bu nedenle bu öykü, kitaptaki diğer öykülere göre en fazla fantastik unsur barındıran öykü olabilir. Diğer öyküler üzerine de uzun uzun yazılabilir fakat ayrı ayrı incelenmelidir. Son olarak söylemeden geçemeyeceğim. Tanpınar evreninde tanımlanamayan hiçbir duygu yok. Kendinizin bile içinizde tanımlayamadığınız hissi Tanpınar size açıklıyor. Üstelik psikoloji kitaplarında bile bulamazsınız böylesi tanımları. Beni en çok etkileyen kısım da bu oldu. Örnek olarak şu kısmı ekliyorum,
Erzurumlu Tahsin Öyküsü’nden: Tahsin Efendi ile son bir defa daha, bu sefer bir zelzele gecesinde karşılaştım. 1924 senesi sonbaharında olan ve o havaliyi Kars'a kadar altüst eden bu felaket elbette hatırlardadır. Ben o zamana kadar bu afeti görmemiştim. Ve bir türlü ne dereceye kadar müthiş olabileceğini anlayamıyordum. Toprağın sarsıntısı denizin fırtınasına benzemiyor, büsbütün ayrı bir şey, denizde her zaman müteyakkız bulunuyoruz; deniz, biliyoruz ki insanoğlu için güvenilecek bir unsur değildir. Onu başından düşman olarak aldığımız için su bizde mukavemet, müdafaa ve zafer sevkitabii ve ihtiyaçlarını uyandırıyor... Hâlbuki toprak böyle değil, o insanlığın en güvendiği unsurdur. Saadetini, refahını, emniyetini ona bağlamıştır. Onu her zaman itaatli, müşfik veyahut hiç olmazsa lakayt ve sakin görmeye alışmışızdır. Toprağın sarsılması işte bu emniyetin yıkılmasıdır ve bir dost tarafından hançerlenmeye benzeyen vahim bir hâli vardır. Onun için denizden gelen tehlike karşısında atik ve cesaretli kesilen bir insan, topraktan gelen tehlike karşısında maneviyatını kaybetmiş bir sürü şekline giriyor.
heart
alkis
8 kişi
    Bu gönderiye henüz yorum yapılmamış!