Denizdeymiş gene; o sarı denizde. Deniz çölün düşüymüş belki, ya da çöl denizin; bilmiyor. Yürüyormuş tabii; çünkü uzaktaki ışıklar (yani o ayna yüklü kuşlar) hala çağırıyormuş onu göz kırpa kırpa. Sular çenesine doğru yükseliyormuş bir yandan da, dalgalanıyormuş. Bu sırada, deniz evlerinin pencerelerinden insanlar bakıyormuş; susa susa ağızları yüzlerinden silinmiş ve yalnızca göz biçimine dönüşmüş kapkara ve uzak insanlar. Nuri’yse kanlı dalgaların arasında; üstelik yüzme bilmiyor. Denizin yutma tutkusuyla boğuşuyor sürekli, yani kendi bedeninin ağırlığıyla. Derken, akşammış; sulu bir akşam ve ay ışığı incecik bir gümüş yağmuru, çisil çisil... Denizdeki kan artık kokusuyla tanımlıyor kendini, su derinliği ve serinliğiyle. Her şey sudaki görüntüsüyle yaşıyor bir bakıma, ağaçlar suda, dağlar, çalılıklar suda ve gökyüzü yıldızlarıyla... Nuri de suda. Yorgun. Sürükleniyor öylece. Sonra sakız kıvamında ve uzun bir uyku çöküyor üstüne; nice masal varsa onlardaki uyku toplamı kadar derin ve ölüme yakın bir uyku...
heart
3 kişi
    Bu gönderiye henüz yorum yapılmamış!