Kitap İncelemesi
5.0/5
Okurken asla bitmesini istemediğim, gotik edebiyatın ve romantizm akımının en görkemli örneklerinden biri olan bu eser, benim için sadece bir canavar hikayesi değil; iki farklı ruhun dünyayı nasıl gördüğüne dair yazılmış büyüleyici bir sanat metni. Mary Shelley'nin yirmili yaşlarının başında, kendi kaybettiği bebeklerinin acısıyla ve o dönemin elektrikle cesetleri canlandırma (galvanizm) deneylerinin yarattığı atmosferle kaleme aldığı bu hikaye, onun eşinden bile daha dahi bir yazar olduğunu kanıtlıyor. Shelley'nin estetik dili öylesine mest edici ki, doğayı sadece bir manzara olarak betimlemekle kalmıyor; kelimeleri özenle seçerek kar fırtınalarını bile birer sanat eserine dönüştürüyor. Kitapta, hırsları uğruna yarattığı şeyin estetiğinden iğrenip onu terk eden, sorumluluk almaktan kaçan bencil yaratıcı Victor ile sevgisiz kaldığı için canavarlaşan, toplumun dışladığı "Yaratık" arasındaki derin varoluşsal çatışmayı okuyoruz. Aslında kaba bir canavar değil, dil öğrenmeye çalışan zarif bir entelektüel olan Yaratık; Victor'un kibrinden ördüğü duvarların ve anlaşılamama korkusunun aksine, anlaşılmak ve sevilmek için çırpınan masum bir yalnızlığı temsil ediyor. Walton, Victor ve Yaratık üzerinden kurulan üç katmanlı anlatım, okuru bir röntgenci konumundan çıkarıp ifşa edilen sırlara tanıklık eden bir dinleyiciye dönüştürüyor. Yaratık için bilgi bir aydınlanma değil, kendi karanlığının ve yalnızlığının ne kadar derin olduğunu gösteren bir işkence aletiyken; kitabın sonunda her şeyini kaybeden bu iki zıt karakter, Kuzey Kutbu'nda birbirine mahkum iki yalnız olarak, aslında hayatta kalan tek tanıdıklarına tutunuyorlar. İngiliz gotik edebiyatında, kendi kaderini çizen ve bağımsızlık fikirlerini aşılayan Türk karakter Safiye gibi güçlü bir figüre yer vermesi bile, Shelley'nin ne kadar geniş ve cesur bir vizyona sahip olduğunu gösteriyor.
heart
10 kişi
    Bu gönderiye henüz yorum yapılmamış!