Sâmipaşazâde Sezâi
Samipaşazade Sezai:
1859 İstanbul doğumludur. Maârif nâzırı Sami Paşa’nın oğludur. Çocukluğunu Taşkasap’ta ki büyük konaklarında geçirir. Bu konakta dönemin pek çok meşhur yazar ve şâiriyle tanışma imkânı olmuştur. Özel hocalardan Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca dersleri alır. Abdülhak Hamit ve Recâîzâde Ekrem ile yakın dostluk ilişkileri olmuştur. 17-18 yaşlarında iken tanıştığı Namık Kemal ile mektuplaşmaları olmuştur. 1880’de Londra Sefâretine ikinci kâtip olarak atanır. Bu görevi süresince İngilizce’yi de öğrenmiş olur. Londra’da iken Batı edebiyâtını, özellikle Shakespeare’in eserlerini inceleme fırsatı bulur. Düşünce dünyasını ve edebî ufkunu genişletir. İstanbul’da geçirdiği 1886-1901 yıllarında Sergüzeşt’i, Küçük Şeyler’i ve Rumûzül-Edeb’i yayımlar. İstanbul’un alafranga dünyasına yönelik ilk köklü saptamalar onun eserlerinde belirir. 26 Nisan 1936 târihinde İstanbul’da zâtürreden öldü. Cenazesi, Göksu’daki aile mezarlığına defnedildi.
Kitap Hakkında:
Türk Edebiyâtı’nın klasikleri içerisinde yer alan eser, Batı edebiyâtına benzer özelliklerde bulunan ilk hikâye kitabı olmasıyla edebiyâtımız için ilklerdendir.
Dokuz farklı hikâyenin anlatıldığı eserde, gündelik hayatta rastlanabilecek olağan olay örgüsünün ve hayatın gerçeklerinin basit ama güçlü bir anlatımda yüksek duygu pasajlarıyla okuyucuya sunumudur. Bu dokuz hikâye içerisinde “Arlezyalı” başlıklı hikâyemiz aslında Alphonse Daudet’nin “L’Arlésienne” hikâyesinin çevirisidir. Ayrıca şiirsel üslûptan mütevellit, “Kitabe-i Seng-i Mezar” başlıklı yazı, “Bir Mezar Yazıtı” şeklinde günümüz Türkçe’sine uyarlanarak da ayrıca okuyucuya sunulmuştur.
Hikâyeler içerisinde olayların sıradanlığının, yazarımızın güzel ve yüksek duygu geçişli anlatımıyla, sıradan olayları ilgi çekici hâle getirmiştir. Eserin önsözünde kendi ifâdesiyle; “Dünyada bir zerre yoktur ki güzel yazılmak sûretiyle önemli bir konu olarak kabul edilmesin” sözü de yazarın “Küçük Şeyler” eseri için amaçladığı esas meseleyi okuyucu da yerine getirmesi açısından bence önemlidir. Çünkü bu iddiasını bence bu eserde gerçekleştirilebilmiştir.
Bilhâssa benim için “Kediler”, “Düğün”, “Arlezyalı” ve “Pandomima” başlıklı hikâyeler olayların içerisine beni daha çok dâhil ve dert sâhibi etti diyebelirim. “Kediler”deki zavallı koca için gerçekten üzülürken, karısına sinir oldum diyebilirim. Ve bu hikâye aslında yaşanmış bir olaymış ve Büyükada’da geçmiş bir olayın kâğıda dökülmesiymiş. Bunu öğrenince adam için bir daha üzüldüm.
“Düğün” deki Dilsitan için de çok daha farklı hissiyâtlarla çok üzüldüm diyebilirm. Genç bir kızın hayatını mahveden o adamın, adını burada zikretme tenezzülünde bulunmak istemiyorum, adamlığı baya sorgulanasıydı. Saf dünyasıyla, gerçek dünyanın acımasızlığıyla iğrenç bir şekilde çok genç yaşta tanışan Dilistan, şehvetinin haşin hareketlerine göre hareket eden bir adamın kurbanıydı. Ama onun beklentisi şefkat, merhamet, sâhiplenilme ve sevilme arzusuydu.
“Arlezyalı”daki Jan’da tâlihsiz bir çocuk. Dilistan’nın ve Jan’nın birbirini bulması güzel olurdu aslında!!! Jan öfkesine, nefretine sonuna kadar lâyık olan kadına karşı içindeki sevgiyi bitiremeyen ve bununla baş edemeyince de intihâr eden bir adamdı. Ve gerek Dilistan gerek Jan karakteri için, yaşadıkları kötü olayların sonucunda yıpranan psikolojileri ve ruhsal durumları, aksettirilen duygu yoğunluğuyla beraber okuyucu hikâyenin içine daha çok çekiliyor diyebilirim. Çünkü “Pandomim”de de aynı şeyi hissediyorsunuz. O da intihârla biten bir sona ait. Ama farklı hikâye, farklı duygular, farklı sonlar. Kendisini âşık olduğu kadına tam olarak lâyık görmeyen, kendisini eksik gören ve yapmış olduğu iş sebebiyle değerli hissetmek nedir bilmeyen bir adamın hikâyesi…
Yani bu eser küçük şeylerin büyük anlatıldığı bir eser. Ve bunun takdiri daha ziyâde okuyucuların galiba…







