NoviciusŞimdi diyorum ki dost, aramıza koyacağımız udu henüz hak etmedik biz. Meragi'nin bestelediği Şirazi güftelerinden bihaber kan koklayan vahşi hayvanlar gibi kör olası cahilliğimizle ömürsüz güzelliği arıyoruz yüreğimizde. Ne kültürsüzlükle ne de savaşla açıklanabilecek bir nasipsizlik bizimkisi. İnsanı anbean çürüten meraksızlık. Diyorum ki, gel yürekten bir meydan okumayla aramıza ud-i mükemmel'i koyalım. Parçalamak için ama. Telleri sökerek deneyelim önce, ud-i ekmel olalım. Baktık olmuyor, anlayamadık, bir tel daha söküp kâmil olalım. O da olmadı hamlığı göze alıp telsiz bir tekne yapalım seninle, yahu bundan saz olur mu diye birbirimize soralım. O da olmadı öd ağacının kaba kütüğüyle baş başa, bomboş, apaçık, yapayalnız olalım. Dost. Mümkünse bir ağaç bulunsun aramızda. Kendi ödümüzdeki arzudan başlayalım.
Üstelik bilhassa kendinin körüdür göz. Ancak bir zihne bağlanarak ne gördüğünü görebilir. Kim bilir nasıl bir zihniyetle, kim bilir hangi inançla ışığı gölgeden ayırabilir. Olağanüstü karmaşıklığıyla bir başına muazzam, bir başına hiçbir şeydir göz. Bedenle arasına giren bir çok kötü sebep yüzünden henüz kendine soramamıştır da. Acaba ben kimin oyuğundayım? Bildiğimizi bilmiyor gibi davranan kimin oyuğundayım? Çoğu uyduruk soyutlamalarla kurgulanan şu bir sıkımlık canı olan hayatta, insanın düşündüğü her şeyi olmuş saydığı bu yerle bir olası şehirlerin dapdaracık kılcallarında, erdemin sahiden ne olduğunun muğlak kaldığı kültür çukurunda, hangi apartmanda kimin retinasındayım? Hanginizin arzulu görevim komşusunu arayan? İyilik meselesini bundan sonra konuşalım.
Rüyalar doğru çıkar, üç yol var denince önce kendine bakacaksın ve herhalde üç kat merdiven çıkacak ya da ineceğim diyeceksin, kendi kendisinin yorumcusu böyle olunur. Para gelecek denince önce cebini yoklacaksın, hiç mi yok, demek ki canın çıkarsa şöyle bir elli kuruş gelecek, zaten elli kuruşun varsa çoktan hak ettiğin ama bir türlü eline geçmeyen bir liranın yirmi beş kuruşu eline geçecek. Bir kadın mı gördün, emin ol ki o seni görmedi. Ama seni gören biri var işte o gelecek, ama sen onu gelenden saymadığın için geldiğini bile anlamayacaksın. Bekleyeceksin, sabrın da kıt olduğundan senden daha evvel beklemeye başlamış birini hah diye alacaksın, daha eskisinin hiç sesi çıkmaz, o yüzden onu mazlum, kendini garip zannedeceksin.
Çoğu insan ideallerini ve hayallerini ömürleri boyunca izledikleri yolda parça parça bırakır. Ama kimse bunu isteyerek yapmaz, savaşmaya çalışırlar… Dönüp ardına bakan yaşlı bir insan, nedenini bilmeden vazgeçtiği hayallerinin kalıntılarından, olmak istediği ya da olabilecekken olamadığı şeylerin doğurduğu umutsuzluklardan oluşan büyük bir mezarlıktan başka bir şey göremez sonuçta. İnsanların kendi yollarını seçtiğini ileri süren düşünce ne kadar da yanlış. İnsan yüzlerce yol seçebilir. Ancak bunlar çıkmaz sokaklardan başka bir şey değildir.
Bir varsayım: Tahminimce, şu son yıllardaki yakınlaşmamız, uzaklaşmamızla başlayan yakınlaşmamız yaşanmasaydı bu hikayeyi hatırlamayacaktım. Çünkü ilişkimiz değiştiği için şimdi geçmişimize sempati ile bakabiliyorum, daha doğrusu, geçmişin kaosunda gizlenen sevgi kırıntılarını görebiliyorum. Yakınlaşmamız yalnızca onun geleceğini değiştirmedi, geçmişimizi de dönüştürdü.
Nitekim sözleştikleri gün, buluşma yerine ikisi de şiirleriyle gelmiştir. “Önce sen oku,” der Didem. Genç adam okur şiirini: O günü anlatmıştır, buluştukları kafe, meraklı garson vardır yazdığı şiirde. Sıra Didem’e geldiğinde, kareli metot defterini açar ve kurşun kalemle yazdığı “Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?” şiirini okumaya koyulur. Örtünerek yaşadığı son üç yılı dile getirmiştir bu şiirde. Yeni tanıştığı bir insana belki konuşarak anlatamayacağı, açıklanamayan, dile getirilemeyen her şey kendine yeni bir ifade yolu bulmuştur bu şiirle. (Didem Madak’ı Okumak, 29. ve 30. sayfadan alıntı)
Kimi gün öylesine yalnızdım Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.Annem Ki beyaz bir kadındır Ölüsünü şiirle yıkadım. Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.















