Sahte Tanrı
Ağzında paslı metalik bir tatla gözlerini açtı. Sıkışık ve karanlık bir boşluğun içindeydi. Yılanlı Kuyu’nun kızıl gökyüzü ufak bir nokta gibi görünüyordu. Çamurlu su birikintisi üzerinde yüzen ufak yılanlar bacaklarına dokunduğunda irkildi. Boğazına kaçan tozu ve rutubeti atmak için öksürerek ayağa kalktı. Her öksürüşünde ciğerlerine saplanan acı nefesini kesiyordu. Kuyunun duvarları arasından sızan hava akışını dinledi. Belindeki engerek dişini alıp duvarlara vurmaya başladı. Diş darbesiyle beraber tiz bir yankı sesi çıkaran taşı görünce “Burası” diye haykırıp dikkatlice yüzeye baktı ve iğne deliği kadar ince bir deliğe dişi sokarak taşı oymaya başladı. Duvar çok geçmeden paramparça olmuştu. Deliğin ardında açılan dar koridoru birkaç adımda bitirip önüne çıkan taş kapıyı araladı. Kapının arkası, pas parlak meyveler sarkıtan iri ağaçlar ve ayak basılmamış çimlerle doluydu. Etraf öylesine ferah ve aydınlıktı ki yerin dibinde olduğuna inanmakta güçlük çekiyordu. “Çekinme” diye bir kadın sesi yankılandı “Yılanları takip et!” Sürünerek bahçeye ilerleyen irili ufaklı onlarca yılanı takip etti. Yılanlar bahçenin ortasında duraksayıp ağaçların diplerine kaçıştı. Engereğin dişini çekip hazırda bekledi. Kadın “Elindeki bana zarar veremez, ben de sana zarar vermem. Bırak onu.” dedi. Barlas dişi kemerine sokarken “Göster o zaman kendini!” diye bağırdı. “Beni neden arıyorsun?” diye sordu kadın. Barlas etrafını sessizce kolaçan ederken “Sorularıma cevaplar arıyorum ve her sorunun cevabı sana çıktı. Bana neyin içinde olduğumu anlatman için geldim.” diye cevapladı. Kadın tehditkarca kıkırdadı “O zaman yaklaş…”
Dikkatli adımlarla ilerledi. “Buraya bak!” dedi kadın. Barlas kafasını çevirdi ve gördükleri karşısında hayrete düştü. Orta yaşlı güzel bir kadın taştan bir tahtta çırılçıplak onu izliyordu. Belden aşağısında bir çift bacak yerine kahverengi bir yılan kuyruğu vardı. Teni kaygan ve parlak görünüyordu. Ağzı açık bir halde kadına bakakalmıştı, “Meran sen misin?” diye kekeledi. Kadın tahtından kalkıp Barlas’ın yanına süründü “Evet! Senin adın da Barlas!” Gözlerini kadının göğüslerinden kaçırıp “Evet” dedi. Kadın gülümseyip yılan tıslamasına benzer bir dilde konuştu, ağaçların dibinde bekleyen birkaç yılan kadının üzerine çıkıp göğüslerini kapattı. “Karnın aç mı?” Barlas düşündü “Zamanım yok…” Meran lafını kesti “Beni takip et.” ve sürünerek geniş bir koridora doğru ilerledi.
Koridorun sonu geniş bir odaya çıkıyordu. Odanın ortasındaki taş masaya oturup “Geç” dedi ve yılanlara tıslayıp müthiş bir asaletle gözlerini Barlas’a dikti. “Bütün yılanlar benim gözlerimle izler dünyayı! Ben de onların gözleriyle görürüm. Onlara fısıldarım, onlar bana anlatır… Bana Şah Meran derler. Peki seni bana getiren nedir?”
“Onların gözünden izlediklerin.” dedi.
Meran ince dudaklarını çatal diliyle yalayıp önündeki altın kadehi yudumladı.
“Akıllısın ve de cesur… Yıllar önce de biri gelmişti yanıma. Cesur, akıllı ve yakışıklı. Arkadaşlarının ihaneti yüzünden kuyuya düşmüştü ve tesadüfen beni buldu. İlk başta korkmuş olsa da sonra birbirimize aşık olduk. Fakat burası ona iyi gelmemişti. Dayanamadım, gitmesine izin verdim.”
Barlas cevap vermedi.
“Sonra kana susamış bir orduyla buraya geldi ve beni avlamaya çalıştı…”
Barlas yutkundu.
“Ancak başarısız oldu…”
Ellerini birbirine çarptı, iki adet Merancıl ellerinde altın tepsilerde meyve ve şarapla masaya geldiler ve önlerine bırakıp gittiler. “Korkma” dedi Meran “Sadece şarap ve meyve…”
Barlas meyveleri es geçip şarabı içti.
“Üç Kız Kardeş hikayesiyle bunun ne ilgisi var?”
“Yanıma gel, gel de anlatayım sana!”
Barlas ayağa kalkıp Meran’ın yanına gitti, Meran sivri tırnağıyla elini kesip akan kanı şarabına damlattı “İç” diye fısıldadı. Barlas kuşkuyla kadehi yudumladı ve birden etrafı bir çöle dönüştü.
Meran ve Barlas ıssız çölün ortasında öylece bekliyordu. “Zabşed” dedi Meran “Sıcak çöllerin, acımasız iblislerin ve üstün efsunbazların evi! Ve ilk kirletilen kutsal toprak!” Barlas etrafına bakındı, sarı kumdan ve kaktüsten başka görünen hiçbir şey yoktu. Meran yalnız başına yürüyen ve susuzluktan bitap düşmüş genç bir kadını gösterdi “Ona iyi bak! Çünkü her şeyin sorumlusu o, hatta senin bile! Onun adı Andolyalı Alkaris!” Barlas kadına daha dikkatli baktı; sapsarı saçları, bembeyaz parlak teniyle Alazay’ı andırıyordu.
Meran Barlas’ın omzuna dokundu, etraf birden karardı. Bu sefer kumtaşlarıyla örülmüş evlerle dolu bir köydelerdi. Akşam vakti, huzursuz insanlar toplanmış nefret kusarak bir şeyler konuşuyordu. Meran kuyruğunu kumlara sürerek ağır ağır ilerlerken anlatmaya başladı, yüzünde ciddi bir ifade takılıydı;
Andolya ismi, Andol halkından geliyordu ve Alkaris de o halkın içinden sıradan bir kadındı. Ancak Andollar sıradan bir halk değildi. Damarlarında akan kan, görünen ve görünmeyen her şeyden üstündü. Güçlerinin kaynağı Ulular adındaki antik varlıklardı ve Andollar bu varlıklara tapıyordu. Alkaris henüz genç bir kızken ölen sevgilisini diriltmek için bu varlıklardan yardım istedi. Adam hayata dönmüştü ancak bitmeyen bir acı çekiyordu. Alkaris dayanamadı ve adamı tekrar öldürdü. Andollar ölümün sadece kendiliğinden gerçekleşmesi gereken bir son olması gerektiğine inanıyordu bu yüzden onu kovdular. Alkaris de Zabşed’e gitti.
Zabşedliler onun güçlerini fark eder etmez kendi çıkarları için kullanmak istedi ama Alkaris bunu kabul etmedi. Halk şeytani bir plan yaptı, Alkaris’in doğum yapmasını sağlarlarsa gücü ellerinde tutabileceklerdi. Özel kana sahip bir tohum! Ve bunu aşk ile yapacak zamanları yoktu. Sessiz bir gecede ona tecavüz ettiler. Bu olay öylesi büyük bir lanete neden oldu ki köyde iki ayak üzerinde yürüyen her şey kumlara gömüldü. Siz bu lanetlenmiş insanlara Kara Demirli Ordu diyorsunuz. Yaşanan tüm bu olayları değiştirmek için yaratılışı baştan başlatmak istedi, ancak Ulular buna müsaade etmedi. Alkaris’in tek bir şansı kalmıştı o da Uluları hapsetmek!
Bunun için kendisi gibi iki kişiye daha ihtiyacı vardı, her Ulu için bir Cadı!
Zabşed’de tanıştığı bir tüccara Saltanat karşılığı kızını alabileceği bir anlaşma yaptı. Tüccar bunu hiç düşünmeden kabul etti. Zabşed hala o tüccarın tohumlarının hükümdarlığında! Kız ile beraber Bozkır’a gitti ve oradaki halka taptıkları ruhlarla iletişim kurmayı öğretme karşılığında bir kız çocuğu vermesini teklif etti. Elbette halk bunu düşünmeden kabul etmişti. Onlara siz Kamanalar diyorsunuz!
Alkaris bu iki kız çocuğuna bildiği her şeyi öğretti ve kendi kanını paylaştı. Çocuklar büyüdüğünde Alkaris onlara yaratılışı yeniden başlatmak için kıyameti hazırlaması gerektiğini anlattı. Fakat onlar buna karşı çıktı ve karşılığında da cezalandırıldılar! Zabşedli Meran bir kuyuya hapsedildi, Bozkırlı Balkes ise Ağlayan Orman denilen bir yerde kurumuş bir ağacın gövdesine zincirlendi. Alkaris her parçasına bir kutsal toprak ve bir Ulu bıraktı! Günü geldiğinde kullanmak için…
Barlas yutkundu ve dehşet içinde anlatılanı dinledi. Sesi kesilmişti “Peki bunun benimle, İlger’le, Zulsan’la ilgisi ne?”
Meran karanlık okyanuslar gibi Barlas’a baktı.
“O Balkes ve benim insan yarımızın zaafı yüzünden oldu! Aşk… Asla yapmamamız gereken bir şey yaptık. Balkes ormanda yolunu kaybeden bir avcıya aşık oldu, ben de kuyuma düşen genç bir prense! Adı Toman’dı, babasını devirip hükümdar olmak istiyordu. Toman uzun yıllar yanımda kaldı ve bir kızımız oldu. Çocukla beraber gitmesine izin verdim!”
Meran gözyaşlarını silip ufak bir el hareketiyle büyüsünü kaldırdı. Barlas ne diyeceğini bilemiyordu, ne yapacağını düşünemeyecek kadar kafası karışmıştı. “Zulsan? Onunla ne ilgisi var?” Meran şaşırtıcı bir duygu değişimiyle, buz gibi kesildi “Her köle hizmet edebileceği bir efendi aramak zorundadır.”
Barlas dişlerini sıktı, gözleri en az Meranınki kadar ruhsuzdu.
“Benim için köleden fazlası! İlger’i öldürdü…”
Meran sırıttı.
“İlger yüzünden mi? Yoksa sana yalan söylediği için mi?”
Barlas duraksadı, bunu hiç düşünmemişti, Zulsan’ı “Kamanası” olarak tanıdığı zamanları aklına getirdi, ondan sadece çekiniyordu ve öfkeliydi. Alnına damga vurulduğu günden beri öfkesinin büyüdüğünün farkındaydı. Alnını kapatan dağınık, siyah saçlarını arkaya attı.
“Bu sırf piç olduğumuz anlaşılsın diye yapılır! ‘Kim’ sorusunun cevabını almak için bizimle konuşmalarına gerek kalmaması için kaynamış bir demiri alnımıza basarlar! Kentin içinde şapka takarken yakalanırsak kırbaçlanırız! Fahişelerle bile yan yana gelemeyiz! Mayalı süt dışında içmemiz yasaktır, savaş harici Kantoman’ın dışına çıkamayız. Hayatım şehrin dışındaki hanlara gizlice girip sahte yaratık avcılığı yapmakla geçti çünkü Kantomanda bizim elimizden yapılmış kılıç uğursuzdur, yemek zehirlidir! Yark kadınların fahişelik yapması bile işe yaramaz çünkü onlar da lanetlidir! Ne demiştin? Andol halkı… Bütün piçler bu halktan değildir, sadece bazılarımız- bazen de hiçbirimiz! Yılda bir defa ay ışığında yıkarlarmış ki kimin ne olduğu iyice belli olsun! En sonki ayinde İlger ve ben hayatta kaldık! Eğer o hana gitmeseydim ve bir hancının boğazını kesmeseydim kaçmama gerek olmayacaktı, kaçmasaydım Zulsan beni ve İlger’i Toman’a teslim edecekti ve Toman bizi neden istiyor hala bilmiyorum! Doğrusu merak da etmiyorum, muhtemelen iyi şeyler olmayacaktı. Hiçbir seçeneğin sonu bizim için iyi bitmiyor. Ha esir, ha ceset, ha kaçak ne değişir? Karşılaştığım herkes kıyamet çok yakında dedi… Ben kıyamete gerek kaldığını düşünmüyorum!”
Meran duraksadı, şarabından sakin bir yudum aldı ve iri yeşil gözlerini dikti.
“Ne için uğraşıyorsun o vakit? Karşılaştığın diğer Andollar gibi yaşa, gününü gün et…”
Barlas öfkeye bulanmış bir soğukkanlılıkla konuştu,
“İntikam istiyorum!”
Meran’ın keskin bakışları altında bir gülümseme oluştu.
“Kimin intikamını?”
“Hayatımın ve dostumun! Hiçbir zaman yaşayamayacağım her an için… Toman’dan ve eğer yaşıyorsa Zulsan’dan.”
Meran gülümsemesini büyüttü.
“O zaman Üç Kız Kardeş hikayesinin peşine neden düştün?”
“Çünkü elimdeki tek bilgi o! Başka çarem yok!”
Meran ayaklandı ve kaygan bedenini taş zemine sürerek Barlas’ın yanına geldi. İnce parmaklarını onun omzuna koyup kulağına eğildi.
“Ne kadar yüce ve cesur bir yürek! Doğrusu hayranlık duydum. O sefil hancıyı neden öldürmüştün? Aynı yüce emellerin yüzünden mi? O sadece ona söylenilene inanan basit bir adamdı! Zulsan gibi, Alazay gibi, Kızkarga gibi, Mağaradaki dev gibi ve İlger gibi hatta sen gibi! Sen de diğerleri gibi hissettiğin doğruların peşindesin, zarar görürsem zarar veririm, insan içinde kafama bir şapka geçiririm ancak karanlıkta saçlarımı savururum. Sen busun! Kurnaz, cesur ancak aptal! Seni anlamak uğruna güzel bir şişe şarap açan büyücünün dudaklarına yapışabilecek kadar çıplaksın! Acımasızmış gibi davranmak ancak akılsızları korkutmana yarar, senin kadar kurnaz biri zayıf taraflarını gördüğünde ne olacak hiç düşündün mü? Uçuruma düşeceksin! Ve sonra da orada bulduğun bir şeyden nefret edeceksin… Sen hayatında hiç yere düşen bir yılan gördün mü? Çünkü konu bu! İntikam ancak basit varlıkların arzusu olabilecek anlamsızlıkta bir amaçtır ve duyguya dönüşemeyecek kadar geçicidir.”
“Öyleyse Alkaris’ten neden korkuyorsun?”
“O bir intikamcı değil, çünkü intikam arzusuna neden olacak bir duygusu yok. Sapkın Zabşedlilerle beraber onları da sıcak kumlara gömdü! O tüccar hükümdarlık karşılığı kızını vermedi, Lanetli bir soy karşılığı, hükümdarlık elde etti! Alkaris, hayatı doğduğu günden itibaren mahvolacak bir kızın hayatını kendi istediği gibi mahvetti. Nereden mi biliyorum? O tüccarın kızı benim! Zabşed hükümdarlığı benim soyum peki ben neredeyim? Dünyanın dibinde, beni kimse daha fazla düşüremez! Anlayabiliyor musun beni? Kendimi korumak için odun kesmekten yoksun bir palaya veya yalan söylemekten çekinmeyen sürüngenlerle sohbet etmeye ihtiyacım yok! Soru sormaya ihtiyacım yok! Çünkü dünyanın dibinde, cevaplara ihtiyaç duymazsın, sorular, ancak umutlu insanların asılsız kehanetleridir.”
Barlas şarabını sonuna kadar dikti, Meran bitmiş kadehi doldurması için bir merancıl çağırdı, köle şarabı doldurdu Barlas bir yudum daha aldı.
“Bu çukurda çok fazla düşünmüşsün, hakkımda bu kadar bilgi sahibi olmak için yılanların gözü yeterli mi?”
Meran onayladı
“Onlar benim ne hissettiğimi bilemez! Onu sadece ben bilirim… ne hissediyorum biliyor musun? Yıkım hissediyorum! Öfke hissediyorum, tadı dilime dokunan yakıcı bir zehir hissediyorum! Kusmak istiyorum! Bana tiksintiyle bakan her gözü oymak istiyorum! Çünkü ben bir Kan değilim veya sefil yaratıkların dua edip kurban ettiği Ululardan biri de değilim! Ben sadece Barlasım
Meran sinsice gülümsedi
“bir kadeh daha şarap alır mısın?”
Boşalmış kadehine baktı
“İsterim.”
Barlas, Meranla beraber kuyunun bahçesinde yürüyüş yapıyordu. Renk renk meyvelerin sallandığı ağaçların yanından hayran bakışlarla geçerken. Gözü kadının kızıla çalan kahverengilikteki kuyruğuna kaydı. Meran bakışlarını fark ettiğinde durup gülümsedi.
“Ayaklardan daha iyi hissettiriyor, uçmak gibi bir şey, sadece dokunduğun yer hava değil soğuk taş. Uzun sürelerce sürünürsen taşları da hissetmiyorsun ve bulutlara dokunmaktan farksız kalıyor.”
Barlas yanında durduğu meyve ağacından fışkırmış kan kırmızı elmalara baktı ve bir tanesini tutup dişledi.
“Tadı çok güzel!”
Meran kemikli parmaklarıyla ısırılmış elmayı kavradı ve Barlas’ın ısırdığı yeri dişledi.
“Bu ağacı Toman dikmişti ve ilk meyvesini beraber yedik.”
“Ne kadar süre kaldı burada?”
“Dışarıdaki halkı neden merak etmedin?”
Barlas gülümsedi
“Artık şaşırmıyorum, Kamana’yı hep yaşlı bir kadın olarak tanımıştım, en son gördüğümde benden en fazla birkaç yaş büyüktü…”
“Efsunbazlar kendilerini genç gösterebilirler, ancak çekici bedenlerinin içinde çürüyen bir insan cesedi vardır!”
“Senin de mi öyle?”
“Ben Efsunbaz değilim ve Alkaris’in tek laneti bacaklarımı yılan kuyruğu yapmak değil, yaşlanmamak da bir lanettir”
Barlas kıkırdadı
“Yaşlanmamak neden lanet olsun?”
Meran yan bakış atıp gülümsedi
“Manzaraları sever misin?”
Barlas kafa salladı ve köle tarafından getirilen şarap kadehini alıp yudumladı. Meran çatlak taşlarla örülmüş bir merdivenden sürünüp ihtişamlı bir kapıyı araladı. Barlasın yüzüne çarpan ışık hüzmeleri karşısında başı dönmüştü. Kırmızı ve sarı arasında her türden rengin karşımı güneş ışığı, koyu yeşil çimenler üzerinden Meran’ın parlak saçlarına yansıyordu. Nefesi kesilmişti
“Neresi burası” diye sordu
“Andolya” dedi Meran “Gerçek Andolya” ve anlatmaya devam etti “Geldiğin yer sadece buranın arta kalanlarının insanlar tarafından yeniden yaratılmış hali. Orası doğanın kusurlu bir yorumu ancak burası bizzat doğa… Şarap ister misin?”
Barlas kafa salladı ve akabinde kadehi doldu. Tek kelime etmiyor sadece şarabını yudumlayıp, manzarayı izliyordu.
“İçtiğin şarap ilerideki üzüm bağından yapılıyor. ”
Barlas çocuksu bir heyecanla bağa koşup yaprakların arasından fırlamış iri siyah üzümlere baktı
“Bir tanesini kopar” dedi Meran ve kölenin getirdiği su dolu testiyi uzattı “Üzümü testinin içine sık” Üzümün suyu suya dokunur dokunmaz şekerli ve mayhoş bir koku yayıldı “İç” dedi Meran. Şarap öylesine tatlıydı ki, bir anlığına nefes almayı unuttu. Barlas dudaklarının kenarından taşan kan kırmızı şarabı silerken Meran’ın gözlerine güldü ve testiyi uzattı “içmek ister misin?” Meran elindeki kadehi göstererek kibarca reddetti. “Biraz manzarayı seyredelim, sonra da yemeğe geçeriz!”
***
Barlas gözlerini bembeyaz yumuşak bir yatağın üzerinde açtı. Meranın kuyusundaki odalardan birindeydi. Doğrulup kalktı ve bahçeye gitti. Merancıl elinde tepsiyle gelip kadehi Barlas’a uzattı. Kadehi alıp ağacın dibine oturdu çok geçmeden Meran da ona eşlik etmişti. Andyolya’dan, Zabşetten hikayeler anlattı ona, Barlas da biriktirebildiği hikayeleri anlatı ancak Meran’ın anlattıkları kadar etkieyici sayılmazdı. Barlas tam Keley, dev ve İlgerle yaşadığı hikayeyi anlatırken Meran lafını kesip “seni bir yere götürebilir miyim?” diye sordu ve sürünerek bahçenin çıkışına ilerledi. Bahçenin bitişine, Meran’ın taş tahtanın olduğu bölümün tam karşısında, kuyudaki diğer kapılardan daha küçük bir kapıdan geçtiler. Uzun ve yüksek bir odaya girmişlerdi. Ortasında dibi mermerle döşenmiş bir havuz etrafında belli aralıklarda koyulmuş şarap testileri ve oldukça sisli bir hava… Meran havuza doğru ilerleyip gövdesini saran yılanları gönderdi ve çırılçıplak havuza girdi. Barlas tuhaf hissetmişti, hiçbir şey olmamış gibi etrafına bakınırken Meran kafasını sudan çıkarıp “yanıma gelmeyecek misin?” diye sordu. Barlas ürkekçe ilerleyip üzerindeki gömleği çıkardı ve bacaklarını soktu, Meran bacaklarına baktı “Onu neden çıkarmıyorsun?” Barlas cevap vermeden yavaşça kalçasını kaydırıp kendini havuza bıraktı. Tekrar yükseldiğinde vücudu Meran’ın göğüslerine dokunuyordu taş kesilip durmuştu. Meran gülümseyip suya daldı ve havuz boyunca yüzüp yanına geldi ve bir kadeh şarap uzattı.
“Burası benim Kuyudaki en sevdiğim yer”
“Bahçeyi daha çok seversin diye düşünmüştüm”
“Orası sadece özel misafirler için açılan bir yer, ben nemli ve karanlık yerleri severim.”
Bunu söylerken Barlas’ın ıslak gövdesine bakıyordu. Barlas kafasını çevirip biraz uzaklaştı şarabından büyük bir yudum aldı.
“Yılanların gözünden her şeyi izleyebilirim demiştin, ben de yapabilir miyim?”
“Kim bilir belki bir gün yapabilirsin”
“Şu anda” diye ekledi
“Görmek istediğin biri mi var?”
“Evet, adı Alazay, Ağlayan Orman’da yaşıyor, yaşayıp yaşamadığını merak ediyorum”
“Yanıma gel”
Tırnaklarını Barlas’ın gövdesine sürdü, Barlas irkilmişti “Sakin ol” diye fısıldadı. Dudaklarını omzuna dayayıp boynuna kadar sürdü ve boynuna bir ısırık kondurdu. Barlas’ın dudakları uyuşmuştu birden etraf karardı “Kendini bir yılan olarak hayal et” dedi Meran. Gövdesinin soğuk kuru toprağa dokunduğu hissetti “Gitmek istediğin yere sürün” Barlas söylenileni yaptı ve sonunda büyük meşe ağacının gövdesine yapışmış kulübeyi gördü kapısının önüne kadar sürünüp boynunu kaldırdı ve bekledi. Kapı açılmayınca burnunu kapıya vurup geriye çekildi. Alazay karşısındaki yılanı görünce ilk irkilmişti ancak sonra “Barlas” dedi “ben seni öldü sanmıştım,” Alazay’ın gözleri dolmuştu “Savaş geliyor! Bütün bu felaketler bittiğinde, beni bul hikayeni anlat, kendine çok iyi bak, Ulular seninle olsun!”
Gözlerindeki siyah perde kalktığında, Meran hayranlıkla Barlas’ı izliyordu “Çok güçlüsün Barlas!” diye fısıldadı “Zehrimin seni çoktan eritmiş olması gerekiyordu ama sapasağlamsın” Karşısına geçip gözlerine baktı “Şarap ister misin?” Barlas kaşlarını çattı “Erimek mi? Bunu bilerek mi ısırdın beni?” Meran testiyi uzatırken kahkaha attı “Yaşam risklerle doludur! Ve ödüllerle…” Barlas testiyi tepesine dikti, tadı önceki içtiklerinden daha farklıydı, testiyi indirdikten sonra tekrar içti “Bu çok güzel” dedi. Meran gülümseyip testiyi aldı ve kadehine doldurdu “Bunun adına Yılan Şarabı deniyor. Mayalanmış engerek zehrinden yapılıyor. Elbette tatlandırması için Andolya üzümüyle mayalıyoruz”
Barlas yılan şarabını kana kana içerken Meran tekrar yanına gelip sokuldu “Bunu uzun zamandır içmiyordum, tek başına içilmeyecek kadar güzel”
Barlas, Meranla göz göze geldi. Meran gülümsedi “Çıkmak ister misin?” Barlas dudaklarına yapışan yılan şarabını yaladı ve belden aşağısını saran soğuk suyu hissetti “Biraz daha kalabilirim”
Meran ani bir hareketle kollarını Barlas’ın boynuna dolayıp onu havuza çekti ve beraber yüzmeye başladılar. Barlas suyun altında gözlerini açtığında Meran’ın kahverengi kuyruğu yerine bembeyaz bacaklar gördü suyun yüzeyine çıktığında Meranla burun buruna gelmiş gözlerine bakıyordu “Kuyruğun” dedi nefes nefese
“Yılan Şarabının yan etkisi ama sadece bir süre”
Kollarını Barlas’ın ıslak boynuna doladı ve kulağına yaklaştı
“Dolan bana” diye fısıldadı.
Barlas kollarını beline dolayıp burnunu boynuna dayadı, Yılan şarabından yayılan koku gibiydi, nefes alışı hızlandı Meran’ın çıplak bedenine tamamen dokunuyordu kafasını çekip dudaklarını öptü bir çift yılan gibi, soğuk suyun içinde birbirlerine dolandılar…
***
Barlas her anını dolu dolu geçirdiği biriyle ilk defa tanıştığını anımsadı. Meranla beraber olduğu her an konuşacak bir şeyler bulmak, uyanmak istemeyeceği bir rüyanın içine hapsolmaktan farksızdı. Zaman durmuş gibiydi.
Yine bu unutulmaz anlardan birinde Meran’ın “Gerçek Andolya” dediği bahçedeki çimlere uzanırken kafasını ona çevirip bütün saflığıyla gülümsedi.
“Kaç yaşındasın?”
Meran ince bir kahkaha attı
“Bu halime dönüştüğüm gün, yirmi beşinci yaş dönümümdü hala aynı yaştayım”
Barlas hayranlıkla şaşırdı ve dudaklarını yaşlandırdı
“O zaman aynı yaştayız”
Meran bir öpücük kondurdu
“Senden birkaç asır önce doğdum ama evet aynı yaştayız”
Sırtından, yılan pullarıyla kaplı kalçasına kadar vücudunu okşadı. Soğuk ama iç titreten bir teni vardı.
Meran, Barlas’ın elini kalçasında hissettiğinde nefesi hızlandı ve dudaklarını çekip “Yılan Şarabı içmek ister misin?” diye sordu. Barlas gülümsedi ve doğruldu. Çimlerin üzerine bırakılmış tepsiden üzüm şarabı dolu kadehi alıp uzattı “Andolya üzülmleri tek başına da güzel şarap olabiliyor” dedi. Meran gözlerini ayırmadan şarabı yudumladı ve Barlas’a uzattı “Gençleşme büyüsünü hangi cadıdan duydun?” diye sordu. Barlas bir müddet düşündü “Hatırlamıyorum…” Meran çıplak bedenini yaklaştırdı “Bana hatırladığın en eski anıyı anlatır mısın?” Barlas burnunu boynuna dayadı ve ellerini göğüslerine koydu “Seninle şarap içiyorduk ve dünyadaki her şeyden daha güzeldi.”
Uzun bir sevişmenin ardından yığılıp kalmışlardı. Barlas kısılan gözleriyle inatlaşmadan, kollarında uzanan Meran’ın saçlarına yüzünü yaslayıp uykuya teslim oldu. Gözlerini açtığında Karşısında Çarpık Dağ’ın yakınındaki hanın önünde buldu. Güneş kırmızı renkte parlıyordu ama Han dışındaki her yer karanlıktı. Ürkek adımlarla hana ilerledi ve içeriye girdi. Birkaç seyyah karşılıklı oturmuş öylece birbirlerini izliyorlardı. Hancı arkasını dönük dikiliyordu. Elini beline attı ancak palası yoktu “Galiba yolumu kaybettim, neresi burası” dedi. Hancı arkasını dönmeden “Bir testi mayalı süt alır mısınız?” dedi. Barlas anlam verememişti “Süt diyorum hem de mayalı, Kantoman’ın en diri kısraklarından akan sütle yapılıyor, bizzat sağıyorum, alır mısınız?” Barlas etrafına bakındı herkes tepkisizdi, birkaç adım atıp “Süt istemiyorum, burası neresi?” Hancı birden arkasını döndü. Yüzü yoktu sadece dümdüz bir ten duruyordu ve ağzı dikilmiş gibi homurdandı. Barlas korkudan yere yığılıp kalmıştı.
Gözlerini açtığında kendini bir atın sırtında taşınırken buldu elleri ve bacakları bağlıydı. Kafasını kaldırıp baktığında siyah giyinen bir kalabalığın ona nefretle baktığını gördü, çırpınıp kendini attan aşağıya attı, bir yılan gibi sürünerek kalabalıktan kaçmaya çalışıyordu, içlerinden bir tanesi elindeki kayayla yaklaşıp, kafasına ağır bir darbe indirdi. Delirmiş gibi kafasını ezerken “Öldürdüm iblis tohumunu! Ben öldürdüm!” diye haykırıyordu.
Uyandığında kollarında uzanan Meran’ı gördü derin bir oh çekip öylece kaldı “Kabus” diye fısıldadı. “Değil” dedi sert bir kadın sesi Barlas irkilip sesin geldiği tarafa baktı. Kızıl saçlı çatık kaşlı orta yaşlarında bir kadın öylece dikilmiş izliyordu
“Rüyalar aynı hikayeler gibidir, acı çektirmemesi için gerçek değilmiş gibi davranırsın.”
“Sen kimsin? Meran uyan!”
“Uyanamaz, çünkü senin gerçekliğinde uyumuyor ve sen de kendi gerçekliğinde yaşamıyorsun! Ayağa kalk!”
Barlas kolunu Meran’ın boynundan çekip ayağa kalktı.
“Sen kimsin?”
“Buradan kaç Barlas”
“Onu seviyorum, onunla mutluyum kaçmayacağım”
“Buraya neden geldiğini hatırlıyor musun?”
Barlas duraksadı.
“Hayır, bir önemi yok hayatımın geri kalanını burada geçireceğim onunla beraber!”
“İçirdiği şarabın sarhoşluğundan kurtulmak zorundasın!”
Barlas karşısındaki kadında tiksinircesine baktı
“Yalan söylüyorsun!”
“Uyandığında, sana verilen şarabı içme ve kendin gör!”
Etraf birden siyaha bulandı. Barlas gözlerini açtığında bir müddet hiçbir şey görmemişti. Işık gözlerine vurduğunda Meran’ın kollarında uyuduğunu görünce rahatladı bir oh çekip bir süre bekledi. Meran uzandığı kolun kıpırtısından gözlerini açıp Barlas’a baktı ve gülümsedi dudağına bir öpücük kondurup doğruldu. Köle elinde tepsiyle yanlarına girip şarap kadehlerini uzattı. Barlas şarap kadehini tuttu ve dudaklarına götürdü, aklına gördüğü rüya gelmişti. Tatlı şarapla dudaklarını ıslatıp geri çekti ve bozuntuya vermeden Meranla sohbet etmeye devam etti.
Sohbet’in ardından havuzun olduğu odaya gittiler, yine havuzun kenarında dizilmiş tepsiler ve meyveler onları karşılamıştı. Barlas dalgınlıkla şarabı eline aldı ama içmeden indirdi.
“Bir sorun mu var?” diye sordu Meran.
“Hayır. Neden olsun?”
“Hiç”
Aklına düşen kurt, Meranın çekiciliğinin önüne geçiyordu. Bir değişiklik hissetmiyordu ancak yine de huzursuzdu. Meran havuzdan çıkıp yanına geldi ve ona tekrar şarap uzattı müthiş bir şehvetle “Hadi birer kadeh içelim” ve dudaklarını kulağına yaklaştırdı “Sonra da sevişelim” diye fısıldadı. Barlas’ın başı dönmüştü kadehi eline aldı ve bardaktan yansıyan görüntüsüne baktı. Ellerine bir titreme girdi bardağı hışımla fırlatıp havuz suyundan yansıyan görüntüsüne baktı. Saçları neredeyse sırtına geliyordu, sakalları hiç olmadığı kadar uzundu ve gözleri Siyah Engereğin sırtına binişindeki gibi kızıl kahverengi arası bir renkte tek çizgiydi. “Ne oluyor” diye fısıldadı. Alnındaki yara izi dışında kendini tanıyamadı. Öfkeyle Meran’a döndü.
“Bana ne oldu böyle?”
Meran ilk başta bozuntuya vermedi
“Anlamadım, ne olmuş?”
Barlas dişlerini sıktı
“Bana yalan söyledin!”
Meran’ın gözleri doldu
“Cevap ver! Niye burada tutuyorsun beni?”
Meran ayaklandı, ıslak yeşil gözlerini kaçırarak cevap verdi
“Gitmek istersin diye”
Barlas Meran’a sert bir adım attı.
“Beni kölen mi yapacaktın?”
Meran hüzünle yaklaştı
“Hayır! Sadece yanımda kalmanı istedim”
Barlas geriye çekildi.
“Buradan çıkıp gideceğim ve engel olmayacaksın!”
“Bütün gün şarap içip, yan yana olacağız, hiçbir zaman ulaşamayacağın bir hayat veriyorum ve gitmek mi istiyorsun?”
“Meran! Son kez söylüyorum bırak beni!”
Gözyaşlarını sildi.
“Hayır seni kaybetmek istemiyorum, sadece bir bardak şarap iç her şey daha güzel olacak!”
Barlas etrafına bakındı, Şarap testilerinden biri alıp yere çarptı ve elinde kalan kesici parçayı şahdamarına dayayıp “Sakın yaklaşma! Madem buradan çıkamıyorum, sen de ölü bedenimle şarap içersin”
Meran ağlamaya başladı.
“Yapamazsın!”
Barlas testi parçasını hafifçe batırıp ufak bir kesik attı. Meran “Dur!” diye haykırdı, Barlas vahşi bir hayvan gibi “Bana çıkış yolunu göster!” Meran başını eğip, uyandıkları bahçeye süründü kapıları açtı “Orman’ın sonuna yürü, yukarıdakiler, aşamazsın! Ormanın sonundaki mağara geçtiğin geçidin olduğu yer!”
Barlas kiremiti boynundan indirmeden kapıya ilerledi ve arkasına bakmadan koşarak kaçtı. Ormanın bitişindeki mağara başka bir mağaranın girişine açılıyordu, geçidin diğer tarafında yerde büzülmüş koca siyah bir yılan adım sesleriyle irkildi. Barlas kafasının içinde bir ses duydu “Barlas! Ölmediğini biliyordum!” Barlas şaşkınlıkla “Beni zehirlemedin, Nasıl konuşabiliyoruz?” yılan kafasını kaldırıp çatal dilini titretti “Beni anlıyor musun?” Barlas kafasını salladı “Sırtıma bin, cadının evine gidelim!” Barlas yılanın kaygan ve sert sırtına binip boynunu tuttu ve gecenin karanlığında sürünerek hızla ilerdiler.
***
Kızkarga’nın kulübesine vardıklarında yılan hızla uzaklaşmış ve karanlıkta kaybolmuştu. Barlas evin etrafındaki kurumuş çiçeklere baktı Etraf sanki asırlar önce çürümeye bırakılmış gibiydi. Kapıyı yumrukladı ve geriye çekildi. Kapı açılmamıştı ancak arkasından Kızkarga’nın nefes seslerini duyabiliyordu
“Neden açmıyorsun kapıyı?”
“Eğer uzaklaşmazsan kemiklerini eritirim!”
“Benim Barlas! Aç kapıyı”
Kapı açıldı ve Kızkarga kafasını çıkarıp etrafına bakındı, kapıyı biraz daha aralayıp Barlas’ın kolunu tutup içeriye çekti.
Yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı. Saçları yıpranmış görünüyordu ve gözleri bir ölününki kadar mordu. Barlas etrafına bakındı, eşyalar eskimiş ve dağıtılmıştı “Bir şey söylesene! Buranın hali ne?” Kız karga yaşla dolmuş öfkeli gözlerini sonuna kadar açıp Barlas’a yaklaştı
“Kantomanlılar geldi, ne var ne yok dağıttı, direnenleri kılıçtan geçirdi ve gitti. Fırtına gibi her şeyi süpürdüler! Andolya artık onların elinde!”
Barlas dehşetle bakakaldı, elini başına götürüp saçlarını karıştırdı, Hafızasını yoklayıp Meran’ın yanında kaç gün geçirdiğini hesapladı.
“İmkansız! Yedi günde ele geçirmeleri mümkün değil!”
Kızkarga Barlas’ın yakasına yapışıp kitaplığa sürükledi
“Yedi gün mü? Tam iki yıldır istila ediyorlar”
“Ne iki yılı? ”
Kızkarga’nın dudakları titriyordu.
“Sen gittikten bir yıl sonra geldiler” Yakasını yavaşça bıraktı ve ağlamaya başladı “Kargatepesinde kimse kalmadı! Sadece Kantoman askerleri, birkaç fahişe ve yaşlı, Çocukları bile öldürdüler! Şah kaçtı tahtında Toman’ın Başlarından biri oturuyor”
Kızkarga’nın çaresizliğini bir türlü kafasında oturtamıyordu. Sarılıp kendine yavaşça çekti, Cadı’nın ağlaması daha da şiddetlenmişti “Kimseye yardım edemedim” diyordu.
Kızkarga bir müddet ağladıktan sonra Barlas’ın göğsünden kafasını çekip gözlerini sildi “Burası güvenli değil, eğer askerler gelirse senin Kantomanlı olduğunu anlar” Barlas’a siyah, kukuletalı bir cüppe uzattı “bunu geçir üzerine, Kargatepesinden ayrılmamız lazım, sınır tarafına gideceğiz” Barlas cübbeyi üzerine geçirip başını örttü ve beraber kulübeden ayrıldılar. Köprü başında durdular, Kızkarga son kez evine baktı. Barlas köprünün başındaki cesetle göz göze gelmişti Kızkarga’nın evine ilk gelişini anımsadı.
Kızkarga ve Barlas, dumanlı gri havada ıssız sokaklardan iki karanlık bulut gibi süzülerek ilerlediler. Todi ve Karkos’un çıktığı Han yarısı küle dönmüş bir harabeye dönüşmüştü. Barlas taş sokakların üzerinde kurumuş kan izlerini ve neye ait olduğu belli olmayan yanmış et ve uzuv parçalarını izledi. Kafasını kaldırmadan Kızkarga’ya mırıldandı “Ağlamamaya çalış ve etrafa bakmamaya çalış” Kızkarga, köyün bu halini görmeye dayanamıyordu, gördüğü her felaket izinin ardından lanet okuya okuya yürüyordu.
Kargatepesinin bitişindeki büyük ormanı bitirdikten sonra nihayet devin mağarasının olduğu ovaya kadar ilerlediler. Barlas ovada duraksayıp etrafını dinledi ve istemeyerek devin mağarasının olduğu yere baktı. “Oraya gideceğiz” dedi.
İlger’in yığılıp öldüğü düzlüğe ayak bastığında boğazına bir taş oturdu. Ancak yas tutmaya zamanı olmadığının farkındaydı, Kızkarga’ya dönüp Dev’in mağarasını gösterdi
“Neler olup bittiğini öğrenene kadar burada kalalım, sonrasına bakarız”
Kızkarga cevap vermeden Barlas’ı takip etti.
Dev büyük yemek masasında oturmuş insan yumruğu büyüklüğünde taşları yanyana getirerek vakit öldürüyordu. Evine gelen misafirlerin ayak seslerini duyunca tetiklenip ayaklandı “Benim” dedi Barlas soğuk bir ifadeyle. Dev mahcup bir ifadeyle geri oturdu ve gözlerini taşlardan ayırmadan “Hoş geldin Barlas dost!” diye mırıldandı. Barlas Kızkargayı sırtından tutup oturttuktan sonra Dev’in karşısına geçti ve iğneleyici bakışlarla izledi “Bana bir borcun var Dev” diye konuştu “Ve onu ödeyeceksin!” Dev huzursuzlanmıştı “Benim kimseye borcum yok! Ama üzüntün geçecekse, Cadı’yı tanımıyordum sizin anneniz olduğunu söyledi, düşmanınız olduğunu bilseydim oracıkta parçalardım” Barlas devin masaya damlayan göz yaşına baktı “O zaman yardımına ihtiyacım var! Dev Dost” dedi. Dev çocuksu bir gülümsemeyle kafasını kaldırıp Dostundan gelecek ricayı bekledi.
“Bu benim arkadaşım Kızkarga ve yaşadığı yere insanlar zarar verdi, benim dışarıda ne olup bittiğini öğrenmem gerekiyor ama onun başına bir şey gelmesine izin veremem onu benim için korur musun!”
Dev suratına gömülmüş küçük mavi gözlerini Kızkarga’ya çevirdi
“Korurum Barlas Dost!”
Barlas elini Dev’in işaret parmağına koydu
“Eğer benden önce başka insanlar gelirse”
Dev lafını kesti
“O zaman kafalarını gövdelerinden ayırırım!”
Barlas teşekkür edip, Dev’in koltuğunda uzanan Kızkarga’nın yanına gitti, boş gözlerle duvarı izliyordu
“Dev seni koruyacak ben neler olup bittiğini öğrenir öğrenmez gelip seni alacağım”
Kızkarga tepki vermemişti.
Barlas Mağara’dan ayrıldığında kukuletasını kapatıp İlger’i gömdüğü yere gitti. Zulsan’ın asası hala dikili duruyor ve parlıyordu. Yaklaşıp dizlerinin üzerine çöktü. “Başıma neler geldiğini anlayamıyorum, sanki attığım her adım beni bir yerlere götürüyor ama ben nereye gittiğimi bilmiyorum. Yalnızlık, kimsesizlikten betermiş. Canım yanıyor İlger! Çok kirliyim… görüşürüz kardeşim.” Barlas ayaklanıp arkasını döndüğünde, arkasından bir kanat sesi duydu. Arkasını döndüğünde siyah bir Turna kuşunun, kızıl gözleriyle bakıştı ve gülümsedi “Sen de hikaye anlatabiliyor musun?” dedi. Kuş kanatlarını iki yana açıp çığlık attı “Ona iyi bak” dedi Barlas ve Andolya Tahtının yolunu tuttu.








Yorumlar (0)